Kayıtlar

16

Küçükken korktuğun şeyler, büyüdüğünde tek sığınağın haline dönüşebiliyorlar. Karanlık gibi. Tüm ışıkları kapat, tüm ışık sızacak yerleri kapatmaya çalış: perdeler, kapılar, modemin ışığı, telefonun uyarıları vs. Kapüşonlu pijamanı giy. Kapüşonunu ört, yatağa gir, yorganın altına gir ve yorganın içine girebilecek parlaklığı örtmeye çalış. Gözlerini kapat. Tek duyabildiğin kendi iç sesin, tek hissedebildiğin alnından akan terler ve alabildiğin sıcacık nefesinin getirdiği kirli oksijen olsun.



15

hani yaz ayı biter, hani oyunlar, saklambaçlar, sabaha kadar balkon sohbetleri, günün ilk ışıklarına tanık olma yalnızlıkları biter, deniz kokuları, karpuz kokuları ve rüzgar kokuları azalır, günler geçer, alacakaranlıklar uzar, geceler soğur ve camlar kapatılır ve biz öyle uzun, öyle acılı anlarız ya yazı arkada bıraktığımızı...

"yine yazı bekleriz" şarkısı böyle bir psikolojide yazılmış olmalı.

Bir gazete, bir yoksulluk, bir ölüm.

Ölümle yaşam arasındaki çizgi çok ince, bunun farkındayım. Elini bir kere çırp, o kadar. Bir kere burnunu sümkür, o kadar. Hapşır, o kadar. Işığı aç, o kadar. Ölümün gelişi ve bitişi arasındaki vaktin bakiyesi hepi topu bu kadarcık işte. Arkasından bıraktığı boşluk büyük, kabul. Çok büyük olduğu için zamanla küçüldüğünü öğreniyorsun zaten. Buna hayatın devamı diyorlar. Unutursan yaşarsın.
İlkokul 1’deyken sıra arkadaşım Orhan diye bir çocuktu. Duvar kenarında, en arkanın 3 sıra önünde yan yana otururduk. Gözlüğünün markası Valentino’ydu, böyle şeyleri unutmamak gibi huylarım var. Dayımı saymazsam hayatımda canlısını gördüğüm kızıl saçlı ilk insandı. Çünkü diğer kızıllar hep televizyonda yaşıyordu. Garip bir oğlandı. Çok konuşurdu. Beslenme dersinde yöresel takılırdı: bişi, kavurma, çörek falan. Ellerini cebine sokma hastasıydı. Bahçede ayakla ezilmiş teneke topu bile elleri cebinde oynardı.
Orhan arkadaşımın ellerini cepten 7/24 çıkartmaması yanında bir özelliği daha vardı. PKK’lıyd…

14

Henüz nasırlaşmamış, sadece nasırlanmaya yüz tutmuş parmaklarımı kokladım. Pamuksu ve sıcacık kokuyorlardı. Biraz da tuhaf. Sonra, o parmaklarımla 3 günlük sert sakallarımı kaşıdım. Bazen kafamda bazı şeyleri büyütürüm. Mecazsız. Bildiğiniz, kitabi anlamıyla büyütürüm. Mesela bezen suratımı büyütüp kocaman yapıyorum. Ama Güliver’in seyahatlerindeki devler ülkesi büyüklüğünde… Sonra da artık yüce ağaçlara dönmüş sakallarım arasında gezdiğimi düşünüyorum. Kim bilir? Belki de gerçekten öyledir. Biz, gerçekten büyük bir devin suratında yaşayan canlılarızdır. Sakallar ormanlar, burun sıra dağlar falandır mesela. Gözler de büyük göller. Olamaz mı?
Olamazsa bile olmasını istemez miyiz?
Bir insanın suratında yaşamak. İyi fikir. Üstelik öyle olduğu takdirde yalnızlığını, “dünyanın” suratsızlığına bağlayabilirsin.

Kamp-üsistan

13-14 yaşlarındayız, liseye başlamadan hemen önceki yaz mevsimindeyiz yani. Beni ve en yakın arkadaşım Can’ı, İzmir Çeşme’deki bir gençlik kampına gönderiyorlar. Daha doğrusu minör torpilin ilk örneğiyle, aslında öğretmen vs bürokrat çocukları için ayarlanan kampa, alakam olmamasına rağmen ben de katılıyorum işte. Kampın yeri Çeşme’nin biraz tepesinde ama denize sıfır. Mavi bayraklı plajı var, Shawsankvari dar ama temiz odaları var. O odaların içinde de bir sürü oğlan ve kız var. Herkesin ve her şeyin tarz olduğu bir ortamın içindeyim. Fen liseleri, Anadolu Liseleri, Kolejler havalarda uçuşuyor. Herkes zeki, herkes güzel. Herkes havalı. Ya daha doğrusu değiller de işte benim için; henüz neyin gerçekten iyi neyin gerçekten kötü ayrımını yapamayacak toyluktaki bir pre-ergen bir oğlancık için öyleler. Kendimi daha ilk günden bok gibi hissediyorum. Üstelik o yaşlarda bok bile diyemiyorum annem kızıyor. Kaka veya büyük abdest diyebiliyorum en fazla.
İlk gün, kampa normalden geç katılmak z…

13

Gulyabani filminde Arap Bacı'yı canlandıran merhume Yasemin Esmergül kadar olmasa da o meşhur tekerlemedeki gibi ben de sıkça camdan bakıyorum. Vakitsizce bakıyorum üstelik, yaşamın kendisine ara verdiğim küçük kaçıssal anlarda bakıyorum: gece çişe kalktığımda, sabah titrek ellerle gömleğimi iliklerken veya çorabımı giyerken veya babam perdeleri kapattırdığında göz atıyorum dışarıya. Ve hep aynı şeyleri görüyorum: Pencereler. Işıklı, ışıksız, Bill Gates'e ilham veren, içinde sonsuz ve garip yaşamlar barındıran pencereler. İçimi büyük bir merak kaplıyor ve şunu düşünüyorum: Acaba onlar da flüoresan veya normal sarı ışık altında gölgeleri parkelere vururken benimle aynı şeyden mi endişeliler?

12

KÜL YAĞMURLARI
Kül yağmurları henüz yağmamıştı, ama bulutların -her zamanki gibi- sararmasından belliydi; fena bastıracaktı. Havada yüklü bir gerilim, yeni şeylere gebe bir enerji vardı. Yaşı belirsiz, ince bir karartı Işıklı Bahçelerden Tören Meydanına geçerken devasa elmas heykellerin; bu kömür gezegeninin yüce atalarının gözlerini üzerinde hissediyordu. Kayala, kömür oğul…Aguna, ateşi getiren… Kathuriya, ateşi yontan… Tikşna, ateşi susturan… Kartanakari, taşı kesen... Birazdan hepsi ilahların da yardımıyla canlanacaklar, elmas muhafızlara haber vereceklerdi sanki.
Tören Meydanını çepeçevre saran duvarlarda Elmas Şehir’in mutlu halkının, mutlu yaşamları vardı; kâh görkemli caddelerdeki külleri temizleyen işçi insanlar, kâh elmas ocaklarını işleten demir ustaları ve tabi yüce; her şeye kadir, hikmetinden sual sorulmaz taş kesicilerin o üstten bakan, gümüşi gözleri.
Hala tek damla kül yağmamıştı. Lakin yakındı, külün kesif kokusu gelmişti. Çok geçmeden bulutlar patlayacak, cehennemin ka…