Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Yorgan/Döşek

Bu blog uyanık kalmak için uyumak zorunda olan bütün canlılara ithaf edilmiştir.

17 Şubat 2012 Cuma

unutmak eylemi.




Bir insanı unutmak mümkün mü? Bilmiyorum. Bence bu bisiklet sürerken ellerini bırakabilmek veya Kasparov olmak gibi bir şey, basbayağı yetenek istiyor. Ve sanırım bende o yetenekten fazla yok. Çünkü şu ana kadar unutmak istediğim hiçbir şeyi unutamadım. Aksine Turist Ömer Uzayda filmindeki kılık değiştirebilen uzaylı karakterin tuz düşkünlüğü seviyesinde bir aşırılıkla saplantı haline getirdim. Sorun ya bende; bu durumun bana getirdiği duygusal yoğunluktan vazgeçemiyorum. Sorun ya onlarda; vazgeçilmeme noktasını bile bile geçiyorlar. Veya sorun hiç kimsede değil çünkü zaten unutmak diye bir şey yok. Hepsi mantıklı, hepsi doğru, hepsi yanlış. Yorgan Döşek blogunun yazarı yani takıntı yaptığı insanları unutmaya çalışmakla ömür tüketen bendeniz, şu vakitlerde birisini unutmaya çalışıyorum. Şu ana kadar yaşadıklarımı da izninizle biraz anlatmak istiyorum.

Kimleri unutmak istiyorum?

Cevap1: Çoğunlukla biraz arkadaşlık kurduğum, biraz hoşlandığım, ne arkadaş olacak kadar rahat ne de sevgili olabilecek net adımlar attığım kişilerle. Bu evrenin normalde kısa olması gerekir. Hani incelersin ve birbirinize uygun olmayacağınızı anlarsın ve “Merhaba-Merhaba” arkadaşlığı kıvamında hayatına devam edersin. Veya tam tersi birbiriniz için uygunsanız sevgili olursunuz ve ona göre bir yol izlersiniz. Bende ikisi de olmuyor (küfür-küfür). Bu durumu aynen patlak topla futbol oynamaya benzetiyorum. Top yine gidiyor, yine paslaşabiliyorsun hatta gol bile atabiliyorsun ama oynadığın gerçek bir maç değil yani. Top örneği sanırım baya çirkin oldu. Ama siz “özü” yakaladınız, yakalarsınız biliyorum.

Cevap2: Yaptıklarımın karşımdaki insanı üzmediğini/mutlu etmediğini anladığımız insanları. Çünkü bizi en çok sevenleri en çok üzeriz. Daha doğrusu en çok onlar etkilenirler. Örnek: Anne.

Cevap3: Geriye kalan tüm insanları. Biraz geniş düşünün oğlum.

Şimdi, aşama aşama gidelim. Bence kaliteli bir unutmanın ilk aşaması, tüm yaşananları olduğu şekilde kabullenmektir. Çünkü bu unutma mevzusuyla karşılaştığım ilk anda herkesin gereksiz bir panikle unutmak istediğim şahsı değersizleştirme propagandasına girdim. “Ya zaten cüceydi”, “Fenerbahçeli değildi”, “Burnu emekli ağır siklet boksörünki gibiydi” türü şeyler söyleyip iyi hissetmeye çalıştım. Sonra kendime acayip kızdım. Bu resmen ayıp çünkü ulan. Ona da ayıp, bana da ayıp. Çünkü en başta ben kimim ki yani onu böyle değerlendirme hakkını kendimde görüyorum? Hadi onu geçtim, hatta aslında böyle birisi bile olabilir ama bu önemli değil ki. Birbirimizle aylarca hayvan gibi şeyler paylaştık. Ona verdiğim değer yüzünden onu unutmak istiyorum ki zaten. Acı vermesin diye. Dünyanın en düz mantığıdır: o kadar değersizleştirdiğim birisi olsa onu unutmaya çalışmazdım bile. Kendi kendine silinir giderdi. Benim böyle hissetmem onu eksiltmez ya da çoğaltmaz. Sonuçta aramızda yaşananlar bizim ikimizin yarattığı özel bir dünyada gerçekleşti. Bu durum ne onu azize ne beni pislik veya ne onu fahişe ne beni mağrur yaptı. Karakterlerimiz yine iyisiyle kötüsüyle olduğu gibi kaldı. O yüzden geçmişine saygı duyan herkesin yaptığını yaparak, ayrıldığınız insanlara verdiğiniz değeri yalansız ve riyakarsız şekilde ortaya koyun. Çünkü bunu yapmazsanız sonradan azcık pişman olabiliyorsunuz.

Değerini kendim için iyice belledikten sonra, yine bir hata yaptım ve şu fevkalade yanlış psikolojiye girdim: “Böylesi onun için daha iyi” Sonra da kendime sordum: Nereden biliyordum onun için daha iyi olduğunu abi? Hiç sordum mu ona? Sormadım. Unutmak sadece benim için iyiydi ve onun duyguları adına konuşmak artistlikten başka bir şey değildi. Birisinin mutlu olmasını istemek, onun mutsuzluğunu engellemeye çalışmak olmamalı. Süper kahramanlığa gerek yok. 100 yıldır çizgi roman okurum, hiçbir süper kahramanın düzgün bir ilişkisi olduğunu bilmem. Peter Parker’dan tut Bruce Wayne’e kadar.

Şimdi, bunları düşündükten sonra iletişim kanallarımızı biraz kopartmaya çalıştım. Bilirsiniz klasik şeyler, mail adresini silme, facebooktan silme, görüşmemeye çalışmak falan. Bunları yaptıktan sonra tabii ki dayanamayarak gizli gizli onu gözetlemeye başladım. Ya bu yapılmaması gereken bir hatadır demeyeceğim. Çünkü bence bu biraz olması gerekendir. Öylesine kolayca kopup gidiyorsa zaten sıkıntı vardır. Neyse, yaptıklarını, yazdıklarını falan ne zaman dikizlesem beynime inanılmaz bir yetersizlik hissi hücum etti. Sonuçta herkesin hayatında ana bir yetersizliği vardır. Herkes kendiyle çırılçıplak yalnız kaldığında yetersizliklerinin verdiği “Ulan şöyle bir özelliğim olmasaydı, daha mı iyi olurdu?” psikolojisine girer. Çoğu tasavvufi metinde Şeytan’ın sıfatlarından birisi de “Ayna” sözcüğüdür. Pamuk Prenses’te kötü kraliçenin aynasının olması tesadüf değildir mesela. Çünkü ayna, bizim en net yansımamızı tüm eksiklikleriyle gösteren bir alettir. Ayna vasıtasıyla eksikliklerimizi görürüz ve bunun haksızlık olduğunu düşünürüz. Sonra da içimizi bu haksızlıklar yüzünden bir isyan dalgası kaplar. İşte bu Şeytan’ın çalışma biçimidir. Zaten mutluluk bu yüzden dünyanın en favori duygusudur. Mutlu oldun mu hakiki Sen’i unutursun. Olmak istediğin sen haline gelirsin. İtiraf etmesi ne kadar kötü olsa da, sanırım en çok kıskandığım şey de onun bana verdiği bu ayrıcalığı başkasına kaybetmiş olmamdı.

Bu günlerdeyse sürekli yanılsamalarla yaşıyorum. Mesela tam, “unuttum ulan galiba” diyorum, televizyonda maç izlerken aklıma geliyor; daha beter özlediğimi anlıyorum. Mesela bazen de özellikle böyle soğuk gecelerde ömrümün sonuna kadar aklım onda kalacakmış gibi geliyor, 10 dakika sonra youtube’taki salak bir komik videoya kahkahalarla gülüyorum. Merhaba dengesizlik.

Bu boktan duygu huzmelerini biraz olsun unutmak içinse aklıma pek çok yöntem geldi. İlk başta “Görürsün sen” psikolojisiyle ona bunu ödetmek istedim. Bana bir kitap göndermişti, gönderdiği kitabı habersiz adresine geri gönderecektim, o da alınca çok üzülecekti falan. Bunu yapmadım. Yani ona böyle bir şey hissettirince şu anki halimden daha iyi hissetmeyecektim ki? Fazladan üzüntüden başka bir şey olmayacaktı. Ya içimin saf hali fesattır, farkındayım. Ama kendimi tutabildiğim sürece kötü bir insan olmayacağım. O kadar da değil. Bu işi tek başıma, kimseyi karıştırmadan başarmak zorundayım. O yüzden ben de bu aralar en iyi bildiğim şeyleri yapıyorum. Çok okuyorum. Kendime 50 kitaplık bir Türk Edebiyatındaki “sıkı” öyküler seçkisi yaptım. Şimdilerde onları okuyorum. Çoğunu bitirdim ve bazılarını öylesine beğendim ki, yazarlarıyla aynı dili konuşan, okuyan ve yazan birisi olduğum için resmen gurur duydum. Yazmayı zaten her zaman seviyordum, iyice ağırlık verdim. Böyle ünlü öykülerin karakterlerini değiştiriyorum. Tuhaf bir zevki var abi. Mesela Kaşağı. Ben Kaşağı’daki At’ı Ferrari, zamanı da günümüz haline getirdim. Olaylar yine aynı şeyde gelişiyor ama bu sefer kaşağılamak yerine cila sürüyorlar arabaya. Zevklidir abi herkese tavsiye ederim. Ha, unutmaya faydası oluyor mu dersen? Olmuyor be. Ama elimden gelenin en iyisi bu.


 

14 Şubat 2012 Salı

Deniz ve Mehtap.



Üzerinde cin ali stiliyle çizilmiş bir erkeğin olduğu kapıyı dirseğimle ittirerek içeri girdim. Başımı manyak hijyen kokan beyaz fayanslı duvara dayadım. Fayansın soğukluğu alnımı inletiyordu lan. Gecenin en dibindeydim. Ciğerlerimi dünyanın en derin nefesiyle doldurdum. Zorlukla üç beş adım daha ileri atarak, pisuvar ya da pisuar artık adı neyse, o zamazingoya ulaştım. Fermuarımı indirdim. Kadim dostumu “çıkarttım”. Ekşimiş sidik torbamın baraj kapaklarını açtım. Tam işemeye başlayacaktım ki, pisuarın içinin ağzına kadar sapsarı çişle dolduğunu gördüm. Koku tarifsiz iğrençlikteydi; ev terliğinin içinde terlemiş ayak kokusunun ekşiliği bunun yanında Salep kokusu gibi kalırdı. Böğürerek geriye gittim, ayaklarım kaydı ve havada yalpalayarak kıç üstü düştüm. Aldığım derin nefesi havaya saldım. Bana fayda getirmedi, bari benden sonra tuvalete gireceklere yarasın. Ayağa kalkmam gerekiyordu. Tam o anda tepemde yayık ve tanıdık bir ses duydum. “Bu ne hal delikanlı?” Başımı havaya kaldırdım. Rot-balans ayarı kaybolmuş gözler, kalın gözlük camları, sağlam bir burun ve tepesi Sirius yıldızı gibi parlayan bir kafa: Süleyman Demirel.

Gözlerimi açtım. Tepemizde loş ışık. Masada mezelerin dansı, avucumun içinde buzlu rakı. Diğer elimde kepekli ekmek. Sahnedeki kadın “Deniz ve Mehtap” olarak bilinen meşhur  balzamik alem şarkısını söylüyor. Ekmeği ağzıma attım. Masadaki -ben hariç- herkesin parmağında yüzük var. Yüzler hafif kızarmış, hararetle bir şey anlatılıyor ve bolca gülüşülüyordu. Omzumda ağır bir el hissettim. “Oğlum tuvalette kustun mu lan ne yaptın, elli saate gelmedin?” Kendimi kasarak gülümsedim. “Mideyi bozmuşum abi. Var ya sıç sıç bitmedi”

Bu bir rüya değildi. “Ben rüya mı görüyorum?” Kocaman ellerini bana uzattı, elini kavrayarak ayağa kalktım. Adam boşuna çobanlık yapmamış abi. 80 yaşına göre acayip güçlüydü. “Yok. Rüyayla alakası yok”. Sayın Cumhurbaşkanın boyu da uzamıştı galiba çünkü bana tepeden bakıyordu. Gözlerimi sıkıca kapattım, göz kaslarımı bütün kuvvetimle sıktım sıktım ve sıktım. Gözümün önünde mor renkli karıncalar oluşana kadar sıktım. Sonra tekrar açtım. “Sana rüya olmadığını söylemiştim”. Çıkmak istiyordum, soğuk bir üfürük ayak bileklerimden yukarı tırmanıyordu. Kapıya yönelmek isteğim ne yazık ki düşünce bazında kaldı. Çünkü kapı yoktu.

“İşler nasıl Miraç, memnun musun?”. Sağ elini çenesine altına koymuştu. Klasik “seninle ilgileniyorum cnm” hareketi. Türk kumralıydı ve gözleri simsiyahtı. Sanırım birazcık da bıyıklıydı. “İşler fena değil ya, koşuşturuyoruz işte. Çoğu geceler sabahlıyorum ama”. Önümdeki taratoru derince çatalladım, rakıdan nahif bir yudum aldım. Bu sırada şarkıcı hanımefendi şarkısıyla lafa girdi: “Sen misin her şeyi silmekten bahseden?”

“Evet…bekliyorum sayın cumhurbaşkanım”, nasıl bulduğunu soracağınızı pek zannetmiyorum ama tahtadan bir sandalyenin üzerinde oturuyordu, siyah ceketinin düğmelerini açmıştı ve elindeki siyah tespihi çeviriyordu. Allah’ım o nasıl sesti bir öyle: “şak şak şak şak şak şak”. “Neyi bekliyorsun delikanlı?”. “Ya biliyoruz bu işleri, şimdi test yapacaksınız, yok elindekilerin kıymetini bil, iyi davran şunu yap bunu ya. Noel Gecesi hayaleti fantezisi bu. Tamam. Elimdekilerin kıymetini çok iyi biliyorum. Ailem falan çok iyi. Şükrediyorum. Şimdi gidebilir miyim?” Kahkaha atarak gülüyordu. Evet, kahkaha atmadan gülmek diye bir şey yok. Aferin sana dostum. Ama aranızda kaç kişi Süleyman Demirel’i böylesine gülerken görebilir ki?

Kollarımı yukarıya kaldırdım, iki eliminin parmaklarını da “bir” şekline getirdim. “İçiyoruz yine bu gece” çalıyordu. Herkes bilir ki dansta iki yana açılmış kollar ve parmakların 1 şekline getirilmesi “İçiyoruz yine bu gece" şarkısını simgeler. Deliler gibi zıplıyor, çalan şarkıdaki her vuruşta belimi sağa sola kıvırıyordum. Böyle yazınca olmadı ama bunun adı dans beyler. Sonra kendi etrafımda 360 derece döndüm. Diğer masalardakiler de ayaklanmıştı. Gömleğimin koltukaltı terden kararmıştı. Arkamda iki yakın kız arkadaş olduklarını tahmin ettiği iki güzel hanımefendi kıçlarını sallıyordu. Onlara yanaşsam mı diye düşündüm, çabuk vazgeçtim. Ben sapık değilim çünkü. En iyisi arkadaşlarla dansa devam etmekti. Parmağında yüzüklere sahip arkadaş grubum beni görünce “gel abi, gel abi” stili bir hareketle yanlarına çağırdılar. Beni ortalarına aldılar. Ortalarında mal gibi dönüp durdum. Bana işimin haleti ruhiyetini  soran kıza bağırarak, “Sana bir şey de ben sorabilir miyim?”

Tespihini çekmeyi bıraktı. “Öyle şeyler Açıkhava Sinemalarında olur yahu. Ders verme falan yok Sayın Saral. Aslında senden bir ricam var. Daha doğrusu yardım etmek istiyorum sana. Süleyman Baba’dan bir hediye de buna”. Ben tam Sayın Cumhurbaşkanının hayaline, halisünasyonuna, hayaletine neyse adı artık, ona uçan tekme atsam ne olur diye düşünüyordum; söyledikleri dikkatimi çekti. “Nasıl bir yardım?” Yüzünde nasıl da babacan bir gülümseme vardı. “Güzel bir yardım”

“Sor Miraç ya, ne demek? Ayıp ediyorsun”. Şarkı değişmişti, “Hatasız kul olmaz”. Bence de olmaz. Kollarımı havada beşik misali sağa sola sallıyordum. Bu nasıl bir onay mekanizmasıydı ulan? Hatasız kul olmaz, kolunu sağa sola salla, anlamı: “Evet, bence de olmaz”. Kafayı toparlamalıydım. Lafa daldım. “Sen İzmir’de okumuştun, değil mi?”. Cevap, bir kızdan duyabileceğiniz -“Peki’den” sonra dermişim- en güzel şeydi: “Eveeet”

Gömleğimin iki düğmesi açıktı, kapattım. Tuvaletin penceresinden efil efil rüzgar esiyordu. Bu saate kadar tuvalete kimsenin gelmemesinin garip olduğunu düşünmek içinde bulunacağım vaziyetin imkan ve şeraitine aykırı düşüyordu. “Tamam kabul ediyorum yardımınızı. Yardımlar iyidir. Yardımları severim”. O acayip sesli tespih hala çevriliyordu. “Şimdi içeri gideceksin, Melda var ya, ona diyeceksin ki ben senin İzmir’den yıllardır görmediğin en yakın arkadaşını tanıyorum. Kimden söz ettiğimi bilirsin”. Harry Potter’cı çıktı adam iyi mi? Kimden söz ettiğini biliyordum. Bu blogda sözü fazlaca ve acayip şekillerde geçen hoş bir kızdan söz ediyordu. “Eee…sonra?”. “Ha. Sonra işte, bende o arkadaşının numarası var diyeceksin. O acayip sevinecek. Arkadaşını arayacak. Laf arasında da ismin geçecek”. Zevkle tamamladım. “Bu da bir buluşma, görüşme bahanesi olacak değil mi Sayın Cumhurbaşkanım?”. Eliyle “çak” yaptı.

Herkesin yüzü bana dönmüştü. “Oha…oha…oha. Miraç sen Mit’çi misin ya? Nasıl bildin bunu, nasıl tahmin ettin?” “Ya demin tuvalete gittim, orada Süleyman Demirel’in hayaliyle karşılaştım, o söyledi bana. Sağ olsun. Arada sırada görürüm öyle halisünasyonlar ben” Topluca güldük. En çok da ben güldüm. Mevlana ne öğütlememiş, Riyakarlıkta; bir su yatağı kadar bıngıl bıngıl ol. “Ya tamam, Yaprak’la konuşurken hep anlatırdı Melda vardı, iyi kızdı, şöyleydi böyleydi diye. Aniden aklıma geldi.” Hep bir ağızdan “Vay beee”lediler. Melda ekledi. “5 yıl falan oldu ya. Ben o pıtırcığın ne hallerini bilirim. Telefonu var mı peki sende?”, Ha hay! Gibilerinden güldüm. “Olmaz mı?”. Sevinçle el çırptı. “Ya hemen arayalım diyeceğim ama pek de olmaz sanırım ya. Facebooktaki abuk tipler gibi ne o öyle? Sen arar mısın?”. Bunu diyeceğini tahmin ediyordum. “Ben mi? Bilmem ki…Arayalım. Ne olabilir ki?”

“Bunu anlattığım herkes uydurduğumu düşünecek değil mi?”, espri yapmıştım ama gülmemişti. “Haa..yok inanacaklar. Sonra hepimiz medyum ayini yapacağız. Gördüğün bu hayallere sen bile inanmıyorsun ki delikanlı”. Yani haklıydı. Bu en fazla rüyaydı. Veya ben kendi kurduğum şeyleri yine gerçek gibi görmeye başlıyordum. Ama söylediklerini yapacaktım. Ne olabilirdi ulan, en fazla daha çok gülerlerdi. Hem belki doğru çıkardı da arardık kızı keyifli olurdu. Öylesine yalnızım ve öylesine kafaya birilerini takmaya ihtiyacım var ki. Bendeki sevme olayı bu. Kafaya takma. Çok kafaya takınca temel ihtiyaç haline getirme. İhtiyaç haline getirince, çok korkma ve rejim yapma. Herkes herkesin eksikliklerini kapatıyor işte. Eksikleri daha iyi sıvayan bir usta bulunca da gidiyorlar. Sayın Cumhurbaşkanına elveda demek istedim ama bu olayların geyiğini bilirsiniz: böyle anlarda nedense hep kaybolurlar. Kural kitaplarında yazdığını düşünüyorum. Acayip duygularla tuvaletten çıktım, masama oturdum. Gözlerimi kapatarak derin bir nefes daha çektim. Elimdeki kepekli ekmeği ağzıma attım.


1 Şubat 2012 Çarşamba

Başkasının saçını ısırmak.



Apartman kapısından dışarı adımımı atar atmaz, soğuk rüzgar yüzüme öyle bir hönkürdü ki, annelere hürmetten dolayı burada yazamayacağım ağır bir küfür edip üç beş adım geriye sendeledim. Bu neydi lan böyle? Hemen merdivenlerden yukarıya çıkıp, kapıyı anahtarla açarak kabanımla birlikte en 3-5 yorganın altına sığınmak ve “Beton çok soğuk, üşüyorum” şiirini okuyarak ağlamak istiyordum. Ama dışarı çıkmak zorundaydım zira Batıkent’e gitmeli ve oranın dımdızlak yollarında saygıdeğer Erkan Hocadan direksiyon dersi almalı, arabayı kaldırmayı öğrenmeli, “stop ettirtmemeyi” kavramalıydım. Ayrıca, kursa parayı peşin ödediğim anda kadının gözlerime bakarak söylediği “Eğer dersi kaçırırsanız telafi yapamıyoruz Miraç Beyciğim” cümlesindeki tehditkar “ciğim” vurgusuna hiç değinmiyorum bile. 

Velhasılıkelam, yola çıktım. Kendime çok net bir rota belirlemiştim. Ayrancı’dan Kızılay’a kadar taksiyle gidecek, Kızılay’dan metroya binip Batıkent’te inecektim. Hoca da beni durağın merdivenlerinde bekleyecekti. Sonra birbirimize kavuşacaktık. Böyle yazınca biraz sevgilisini bekleyen Amelie naifliğine benzedi ya, neyse. Buraları kısa keselim. Karşıdaki duraktan taksiye bindim. Şoför tanıdık olduğundan ona daha önceden söylediğim yalanı devam ettirdim. Adamların tepkileri karşısında çok eğlendiğim için duraktan bindiğim her taksiciye kendimle ilgili bambaşka bir hikaye anlatıyordum. Örneğin bir tanesi beni gitar eğitmeni sanıyordu. Çünkü ne zaman aynı arabaya binsem, yetenekli ama haylaz öğrencim Ersin’den bahsediyordum. Şöyle yaptık, böyle yaptık, şunu çaldık, “Çocuk çok yetenekli abi. Teoman Abi bile demolarını beğendi”, “Teoman Abi?”, “Teoman ya, şarkıcı olan. Rockçı”, “Haa..hadi ya” falan filan. Bir tanesi beni üniversite sınavına girecek sanıyordu, onun oğlu da dershaneye gidiyordu; çocuğa baya tavsiye vermiştim. Buna benzer tonla hikayem var. Bu bindiğim taksiciyse, blogu takip ediyorsanız şu yazıyla tanıdık gelecek “Şereflikoçhisarlı Nevzat” Dayıydı. Her zaman susmacasına konuşan Nevzat Dayı o gün çok sessizdi; ben de onun yoluna çıkmadım. Aragazı sesi ve arada sırada yakılan sinyal “tık tık”ları arasında sükunetle Kızılay’a vardık. Arabadan indim. Giden taksinin arkasından biraz bakakaldım.  Filmlere dair en özendiğim şeydir zaten bu. Her şey bir sonuca bağlanır filmlerde. Bir sorun varsa, bununla yüzleşirsin ve sonunda ya ölürsün ya da kızı öpersin. Hayatta öyle olmuyor işte. Ne yüzleşebiliyorsun, ne de kızı öpebiliyorsun. Öyle devam ediyorsun işte. Gülüyorsun, başka şeylere üzülüyorsun, sıkılıyorsun hatta unutuyorsun bile ama içinde açılmış ufak çentik içeri hep hava kaçırıyor. Gerçi çok bencillik yapmayayım, günümüz gençliğinin “ilişkilerine” dair en büyük sorun; hiçbirinin tamamen bitmemesidir. Bitmiyor ulan hiçbir ilişki. Her zaman böyleydi de ben mi fark etmemişim, bilmiyorum. Ama sevgilimizden, arkadaşımızdan falan “ayrılmamıza” rağmen hala onlarla “kontak halinde” bulunmaya devam ediyoruz. Belki her gün görüşmüyoruz ama ara sıra dünyanın en gereksiz konuları hakkında iletişim kuruyoruz. Aylar sonra aramayan sormayan kızlar aniden “Ya canım Migros’taki Koçtaş neredeydi?” diye arıyorlar. Veya sanki öncesinde hiç boktan şeyler yaşanmamış gibi durup dururken mail atıyorlar. “Naber, ne yapıyorsun?” diye. Ne yapacağım ulan? Zaman makinesi yaptım, ne zaman canım sıkılsa 21 Ekim 2015 tarihine giderek Marty Mcfly’a pandik atıyorum. Ne yapabilirim ulan yani senin öngöremeyeceğin? Ama bu biraz da bizim suçumuz. “Ne var lan yarraam?” cevabı versek, adam akıllı cevap yazmak yerine; bir daha en kontrpiye anlarımızda bize böyle ani duygusal goller atmazlar. Diğer yandan artık iletişim kanalları çok genişlediğinden, o kadar çok şeyi konuşuyor ve paylaşıyor, buna rağmen fiziksel açıdan o kadar az temas ediyoruz ki, gerçek dünya ile iletişim dünyamız birbirleriyle durmadan çatışıyor. O da ayrı bir karın ağrısı tabii.

Ne kadar karıştırdım konuyu. Sadede gelelim. Kızılay metrosundan aşağıya indim. Çok kalabalık değildi, mağazaların önünde birkaç müşteri adayı, birkaç dershaneye giden bahtsız öğrenci ve onlarca gaz sırası bekleyen bedevi vardı. Hızlı adımlarla merdivenlerden aşağıya indim. Metroyu tam kalmak üzereyken, kapıdan yanlamasına kendimi atma suretiyle yakaladım. Boş sarı bir koltuğa oturdum, bacaklarımı en “cık cık cık” teyze ayıplamasıyla genişce açarak arkama yaslandım. Ardındansa raylı sistemin en güzel şeyi gerçekleşti: kapılar “star wars tekniğiyle” tıslayarak kapandı.

İki durak sonra otobüse tenis kursundan geldikleri ellerindeki raket kılıflarından belli üç genç kız bindi. Fizikleri 21 yaşında, hareketlerindeki heyecanlı keskinlikleriyse 17 yaşında falandı. Bir tanesi ve doğal olarak popüleri; açık kumral, yuvarlak yüzlü, kırmızı yanaklı, küçük burunluydu. Gözlerinde Tatarvari bir çekiklik vardı. Küçük dudaklarının üstü çizgi çizgiydi. Dudaklarını yiyordu. Stresten mi? Kıyamam. Diğeri kahverengi saçlıydı, burnunda sert bir Karadeniz kadınlığı vardı. Kirpikleri yüzü gizi uzadıkça uzuyordu. Çenesi keskin hatlı değildi. Uzun boyluydu. Kafadan 1.70 derim. Üçüncüsünü ise hatırlamıyorum. Biz bu kadar blog falan yazıyoruz, kasıyoruz falan ya; hep bu üçüncü kız olmaktan bıktığımız için. Başka bir şeyden değil.

Kızların arkasında armut vücutlu, topluca, saçları bakımsız, elleri ve ayakları şişik orta yaşlı bir kadın, sağ elinde gözleri çipil çipil bakan çocuğuyla vagona bindi. Her şeye rağmen kadının gençken güzel olduğu muhakkaktı. Gözlerinde hala eskinin “dilberlerinden” havasına sahip çekincesiz bakış vardı. Tenisçi üç kız tam karşıma, eskinin dilberi teyze kızların 5-6 koltuk yanına oturdu. Bir durak sonra vagona siyah kabanlı bir adam daha ayak attı. Zaten, işler ondan sonra zıvanadan çıktı ya.

Adamın simsiyah  ve neredeyse bileklerine kadar gelen eski ancak temiz bir paltosu vardı. Düğmelerinin iplikleri gevşemişti, sayısız kereler düşüp tekrar dikilmekten yavşadığı belliydi. Siyah saçları seyrekleşmiş, köşelerden azcık içeri doğru derinleşerek kelliğe adım atmıştı. Yüzünde haysiyetli bir ifade vardı. Nereden anladın demeyin. Anlaşılıyor. Uzun boylu, sağlam omuzlu ve inceydi ama kesinlikle zayıf görünmüyordu. Yüzü çok kıllı değildi. Siyaha çok yakın kahverengi gözleri hafif uykulu ve yılgın bakıyordu. İki günlük sakalının üstündeki saçlarının renginde uzun bıyıkları ona 1950’lerin Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekiliğinde memurluk yapan Hakkı Bey imajı veriyordu: sessiz ve beyefendi ancak iç dünyasında fırtınalar esen. Evet, taa ilk bindiğinden beri içimde aynı his vardı. Bu uzun paltolu adam Tutunamayanlar’da kafamda canlandırdığım Selim Işık karakterine ne kadar da çok benziyordu…

Ben son durakta ineceğimden rahat şekilde etrafıma bakınıyordum. Eskinin Dilberi Teyzenin bebesi annesinin kucağında elindeki oyuncak arabayla oynuyor, kızlar da telefonda bazı fotoğraflarına bakıyorlardı. İki dakika geçmeden acı bir yakarış duyuldu: “Emir, ne yapıyorsun annem ya?”. Yakarış eskinin dilberinden geliyordu. Uzun saçlarını, oğlunun elindeki arabanın tekerine sıkıştırmıştı ve ne kadar çekse de imkanı yok kurtaramıyordu. Tekerleği çeviriyor, arabayı döndürüyor, saçını çekiyordu ama nafile. Saçlar tekerleğe fena dolanmıştı. Damar damar üstüne misali saçla, tekerlek bir bütün olmuştu. Vagondaki herkes olayı şimdilik “localarından” takip ediyordu. Çocuk annesinin durumunu görünce çığlığı koyup feryat figan ağlamaya başladı. Müdahale etmek gerekiyordu. Ben böyle şeylerden eksik kalamadığım için tam yerimden kalkacakken, Selim Işık’vari adam kadına yardım etmeye başlamıştı bile. Arabayı o tutuyor, Eskinin Dilberi Teyze bu sefer iki eliyle saçlarını kurtarmaya uğraşıyordu. Ancak bu da saçları kurtarmaya yetmedi. Bu sefer rolleri değiştirdiler, adam saçı çekiyor, kadın da süper bir mühendislik zekayla arabayı çevirerek saçın dolandığı yerden çıkmasına uğraşıyordu. Nikola Tesla kokan bu hareket pek işe yaramadı tabii. Daha fazla dayanamayacaktım. Vicdanım ötüyordu. Daha kötüsü bebenin cırtlak sesi ortakulağımı dağlıyordu. Müdahale etmeliydim.

“Ya acaba keskin bir şeyle kessek nasıl olur?” diye ortaya bir önerme sundum. Böyle olmuyordu çünkü. Kadın bana acayip bir savunma içgüdüsüyle baktı. Resmen tırstım. Modern Selim Işık konuştu. “Kimin yanında makas vardır ki?” Başka bir fikir buldum. Sonuçta saç dediğin ipliğe benzer bir şeydi. “Peki birazını çakmakla falan yaksak?” Etrafımıza üç beş kişi daha toplanmıştı. Dilberay bu sefer sesli itiraz etti. “Ben istemiyorum onu ya aman”. “Böyle de dışarı çıkılmaz ki ama?” Arkadan başka bir kadın ötüşüydü bu. Çakmak fikrim kafaya iyice yatsın diye başka bir açıyla destekledim. “Zaten ucundan azcık yaksak bu çıkar gibi. Siz merak etmeyin”. Ah, sorumluluğun acayip ağırlığı. Çakmak çakılacak, kadının saçı kurtulacaktı. Karar verilmişti. Bu görev için en uygun kişiyse fikri bulan, donelerle mantıklı hale getiren ve kabul ettiren bendeniz değildim. Kadının kafası komple alev alabilirdi. Bu görevi Mister Selim Işık yapacaktı. Hem adamı sevmiştim zaten. Kadını da sevmiştim zaten. Biraz da çekinmiştim.

Adam fena şekilde havaya girmişti. Kabanını çıkarttı, katladı ve yandaki koltuğun üstüne koydu. Dilber Sultan, Selim’e üstüne ay yıldız olan çakmağı verdi. Adam kollarını katladı. Ben, iki elimle arabayı havaya kaldırarak kadının saç tellerinin dik duruma gelmesini sağladım. Tenis kursundan gelen üç kız bu sırada etrafa korkulu gözlerle bakan küçük Emir’le ilgilenerek onu olaydan uzak tutuyorlardı. Yardımcı rolüm de fena değildi ya, bir çeşit Morgan Freeman olmuştum. Morgi, Tanrı rolünü oynadığı bir filmde bile yardımcı rol statüsünde oynamayı başarmıştı. Büyük başarıydı. Adam çakmağı yaktı, gözlerini kapatmış kadının saçına yaklaştırdı ve ateşle temas ettirdi. Etrafa pis bir kükürt kokusu ve dumanı yayıldı. İğrenmemeye çalıştım. Ateşle iyice gevşemiş saç teli henüz kopmamıştı. Mösyö Işık, inisiyatif alarak saçı ağzına alarak ısırdı ve tek hamlede koparttı. Ey özgürlük!

O anda bütün vagonda kocaman bir alkış koptu. Ben de herkesle birlikte alkışladım. Garip bir kardeşlik gelişmişti etrafımızda. Herkes birbirinin elini sıkıyordu. Sanki İstanbul’u fetih etmiştik anasını satayım. Ama keyifliydi, imece usulü ekin toplayan köylülerdik biz ve ellerimiz toprak ana kokardı. Neyse, buradan sonrası Nazım Hikmet şiirine doğru evrilir.



14 Ocak 2012 Cumartesi

Bi de Zagor vardı.




Başı eğikti. Ucunda yağlı etin parıldadığı çatalı ağzına götürdü. Başını kaldırdı. Kafasını gayri ihtiyari sola, camdan dışarıya, lodosun oraya buraya sürüklediği kar tanelerine çevirdi. Gözleri donuklaşmıştı. Çatalı elindeydi ve lokmasını çiğnemiyordu. Loş ışığın sarı aurasıyla çevrilmiştik. Meraklandım, ben de camdan dışarı baktım. Ellerini montunun cebine sıkıştırmış kırk yaşlarında iki adam, ağızlarından duman çıkartarak konuşuyorlar ve süratli adımlarla bilinmezliğe (sonranın bilinmezliği onlara boyut falan katmıyordu) yürüyorlardı. Saçları kar yüzünden beyazlaşmış; Flash Tv’nin yaşlandırma tekniğiyle bulduğu Alzheimerlı hacı amcalara benzemişlerdi. Her harfin üstünü dilimle okşayarak, en sevecen sesimle başımı camdan çevirmeden konuştum. “Senin bir sıkıntın mı var?” Efsane soru. Çok konuşan ama, söylemek istediklerinin asıllarını söyleyemeyen insanların ortak kaçış noktası. Anlamı: “neden benimle ilgilenmiyorsun?” Kız, kulağını kaşıdı. Dudaklarını araladı. İki dudağının arasında tükürüğünün oluşturduğu salya parmaklıkları görünüyordu. Cevap verecekti. Ama hepimiz zaten vereceği cevabı çok iyi biliyoruz değil mi? “Yoo, yok bir şey.”

Gözlerini benden kaçırdı. Her yeni eylem yeni bir evrenin kapısını açardı. Yanındaki sandalyeden çantasını aldı, içinden telefonunu çıkarttı. Telefonunun çaldığını duymamıştım ama çaldığını biliyordum. Yalnız insanla, yalnız olmayan insan farkıydı; birisi telefonunu çaldı mı diye kontrol ederdi ve (Anne(2)’yi saymazsak) genelde telefon çalmamış olurdu, diğeri telefonunu “yine kim aradı acaba?” diye kontrol ederdi ve hep de birisi aramış olurdu. Ve evet, ne yazık ki telefonu çalmıştı. Para biriktirip portatif bir jammer cihazı almam gerektiğini biliyordum. Merkezdeki pozisyonumu kaybetmek üzereydim. Çünkü demin pencereye baktığında gözleri donuklaşmıştı. Başka birisini düşündüğünde böyle yapardı. Çünkü “Senin bir sıkıntın mı var?” demiştim ve “hiç sorma canımın içi ya, şöyle oldu böyle oldu” demek yerine lafı ustaca geçiştirmişti. Kontrolü kaybediyordum galiba. Ayak bileklerimden içeri huzursuzluğun serinliği sızıyordu. Bacak kıllarım dikleşmişti. Deri gözeneklerim hassaslaşmıştı. Hep stresten, soğuktan değil. Belki ısınırım diye bacak bacak üstüne attım. Kazağımın kollarını çekiştirdim ki dikleşmiş çirkin kol kıllarım görünmesin. Masadaki metal tuzluğu elime aldım. Ne bileyim, aldım işte. Tuzun yarısı bitmişti. Tuzluğu yerine koydum. Güya hiçbir şeyi umursamayan, takmayan ve önem vermeyen adamlar gibi davranmaya çalışıyordum. O ise bu sırada telefonundan adamın veya kadının tekine, üstelik tek elini de değil iki elini kullanarak mesaj yazıyordu. Dudağının sol tarafındaki çizgiler diyagonal şekilde bükülmüştü. Anlamı: gülümsüyordu.

Dikkatini çekmek zorundaydım. Çünkü yarın yoktu bizim için. Gidecekti. “Evim” dediği yere dönecekti. Bir dahaki gelişine kadar kafasının içinde en azından bir seçenek olarak kalmalı, “ulan böyle bir çocuk vardı ya, acaba üstümde sadece bir bornozla evinde onu ziyaret mi etsem?” şeklinde düşünmesini umabileceğim kadar yer tutmalıydım hayatında. Dikkatini çekmek istediğimi göstermeden dikkatini çekmek zorundaydım. Böyle bir şeyi en son yaptığımda 9 yaşındaydım ve arka bahçede herkesi toplayıp “arkadaşlar ben Uranüs’ten gelmiş bir uzaylıyım” demiştim. Anlayacağınız birazcık acemiydim.

Çok temel bir mantıktı: dikkatini sana veren insanlar %99,9 olasılıkla sana bakarlar. Onun da bakması lazımdı. “Kiminle mesajlaşıyorsun ya?” Başkalarının gürültüsünden oluşan bir sessizlik vardı etrafta. Cevap vermesini bekledim. Kulağımda sadece dokunmatik telefonunun “tık tık” sesleri yankılanıyordu. Nihayetinde dudaklarını hafifçe büktü, yutkundu, telefonu masaya koydu ve cevap verdi. “Senin tanıdığın birisiyle değil ya. Bir arkadaşla”. Bir arkadaş. Türkiye’nin en geniş sülalesi “Bir arkadaşoğulları” ile aşık atmaya çalışıyordum. Çok ayıptı. Size de olmuştur; kafanızdaki şeytanlar sizi sürekli dürter ve kibirli sesleriyle “hadi laf sok, hadi canını sıkacak bir şey söyle. Sen bu lafın altında kalacak adam mısın be?” deyip sizi gaza getirip dururlar. Siz de karşınızdaki kişiye bakıp onu Mevlana usulü “lafa bakarım laf mı diye söyleyene bakarım adam mı diye” tekniğiyle tartarsınız. Genellikle de o “sokucu” cümleyi kurarsınız. Genellikle de pişman olursunuz. “Bir arkadaş ha? Dağcı arkadaşın mı yoksa? Burada boşuna bekliyorsun o zaman abi ya. Hemen git yetiş. Çadırını kurmuş bekliyordur seni”. Sondaki “çadır” argosunu iyice anlaması için yüzümü olabildiğince gerip gülümseyerek Refah Partisi işareti yaptım.

Çatalı tekrar eline aldı. Çatalın ucuyla tabaktaki soğumuş et parçalarını yokladı, çeyrek porsiyonu kalmış pilavı ezip, havuç taneleriyle oynadı. Beğenmemişti. Çatalı tabağa bıraktı. Elips şeklindeki yüzünde ne bir aşağıya iniş, bal rengi gözlerinde ne bir dalma emaresi, ne de sesinde çatallanma belirtisi vardı… “Peki ya Miraç. Haklısın, eh hadi hesabı isteyip kalkalım da ben dağcının yanına gidip biraz onunla ilgileneyim” Söylediğimden hemen pişman olmuştum ama pişmanlık alkolizm gibiydi; vücut bağışıklık kazandıkça, sarhoş olmak için daha çok içiyordun. Kalbin de pişmanlığa alıştıkça, vicdanını rahatlatmak için daha çok saçmalıyordun. Şu anda duysanız midenizin bulanacağı kadar iğrenç bir manken oyunculuğuyla güldüm. “Ya ben şaka yapmıştım. Takılmıştım. Just kidding. Yoksa sana gelen mesajdan bana ne yani. Sen de her şeyi ciddiye alıyorsun be kızım…Hesabı harbiden isteyelim mi ya?” Arkasına keyifle yaslandı. Kollarını kavuşturdu. Tüm iletişim fakültelerinde öğretilen bir kuraldı bu: kollar birbirlerine kavuşturulmuşsa, iletişim yolları kapalıdır. “İste hesabı ya, ciddiyim. Ama sana bir şey soracağım”. Cümlesine nokta koymadan atıldım, ne söyleyeceğini merak ediyordum: “sooor”. Sağ elini bu sefer Kenan Işık gibi yanağına koydu. “Seni buluşalım diye kim aradı?” Sıçmıştık. “Sen çağırdın”. Yanağındaki elini indirmedi. “Yani şunu anlamaya çalışıyorum, eğer ben sana göre başka birisiyle buluşmak istiyorsam hadi senin ifadenle söyleyeyim birisinin çadırına oturmak istiyorsam, neden seninle buluşmak isteyeyim ki?” Telefon joker hakkımı kullanmak istiyorum Kenan Bey. Yanak, boğaz ve dudak kaslarımda meczup titreşimler hissediyordum. Gülmemem lazımdı. Direnç göstermeliydim. “Belki beni de aradan çıkartmak istemişsindir. Olamaz mı? Olabilir. Yapmadığın şey mi? Yapmadığın şey değil”. Çok heyecanlandığında neden bu kadar agresifleştiğmin sebebini bulduğum gün, kamil insanlığa eriştiğim gün olacaktır. İşte o zaman şalterleri kapatıp Semerkant’a yerleşirim zaten.

Karşı masaya sipariş getiren garsonu görünce, sanki rahmetli ilkokul öğretmenim Halime Koşoçaydan’mış gibi parmak kaldırdım. Yanımıza doğru hareketlendi. Yarı yolda elimle imzalama hareketi yaparak, hesabı istedim. Mutfağa geri döndü. Madem hesabı istiyordu, ben de isterdim. Onu mu kıracaktım? Laflarına kanmayacaktım. Madem artistik yapıyordu “Hadi kalkalım, hesabı isteyelim abii” şeklinde, ben de onun gibi oynayacaktım. Maalesef ki ilkokulda “altta kalanın canı çıksın” oyunlarına alınmayan ve Uzun Eşek’te en fazla yastık rolünü alabilen birisi olarak alttan alma alışkanlığım yoktu. Likitleşemeyen ter vücudumu basmıştı. Kızarıyordum. Etrafımızdaki herkes bize bakıyor, her şey bizi izliyordu sanki. Hesabı istememden etkilenmeyince üsteledim. “Planın bu değil miydi? Senin olayın bu. Ankara’ya gelince ne yapayım diye düşündün. Hoop Miraç’ı arayayım. Dı dı dı dı(telefon tuşuna basma sesi) Alo? Merhaba canım benim..., zaten bebe dünden razı. Yemek falan yerim, kendimi övdürtürüm. Sonra da giderim. Nereye gidiyorsun Zagor’un yanına mı?”

Sevdiğin bir insanı tanımak çok güzel bir şey. Ama iyi tanıdığını sanmak ve aslında öyle olmaması çok kötü bir şey. Ne söyleyeceğini bilmiyordum. Bazen, onunla sohbet ederken ne söyleyeceğini önceden tahmin etmeye çalışıyordum. Tuttuğu zamanlarda kendimi onun bir parçası olarak görüyordum. Sanki ortak bir bilincimiz vardı ve habersiz şekilde bu sırrı birbirimizden saklıyorduk. Bu oyunu zamanında onu da alıştırmıştım. Ama biraz farklı şekilde. Bir yere oturuyorduk, karşılıklı 2 dakika sessizce bakışıyorduk ve sonra “ne düşündün?” diye soruyorduk. Ben hiçbir şey düşünmüyordum, zaten öyle bir durumda kim düşünebilirdi ki? O da düşünmediğimi bilmesine rağmen kafasına göre “Albatros kuşları, Aziz Yıldırım, Star Wars, Caps Lock, kahverengi şeker” türü tahminler yapıyordu. Ben en çok hangisini beğendiysem diyelim ki Caps Lock’u “Oha, Caps Lock’u düşünüyordum. Herkes bir kere bile olsa küçük harf yazacağı cümleyi komple büyük yazmıştır Caps Lock şeyi yüzünden” diyordum. Sonra aynısını ben onun için yapıyordum. Binyılın en geri zekalı oyunuydu. Ama bizim oyunumuzdu.

Keşke bu sefer de ne diyebileceğini tahmin edebilseydim. Lakin bambaşka bir damardan girmişti. “Zagor’um mu? Çok geri zekalısın. Tatlı geri zekalı değil. Harbi geri zekalı. İki saattir bana söylediklerini iki saniye düşün, sonra da söyle sabahtan beri beni övmüş müsün yoksa paso laf mı sokmuşsun?” Masa sallanıyordu galiba. Bardağımın dibinde kalmış suyu içtim. Boğazım köklenmiş ısıtma yüzünden öylesine kurumuştu ki, iki damla su boğazımdan akarken adeta bir şelale etkisi yarattı. Yutkundum. Buluştuğumuzdan beri kıza alt metinden “sen aslında şıllıksın” mesajı veriyordum. Hatta o sıralar kızı cep telefonuma rehberden görenler travesti zannetsin diye “Sıla(Samet)” diye kaydetmiştim. İkinci isimleri oluyordu ya travestilerin o hesap.

Öyle tuhafı ki içim. Hissiyatlarla, asli gerçekler büyük hadron çarpıştırıcısında çarpışmıştı. Garson yanımda belirmişti. Elinde küçük kahverengi bir kutu vardı. Kutunun içinde de kargacık burgacık bir yazıyla ödemem gereken meblağ… Amma velakin, Bu şımarık hatuna haddini bildirmenin vakti gelmişti. “Sen de onlardan mısın yoksa?” Çantasının fermuarını kapattı. Kucağına aldı. Gümüş saati kolunun üstüne çıkmıştı. Onu tekrar bileğine indirdi. “Neylerdenim?” Hesabı ödedim. Yan sandalyeden montumu alırken ekledim: “Masumiyet’i izlemeyip, sadece youtube’dan Haluk Bilginer tiradını izleyenlerden. Hadi bebeğim, gerçeklerden kaçılmaz. İtiraf et. Onlardansın değil mi?”

Manasız bir şuhlukla saçlarını düzeltti. Ona uzattığım kırmızı eldivenlerini taktı. Sonra da sıcacık banyodan cıbıldak çıkıp donmamak için hemen bornoza atlamanın hızıyla kaşmirden kabanını giyindi. Cevap verdi: “Öf. Çok belli ettim değil mi? Türkiye’nin en kalabalık sivil toplum örgütünde ben de varım. Adımız MSHBTOBT. Masumiyet’i Sadece Haluk Bilginer Tiradı Olarak Bilenler Teşkilatı”.

Elimle salla minvalinde bir hareket yaptım, zira ben de Masumiyet’i izlememiştim. “Ben de sizin örgütteyim ki zaten” Karşılıklı gülüştük.

Not: Masumiyet’i hiçbir zaman beraber izleyemedik.