Yayınlar

merhaba iki bin yirmi

araba sahibi değilim ama aşağı yukarı şöyle bir mantıkla bakıldığını düşünüyorum: eğer çalışıyorsa sür gitsin. ta ki araba hareket etmez işte o zaman müdahale edersin. bu kullanım tembelliğini yaşamlarımıza da uyguluyoruz sanırım. yani en azından çoğumuz için diyelim. belirli yerlerimiz ağrıyor, boynumuz tutuluyor, sivilcelerimiz çıkıyor ya da dişlerimizde çürükler oluşuyor ama ağrıdan anamızı ağlatana kadar yaşamaya devam ediyoruz. psikolojik olarak da süreç benzer; çözmemiz gereken ufak tefek bir sürü sorun var, ama başımıza dert çıkarana kadar görmezden geliyoruz.

adına "idare ediyoruz abi işte ya" kalıbı diyelim. beşeriyetimizi bir arada tutan yazısız bir "nasıl gidiyor? - idare ediyoruz abi işte ya" anlaşması var. çözebildiğimiz dertlerimiz var, katiyen çözemeyeceklerimiz de var. tabi bunların arasında kalan geniş skalada bulunan ve milyonlarca küçük şeyden oluşan kocaman dertler manzumesi de var. karşılıklı şekilde ödünler vererek, görmezden gelerek ya da bo…

sağ dizden gelen menüsküs tıkırtıları

Resim
Biraz parke sebepli ayak üşümesi biraz da başını öne eğdiğinde ağrıyan boynu... Böyleydi hayatı, hastalık hastası değildi ama neresi hakkında 1 dakikadan fazla düşünse orası hastalanıyordu. Bunu kimseye henüz kanıtlayamamıştı yani sonuçta "abi ben rasputin gibi bir şey oldum. çok düşününce beyin gücüyle hastalık yaratıyorum" diyemezdi değil mi?

Prosedürlerin ve rutinlerin insanıydı. Düzenli değildi, kendi düzeni vardı. Temiz değildi ama pis kokmaktan nefret ederdi. Kahvaltısı sabit olmalıydı: 2 yumurta ve kızarmış ekmek. Yanında çayının dem ve su oranı ebediyen %30'a %70 eşitlenmeliydi. Giyeceklerini önceden hazırlamak zorundaydı. Yaz kış atlet giyiyordu çünkü hayattaki en büyük korkularından bir tanesi belinden soğuk yemekti. Midesi hassastı.

Eline bir silah geçirmek isterdi ama geçirirse kimi vuracağını bilemezdi. Kendisini vuramazdı çünkü ıskalamaktan korkardı, yaşama değer verdiği yoktu, ölümü ise sevdiği söylenemezdi. Ona lazım olan sonsuz bir yaşam değildi sadece …

bu sancak devrilmez, salıncak koptu

korkuyorum sanırım. bilmiyorum. çok küçük şeylerden ve onların birleşimin oluşturduğu büyük şeylerden korkuyorum. boynumun ağrımasından ve düzleşmesinden korkuyorum mesela. küçük. günde 18 saat bilgisayara baktığım için boynumun bu hale geldiğinin farkındayım ve bunun aslında yapayalnız bir hayatın göstergesi olduğunu biliyorum. üzerine de bundan korkuyorum.

bu büyük.

başka şeylerden de korkuyorum. küçük şeylerin beni mutlu etmesinden mesela. çünkü küçük mutluluklar birleştiğinde kocaman sevinçler getirmiyor. kendimi alıştırdığım, belki bir mutluluk asalağı gibi minik şeylerde mutluluğu aramanın korkunçluğunu getiriyor. telefonun hafızasının dolması mesela. küçük. içindeki yüzlerce fotoğrafa bakıyorum ve sosyal bir insan olduğuma dair bir yanılgıya giriyorum. sonra galerinin içine giriyorum, bakıyorum ki fotoğrafların çoğu eski, çoğu bana ait, çoğu karikatür, çoğu tekil ve şanslıysam 2-3 akrabamla birlikte... eğlenceli bir hayatla doldurmamışım telefonun hafızasını.

işte bu büyük.

kü…

kafa kız

Resim
Yalnızsan her yerde yalnızsındır. Bu tartışılmaz, değiştirilmez, yadsınmaz, kaçınılmaz. Öyle yalnızsındır ki ve aslında bu yüzden öyle dolusundur ki kafayı kırarsın. Çünkü sürekli kendinle ilgilenip durursun. Banyoda, tuvalette, çarşıda, pazarda, kiraladığın “özel” videoyu izlemek için televizyonun karşısında. Neyse, bu konuda çok ayrıntıya girmek istemiyorum. Anladınız.
Ancak ve ancak, kişi kendinden bilir işi diyelim…İnsan sıkılıyor yalnız olmaktan. Yorucu geliyor, sürekli kendinle konuşmaktan insanın başı ağrıyor. Ben de bu düşüncelerle herkesin (müzmin bekar herkesin diyelim) yaptığını yaptım ve ufak bir meblağ ödeyerek “KAFA KIZ” programına kayıt yaptırdım. Özel bir sebebi yoktu. Beklediğim bir şey de yoktu. Nasreddin Hoca’nın göle maya çalarken dediği gibi “Ya tutarsa?” teorisi üzerinden yürüyordum hayata bu aralar.
KAFA KIZ’ın talipleri hep benzerdi. Etrafıma baktığımda klonlarımı görüyor gibiydim. Benden saçsızı vardı, benden genci vardı, benden uzunu, benden kısası vardı ama…

pardon, kulis nerede?

Resim
Bazen bilinçaltı denilen nanenin hayatlarımızın genelinde ne kadar etkiye sahip olduğunu merak ediyorum. Hatırladığımız (kalanını unuttuğumuz) tekil cümleler, 2-3 kareden oluşan anlar, bazen sadece tanıdık bir koku veya bir şarkının küçük bir kısmı... Bütün bunların tamamının bilinçaltı denilen şeyin içinde depolandığını ve tıpkı agresif bir alt kat komşusu gibi zıvanadan çıkınca süpürge sapı ile yukarıya "sessizlik!" vuruşu yaptığını bilmek beni üzüyor.

"Sessizlik!" vuruşu çok ani anlarda, değişik şart ve koşullarda ortaya çıkabiliyor. Bu vuruşla ben de yakın zamanda karşı karşıya kaldım. Üstelik bir kız yüzünden. Sevgilim ya da hoşlandığım bir kız değildi. Hatta soyadını bile güçlükle hatırladım. Sosyal medyaya atılmış yeni bir fotoğraf, beni geçmişteki hayaletlerin yanına götürdü. Hatırladım, o zamanki beni, o zamanki onu, o zamanki cümleyi ve bu zamanki kendimi ve bu zamanki onu hatırladım.

Ve çok kötü oldum.

Cümle şuydu: "Pardon, kulis nerede?"

Orta…

kaçış

Resim
Eğer gözlerimi çok sıkı kapatırsam, çok daha hızlı hareket edebileceğime kendimi inandırmaya çalıştığım bir anın içindeydim. Uzaydaydım, her zamanki gibi. Andromeda Galaksisinin adsız bir sistemindeydim. Kaçıyordum. Vatex Koalisyonunun beni bulamayacağı kadar uzağa gitmekle meşguldüm. Gemileri benimkinden iyiydi, yakıt depoları daha büyüktü ve iticileri daha güçlüydü. Evet, kaçıyordum, daha doğrusu kaçmak zorundaydım çünkü bilirsiniz, ikamet ettiğiniz gezegende klanlar arası bir savaş varsa, o klanlardan bir tanesi kazanıyorsa ve siz de kaybeden klana silah satıyorsanız sizi ararlardı. Ve sizi ararlarsa, kaçardınız. Bunu normal karşılamak gerekmez miydi?
“Serena, hayatım…Bana geçici yerleşim en için en ideal gezegeni bulur musun? Sana 5 dakika müddet. Dünya zamanıyla.”
“Bir bebek gibi saklanmak için bir yer bulur noolur mu demek istiyorsun?”
“Aynen öyle diyorum. Bul bakalım”
“İşlemi tamamladım ama adet olsun diye işlem yapılıyor gibisinden bir mesaj vereyim mi? Daha dijital durur. Y…

forma umudu

Resim
18 yaşına kadar hayatımdaki tek eğlence çok yakın bir aile dostumuzun oğullarıyla takılmaktı. Evlerine günaşırı misafirliğe gittiğimizde artık klişe bir şekilde beni sote bir yere çekip "Miraç bu gece bizde kalman lazım, büyük bir parti vereceğiz, ortalığı dağıtacağız. Sabaha kadar parti yapacağız" yemini atarlardı. Ben de her seferinde bunun gazına gelir, anneme yalvararak kalma izni alırdım.

Peki kaldıktan sonra nasıl bir parti mi verirdik?

Parti vermezdik. Çoğunlukla ikiye üçe kadar sohbet muhabbet; lakırdı yapar ve apartmanlarının hemen yanındaki marketten veresiye kola alır ve geberene kadar içerdik. Sonra da bana acayip bir eşofman verirlerdi ve uyurduk. Bazen şanslıysak dışarıdan pizza söylerdik ve sabah kadar Fenerbahçe muhabbeti yapardık. Üstelik o yıllarda acayip hayalciydik, kulübün finsanal durumu da iyiydi. Forvete şu tez ile Henry'yi yazdığımızı dahi hatırlıyorum: "Abi adam İngiltere'nin soğuğunda mutsuz. Türkiye sıcak memleket. Para da var. EEE?&…