Kayıtlar

gidenlerin ve dönenlerin yolda karşılaştığı o kavşak

Resim
Her gün, her gün olmasa bile sıklıkla gördüğüm bir rüya var. Rüyamda, -güya- ben bir uzay gemisinin kaptanı ve muhtemelen tek mürettabatıydım. Geniş bir kaya yapısının; galiba bir dağın altı delinerek oluşturulmuş geniş ağızlı, metalik bir uçak hangarının içinde yürüyordum. Artık hangi gezegende olduğunu bilmiyordum ama orası neresiyse sağanak yağmur yağıyordu. Damlaların killi toprağa düşerek kaldırdığı tozun kekremsi kokusunu burnumda hissediyordum. Üzerimde yağmurdan ağırlaşmış, sırılsıklam olmuş sarı - siyah bir yağmurluk vardı. Yağmurluğun rüzgardan sallanma sesini hala kulağımda duyuyorum.Yanımda sanırım kalkış görevlisi tarzında başka bir görevli daha vardı. Bana bir şey anlatıyordu ama motor ve rüzgar sesi yüzünden duyamıyordum. Sadece elindeki uçuş manifestosu gibi bir dosya olduğunu görüyordum. Bu adamla geminin başına kadar yürüdüğümü hatırlıyorum. Gelelim gemiye. Star Wars'taki X-wing tarzı bir tasarımı vardı ama dört kanat yerine, hantal ve tombul iki kanadı vardı. İni...

nane şekeri ve deniz feneri

Küçük şeylerin altında ezildiğim yakışıksız bir hayatı yaşıyorum. Bana göre önemsiz, ona göre önemli, sizi belki ilgilendirmez bile. Kendimi mutlu saydığım tek yer gece uykuya dalmadan önce yatağımda geçirdiğim 10, en fazla 15 dakika. Özel uyuma pozisyonum bile var: Kafam sol tarafa yaslanmış, sol kolum yastığın üstünde, sağ kolum yorganın içinde. Tırnakların içinde kalan ve kürdanla çıkarılan küçük pislikler gibi hayatın içinden küçük mutluluklar sökmeye çalışıyorum. Benim hayatım böyle mi olacaktı? Bunu ben mi seçtim, nerede hata yaptım, nerede yapmadım; yalnızca olması gereken mi oldu? Bilemediğim sorular. Aslında bildiğim ama cevaplarından korktuğum sorular. Hayır, aslında bilmediğim, bildiğimi sandığım, dünyanın umrunda olmayan ve dünyanın umurunda olmamasının umurunda olmadığı sorular. Dün sabah aynaya baktığımda gözümün hemen yanında ufak bir çizgi gördüm. Güldüğüm zaman uzayan bir çizgi... Canımı sıktı, sıkmaya da devam ediyor. En büyük sorunum bu değil, biliyorum. Bu aslında b...

kahramanım yorgun musun

Resim
Bu aralar kahramanlık üzerine fazlasıyla düşünüyorum. Kime kahraman denir, bir kahramanın içsel ve dışsal dertleri, sorunları, engelleri neler olmalıdır, karşısındaki "kötü karakter" kahramana dair nasıl bir güce sahip olmalıdır ki onu en ince, en hassas, en "pis" noktasından vurabilsin vesaire... Üstelik bunları evrensel bir kahraman aleminden daha çok yerel, küçük, bizden, "yurdum insanı" tanımlarıyla üretmek istiyorum. Bir kahraman olmalı, yerli olmalı, dertleri olmalı, engelleri ve çatışmaları bulunmalı ama sıkmamalı, çok eğlenceli de olmamalı, yüzeysel değil derinlikli birisi ortaya çıkarılmalı.  Falan. Düşüncelerin karanlık dehlizlerinde, elinde küçük ampüllü bir fenerle gezsen bile iki üç adım attıktan sonra bazı şeyleri anlamaya başlıyorsun. Aslında anlamak da denemez, zaten biliyorsun, hep biliyordun, bu bilgi sana ruhani bir kavrayış olarak geliyor. Kahramanın ilk şartı en başta kendisinin kurtarılmaya ihtiyacı olması ve ne yazık ki bunu kendinde...

hadi her şeyi kırmızıya boyayalım

  Sanırım hepimiz hayatı belirli soruların etrafında ve o soruların cevaplarını arayarak yaşıyoruz. Mesela benimki hep şu oldu: ben acaba başkasının mı hayatını yaşıyorum? Tabii ki sağanak yağmurun yağdığı kasvetli bir gecede, kötü emellere sahip hemşirenin pusetleri değiştirmesinden ve tam o anda şimşek çakmasının ışığında hain yüzünün parıldamasından bahsetmiyorum. Yani en azından öyle umuyorum. Bahsettiğim bilim kurguya biraz daha yakın bir şekilde bilincimin hiç tanımadığım bir bedene nakledilmesi; hafızamın silinerek bilmediğim bir gaye için, benimle bağlantıya geçilecek güne kadar bu salak bedende yaşamaya koşullandırmam gibi bir şey de değil. Yani, bunu da umuyorum diyelim. Bahsettiğimin bana özgü bir şey olmadığının da farkındayım. Hepimiz, kimbilir hangi duygusal anlarda uzaklara, genellikle yıldızlara ya da huşulu bir manzaraya bakarken "ben aslında başka bir hayat yaşamalıydım" diye düşündük. Benim farkındalık mekanım ise odam. Odamda perderleri tam kapatmadığım bi...
Hayatla ilgili çok şey bildiğine, çözdüğüne dair o yanılsamayı bize kim yükledi? Bu sanırım hepimizin bir şekilde savunma mekanizması haline dönüştü. Her şeyden şüphelen, her şeyden kork, çekin, sana zarar verebileceğini düşün, her şeye dair mutlaka içinde bir bit yeniği vardır diye endişeye kapıl. Hiçbir şeyi yapmamak için çok mantıklı nedenler bul. Bunlar neredeyse denizdeki kum kadar çok olsun senin için. Hele ucunda bir şeye cesaret etmemek varsa. Çok daha iyi. Kaçış edebiyatı diye bir tür var, hayatın eğer boka batmışsa, her şeyden sıkıldıysan ama boyut değiştiricin de yoksa Yüzüklerin Efendisi'ni okuyorsun ve başka diyara kaçıyorsun. Adına bu yüzden kaçış diyorlar. Belki de fark etmeden kendi kendimize bunun yazılımını yükledik. Hayatı kaçmak için yaşamak. Girift bir şekilde. Yaşarken yaşamaktan kaçmak. Görünüşte mantıksız, derinliğini kavradığında ise aslında apaçık, saf gerçeklik. Çok garip. Bir tane hayatımız var ve hiçbir şey yapmıyoruz. Gülüyorum. Sarkastik bir şekilde. ...

mousenin orta tuşuyla tıkladığında yeni pencerede açılmayan youtube videosu

Resim
  Burnumda geçmişe dair bir koku var, ne olduğunu bilmiyorum. Çiçekler hakkında malumatım yok. Birkaç tanesinin şeklini biliyorum. Papatya sarı beyaz olur, yaprakları kolay kopar. Gülün dikenleri vardır, orkide beyazdır genelde ve anneler gününde annene aldığında iki gün sonra solarak ölür. Yine de o günkü kokunun bir çiçek kokusu olduğunu biliyorum, denizle karışık. Deniz kokusuna aşinayım. Birazcık tuz da var, defalarca mutfakta hangisi tuz hangisi şeker diye şaşırarak serçe parmağımı ıslatıp tadına bakmıştım. Kokudan sonra en çok rüzgârı hatırlıyorum. Soğuk ve kulağı yakanı biliyorum ama bunu değil. Gözü yaşartan ve montunun ceplerinde kullanılmış peçete aratan versiyon da değil. Çok güzel, usul usul esen, kokuları taşıyan, ufacık terlemiş alnını okşayan bir rüzgâr bu. Rüzgârdan sonra da sesler aklımdan hiç çıkmıyor. Bildiğim sesler değil bunlar, biliyormuş gibi yaptığım yankılar. Araba kornaları, üç beş dilde edilen sohbetler, bağrışlar, telefon konuşmaları, seslenmeler, yol ça...

bir tufandır fenerbahçe

Resim
Bazen her yerde aynı anda olamayacağınızı bildiğiniz halde küçük, aslında derince düşündüğünüzde saçma şeyleri merak edersiniz. Hemen o anda yapasınız gelir. Mesela şehirler arası otobüslerin şoför uyku kabininde uyumak ya da Afyon'daki dinlenme tesisinde pişmaniye ve yanında naneli sabun almak gibi... O anda özendiğiniz, o anda istediğiniz; daha sonra normal hayatınızda unutacağınız ve tekrar aynı ortamda rast gelinceye kadar özlemeyeceğiniz şeylerdir bunlar. Uzun yolculuklara dair aklımda hep böyle şeyler var. Gözüm mutlaka bir yerde otobüsün içindeki saate takılır. Zaman yavaş ilerler, bunu artık bilmeyen yok da pek görmediğimiz vakitlerde yakalarız o saatleri: 2.14, 2.55, 3.18, 3.56, 4.15 Genelde Akdeniz şehirlerine gidilir bu otobüslerde. Bu yüzden sabaha karşı sizi kızılçam kokusu karşılar... Kokuyu öğrenene kadar "Bir yer mi yanıyor acaba?" sorusunu sorarsınız. Sabah aydınlığı gelmeden önceki o koyu mavi ışık sizi şaşırtır. Başınızı cama dayadığınızda, gecenin yarı...

bir tur daha

Resim
Çok etkilendiğim bir Superman hikayesi var. Hikaye şu, Superman ve uzatmalı sevgilisi araştırmacı gazeteci Lois Lane'i biliyorsunuz. Bir gün bazı olaylar sonucunda Lois Lane ölüyor ve Superman buna engel olamıyor. Çok sinirleniyor; inanamıyor, geldiği gezegende yarı tanrı gibi bir şey olduğu için gücünün bir şeye yetmemesine imkan vermiyor. Deliriyor. Hemen atmosferin dışına uçuyor ve dünyayı döndüğü yönün tam tersine bir tur döndürüyor. Bunu yaptığında dünya bir gün geriye gitmiş oluyor ve Lois Lane henüz ölmemiş oluyor. Ancak sorun şu ki bunu her gün yapmak zorunda kalıyor çünkü Lois Lane günün sonunda bir şekilde ölüyor. Superman mutlak kaderi durduramıyor, kaçamıyor, sonuçlarına da katlanamadığı için her gün aynı acıyı yaşamak zorunda kalıyor.   Sonra bir gün böyle olmayacağını anlıyor. Lois Lane ile vedalaşıyor. Böylesi belki de daha iyi diyor. Çünkü biliyor ki bazen olması gereken olmalıdır. Yaşanması gereken yaşanmalıdır. O günden sonra başka bir kişiye dönüşüyor. Hayat...

merhaba iki bin yirmi

araba sahibi değilim ama aşağı yukarı şöyle bir mantıkla bakıldığını düşünüyorum: eğer çalışıyorsa sür gitsin. ta ki araba hareket etmez işte o zaman müdahale edersin. bu kullanım tembelliğini yaşamlarımıza da uyguluyoruz sanırım. yani en azından çoğumuz için diyelim. belirli yerlerimiz ağrıyor, boynumuz tutuluyor, sivilcelerimiz çıkıyor ya da dişlerimizde çürükler oluşuyor ama ağrıdan anamızı ağlatana kadar yaşamaya devam ediyoruz. psikolojik olarak da süreç benzer; çözmemiz gereken ufak tefek bir sürü sorun var, ama başımıza dert çıkarana kadar görmezden geliyoruz. adına "idare ediyoruz abi işte ya" kalıbı diyelim. beşeriyetimizi bir arada tutan yazısız bir "nasıl gidiyor? - idare ediyoruz abi işte ya" anlaşması var. çözebildiğimiz dertlerimiz var, katiyen çözemeyeceklerimiz de var. tabi bunların arasında kalan geniş skalada bulunan ve milyonlarca küçük şeyden oluşan kocaman dertler manzumesi de var. karşılıklı şekilde ödünler vererek, görmezden gelerek ya da ...

sağ dizden gelen menüsküs tıkırtıları

Resim
Biraz parke sebepli ayak üşümesi biraz da başını öne eğdiğinde ağrıyan boynu... Böyleydi hayatı, hastalık hastası değildi ama neresi hakkında 1 dakikadan fazla düşünse orası hastalanıyordu. Bunu kimseye henüz kanıtlayamamıştı yani sonuçta "abi ben rasputin gibi bir şey oldum. çok düşününce beyin gücüyle hastalık yaratıyorum" diyemezdi değil mi? Prosedürlerin ve rutinlerin insanıydı. Düzenli değildi, kendi düzeni vardı. Temiz değildi ama pis kokmaktan nefret ederdi. Kahvaltısı sabit olmalıydı: 2 yumurta ve kızarmış ekmek. Yanında çayının dem ve su oranı ebediyen %30'a %70 eşitlenmeliydi. Giyeceklerini önceden hazırlamak zorundaydı. Yaz kış atlet giyiyordu çünkü hayattaki en büyük korkularından bir tanesi belinden soğuk yemekti. Midesi hassastı. Eline bir silah geçirmek isterdi ama geçirirse kimi vuracağını bilemezdi. Kendisini vuramazdı çünkü ıskalamaktan korkardı, yaşama değer verdiği yoktu, ölümü ise sevdiği söylenemezdi. Ona lazım olan sonsuz bir yaşam değildi...

bu sancak devrilmez, salıncak koptu

korkuyorum sanırım. bilmiyorum. çok küçük şeylerden ve onların birleşimin oluşturduğu büyük şeylerden korkuyorum. boynumun ağrımasından ve düzleşmesinden korkuyorum mesela. küçük. günde 18 saat bilgisayara baktığım için boynumun bu hale geldiğinin farkındayım ve bunun aslında yapayalnız bir hayatın göstergesi olduğunu biliyorum. üzerine de bundan korkuyorum. bu büyük. başka şeylerden de korkuyorum. küçük şeylerin beni mutlu etmesinden mesela. çünkü küçük mutluluklar birleştiğinde kocaman sevinçler getirmiyor. kendimi alıştırdığım, belki bir mutluluk asalağı gibi minik şeylerde mutluluğu aramanın korkunçluğunu getiriyor. telefonun hafızasının dolması mesela. küçük. içindeki yüzlerce fotoğrafa bakıyorum ve sosyal bir insan olduğuma dair bir yanılgıya giriyorum. sonra galerinin içine giriyorum, bakıyorum ki fotoğrafların çoğu eski, çoğu bana ait, çoğu karikatür, çoğu tekil ve şanslıysam 2-3 akrabamla birlikte... eğlenceli bir hayatla doldurmamışım telefonun hafızasını. işte bu büy...

kafa kız

Resim
Yalnızsan her yerde yalnızsındır. Bu tartışılmaz, değiştirilmez, yadsınmaz, kaçınılmaz. Öyle yalnızsındır ki ve aslında bu yüzden öyle dolusundur ki kafayı kırarsın. Çünkü sürekli kendinle ilgilenip durursun. Banyoda, tuvalette, çarşıda, pazarda, kiraladığın “özel” videoyu izlemek için televizyonun karşısında.   Neyse, bu konuda çok ayrıntıya girmek istemiyorum. Anladınız. Ancak ve ancak, kişi kendinden bilir işi diyelim…İnsan sıkılıyor yalnız olmaktan. Yorucu geliyor, sürekli kendinle konuşmaktan insanın başı ağrıyor. Ben de bu düşüncelerle herkesin (müzmin bekar herkesin diyelim) yaptığını yaptım ve ufak bir meblağ ödeyerek “KAFA KIZ” programına kayıt yaptırdım. Özel bir sebebi yoktu. Beklediğim bir şey de yoktu. Nasreddin Hoca’nın göle maya çalarken dediği gibi “Ya tutarsa?” teorisi üzerinden yürüyordum hayata bu aralar. KAFA KIZ’ın talipleri hep benzerdi. Etrafıma baktığımda klonlarımı görüyor gibiydim. Benden saçsızı vardı, benden genci vardı, benden uzunu, ben...

pardon, kulis nerede?

Resim
Bazen bilinçaltı denilen nanenin hayatlarımızın genelinde ne kadar etkiye sahip olduğunu merak ediyorum. Hatırladığımız (kalanını unuttuğumuz) tekil cümleler, 2-3 kareden oluşan anlar, bazen sadece tanıdık bir koku veya bir şarkının küçük bir kısmı... Bütün bunların tamamının bilinçaltı denilen şeyin içinde depolandığını ve tıpkı agresif bir alt kat komşusu gibi zıvanadan çıkınca süpürge sapı ile yukarıya "sessizlik!" vuruşu yaptığını bilmek beni üzüyor. "Sessizlik!" vuruşu çok ani anlarda, değişik şart ve koşullarda ortaya çıkabiliyor. Bu vuruşla ben de yakın zamanda karşı karşıya kaldım. Üstelik bir kız yüzünden. Sevgilim ya da hoşlandığım bir kız değildi. Hatta soyadını bile güçlükle hatırladım. Sosyal medyaya atılmış yeni bir fotoğraf, beni geçmişteki hayaletlerin yanına götürdü. Hatırladım, o zamanki beni, o zamanki onu, o zamanki cümleyi ve bu zamanki kendimi ve bu zamanki onu hatırladım. Ve çok kötü oldum. Cümle şuydu: "Pardon, kulis nerede?...

kaçış

Resim
Eğer gözlerimi çok sıkı kapatırsam, çok daha hızlı hareket edebileceğime kendimi inandırmaya çalıştığım bir anın içindeydim. Uzaydaydım, her zamanki gibi. Andromeda Galaksisinin adsız bir sistemindeydim. Kaçıyordum. Vatex Koalisyonunun beni bulamayacağı kadar uzağa gitmekle meşguldüm. Gemileri benimkinden iyiydi, yakıt depoları daha büyüktü ve iticileri daha güçlüydü. Evet, kaçıyordum, daha doğrusu kaçmak zorundaydım çünkü bilirsiniz, ikamet ettiğiniz gezegende klanlar arası bir savaş varsa, o klanlardan bir tanesi kazanıyorsa ve siz de kaybeden klana silah satıyorsanız sizi ararlardı. Ve sizi ararlarsa, kaçardınız. Bunu normal karşılamak gerekmez miydi? “Serena, hayatım…Bana geçici yerleşim en için en ideal gezegeni bulur musun? Sana 5 dakika müddet. Dünya zamanıyla.” “Bir bebek gibi saklanmak için bir yer bulur noolur mu demek istiyorsun?” “Aynen öyle diyorum. Bul bakalım” “İşlemi tamamladım ama adet olsun diye işlem yapılıyor gibisinden bir mesaj vereyim...

forma umudu

Resim
18 yaşına kadar hayatımdaki tek eğlence çok yakın bir aile dostumuzun oğullarıyla takılmaktı. Evlerine günaşırı misafirliğe gittiğimizde artık klişe bir şekilde beni sote bir yere çekip "Miraç bu gece bizde kalman lazım, büyük bir parti vereceğiz, ortalığı dağıtacağız. Sabaha kadar parti yapacağız" yemini atarlardı. Ben de her seferinde bunun gazına gelir, anneme yalvararak kalma izni alırdım. Peki kaldıktan sonra nasıl bir parti mi verirdik? Parti vermezdik. Çoğunlukla ikiye üçe kadar sohbet muhabbet; lakırdı yapar ve apartmanlarının hemen yanındaki marketten veresiye kola alır ve geberene kadar içerdik. Sonra da bana acayip bir eşofman verirlerdi ve uyurduk. Bazen şanslıysak dışarıdan pizza söylerdik ve sabah kadar Fenerbahçe muhabbeti yapardık. Üstelik o yıllarda acayip hayalciydik, kulübün finsanal durumu da iyiydi. Forvete şu tez ile Henry'yi yazdığımızı dahi hatırlıyorum: "Abi adam İngiltere'nin soğuğunda mutsuz. Türkiye sıcak memleket. Para da var. E...

insanın en iyi arkadaşı kendisidir.

Resim
insanın en iyi arkadaşı kendisidir. çok büyük bir cümle değil, di mi? Farkındayım. Evrende bugüne kadar kurulmuş ve biz öldükten sonra kurulmaya devam edecek milyonlarca MUHTEŞEM cümlenin arasında kaybolmuş basit bir özne-yüklem ilişkisi. Ama daha iyisini kurmayı beceremiyorum. Ve biliyor musunuz? Bu bence iyi bir cümle. Çünkü cümleler kişiseldir. İnsanların cümleleri kişiseldir. Kendilerine özgüdür. Kendileri için güzeldir, kendileri için anlamlıdır. En kıytırığı bile beyindeki o debdebeli karışıklıktan çıkıp dışarıya salınıyorsa...değerlidir.  Yalan olsun, bazen olur. Değerlidir. Basit bir istek olsun, "İki çay çek çaycı" gibi...Değerlidir. Küçük bir isyan olsun. "Yaptığınız işin amına koyarım ha!?" gibi...Değerlidir. Samimi bir itiraf olsun. "Seni ne kadar sevdiğimi bilsen, umrunda bile olmazdı. Olsun." gibi...değerlidir. Cümleler bizim açmazlarımız ve açıcılarımızdır. Bazısı herşeyi öldürür ama ilerleme sağlatır. Lavaboya dökülen toz açıcılar v...

16

Küçükken korktuğun şeyler, büyüdüğünde tek sığınağın haline dönüşebiliyorlar. Karanlık gibi. Tüm ışıkları kapat, tüm ışık sızacak yerleri kapatmaya çalış: perdeler, kapılar, modemin ışığı, telefonun uyarıları vs. Kapüşonlu pijamanı giy. Kapüşonunu ört, yatağa gir, yorganın altına gir ve yorganın içine girebilecek parlaklığı örtmeye çalış. Gözlerini kapat. Tek duyabildiğin kendi iç sesin, tek hissedebildiğin alnından akan terler ve alabildiğin sıcacık nefesinin getirdiği kirli oksijen olsun.

15

hani yaz ayı biter, hani oyunlar, saklambaçlar, sabaha kadar balkon sohbetleri, günün ilk ışıklarına tanık olma yalnızlıkları biter, deniz kokuları, karpuz kokuları ve rüzgar kokuları azalır, günler geçer, alacakaranlıklar uzar, geceler soğur ve camlar kapatılır ve biz öyle uzun, öyle acılı anlarız ya yazı arkada bıraktığımızı... "yine yazı bekleriz" şarkısı böyle bir psikolojide yazılmış olmalı.

Bir gazete, bir yoksulluk, bir ölüm.

Ölümle yaşam arasındaki çizgi çok ince, bunun farkındayım. Elini bir kere çırp, o kadar. Bir kere burnunu sümkür, o kadar. Hapşır, o kadar. Işığı aç, o kadar. Ölümün gelişi ve bitişi arasındaki vaktin bakiyesi hepi topu bu kadarcık işte. Arkasından bıraktığı boşluk büyük, kabul. Çok büyük olduğu için zamanla küçüldüğünü öğreniyorsun zaten. Buna hayatın devamı diyorlar. Unutursan yaşarsın. İlkokul 1’deyken sıra arkadaşım Orhan diye bir çocuktu. Duvar kenarında, en arkanın 3 sıra önünde yan yana otururduk. Gözlüğünün markası Valentino’ydu, böyle şeyleri unutmamak gibi huylarım var. Dayımı saymazsam hayatımda canlısını gördüğüm kızıl saçlı ilk insandı. Çünkü diğer kızıllar hep televizyonda yaşıyordu. Garip bir oğlandı. Çok konuşurdu. Beslenme dersinde yöresel takılırdı: bişi, kavurma, çörek falan. Ellerini cebine sokma hastasıydı. Bahçede ayakla ezilmiş teneke topu bile elleri cebinde oynardı. Orhan arkadaşımın ellerini cepten 7/24 çıkartmaması yanında bir özelliği daha vard...