Kayıtlar

hadi her şeyi kırmızıya boyayalım

  Sanırım hepimiz hayatı belirli soruların etrafında ve o soruların cevaplarını arayarak yaşıyoruz. Mesela benimki hep şu oldu: ben acaba başkasının mı hayatını yaşıyorum? Tabii ki sağanak yağmurun yağdığı kasvetli bir gecede, kötü emellere sahip hemşirenin pusetleri değiştirmesinden ve tam o anda şimşek çakmasının ışığında hain yüzünün parıldamasından bahsetmiyorum. Yani en azından öyle umuyorum. Bahsettiğim bilim kurguya biraz daha yakın bir şekilde bilincimin hiç tanımadığım bir bedene nakledilmesi; hafızamın silinerek bilmediğim bir gaye için, benimle bağlantıya geçilecek güne kadar bu salak bedende yaşamaya koşullandırmam gibi bir şey de değil. Yani, bunu da umuyorum diyelim. Bahsettiğimin bana özgü bir şey olmadığının da farkındayım. Hepimiz, kimbilir hangi duygusal anlarda uzaklara, genellikle yıldızlara ya da huşulu bir manzaraya bakarken "ben aslında başka bir hayat yaşamalıydım" diye düşündük. Benim farkındalık mekanım ise odam. Odamda perderleri tam kapatmadığım bi
Hayatla ilgili çok şey bildiğine, çözdüğüne dair o yanılsamayı bize kim yükledi? Bu sanırım hepimizin bir şekilde savunma mekanizması haline dönüştü. Her şeyden şüphelen, her şeyden kork, çekin, sana zarar verebileceğini düşün, her şeye dair mutlaka içinde bir bit yeniği vardır diye endişeye kapıl. Hiçbir şeyi yapmamak için çok mantıklı nedenler bul. Bunlar neredeyse denizdeki kum kadar çok olsun senin için. Hele ucunda bir şeye cesaret etmemek varsa. Çok daha iyi. Kaçış edebiyatı diye bir tür var, hayatın eğer boka batmışsa, her şeyden sıkıldıysan ama boyut değiştiricin de yoksa Yüzüklerin Efendisi'ni okuyorsun ve başka diyara kaçıyorsun. Adına bu yüzden kaçış diyorlar. Belki de fark etmeden kendi kendimize bunun yazılımını yükledik. Hayatı kaçmak için yaşamak. Girift bir şekilde. Yaşarken yaşamaktan kaçmak. Görünüşte mantıksız, derinliğini kavradığında ise aslında apaçık, saf gerçeklik. Çok garip. Bir tane hayatımız var ve hiçbir şey yapmıyoruz. Gülüyorum. Sarkastik bir şekilde.

mousenin orta tuşuyla tıkladığında yeni pencerede açılmayan youtube videosu

Resim
  Burnumda geçmişe dair bir koku var, ne olduğunu bilmiyorum. Çiçekler hakkında malumatım yok. Birkaç tanesinin şeklini biliyorum. Papatya sarı beyaz olur, yaprakları kolay kopar. Gülün dikenleri vardır, orkide beyazdır genelde ve anneler gününde annene aldığında iki gün sonra solarak ölür. Yine de o günkü kokunun bir çiçek kokusu olduğunu biliyorum, denizle karışık. Deniz kokusuna aşinayım. Birazcık tuz da var, defalarca mutfakta hangisi tuz hangisi şeker diye şaşırarak serçe parmağımı ıslatıp tadına bakmıştım. Kokudan sonra en çok rüzgârı hatırlıyorum. Soğuk ve kulağı yakanı biliyorum ama bunu değil. Gözü yaşartan ve montunun ceplerinde kullanılmış peçete aratan versiyon da değil. Çok güzel, usul usul esen, kokuları taşıyan, ufacık terlemiş alnını okşayan bir rüzgâr bu. Rüzgârdan sonra da sesler aklımdan hiç çıkmıyor. Bildiğim sesler değil bunlar, biliyormuş gibi yaptığım yankılar. Araba kornaları, üç beş dilde edilen sohbetler, bağrışlar, telefon konuşmaları, seslenmeler, yol çalışm

bir tufandır fenerbahçe

Resim
Bazen her yerde aynı anda olamayacağınızı bildiğiniz halde küçük, aslında derince düşündüğünüzde saçma şeyleri merak edersiniz. Hemen o anda yapasınız gelir. Mesela şehirler arası otobüslerin şoför uyku kabininde uyumak ya da Afyon'daki dinlenme tesisinde pişmaniye ve yanında naneli sabun almak gibi... O anda özendiğiniz, o anda istediğiniz; daha sonra normal hayatınızda unutacağınız ve tekrar aynı ortamda rast gelinceye kadar özlemeyeceğiniz şeylerdir bunlar. Uzun yolculuklara dair aklımda hep böyle şeyler var. Gözüm mutlaka bir yerde otobüsün içindeki saate takılır. Zaman yavaş ilerler, bunu artık bilmeyen yok da pek görmediğimiz vakitlerde yakalarız o saatleri: 2.14, 2.55, 3.18, 3.56, 4.15 Genelde Akdeniz şehirlerine gidilir bu otobüslerde. Bu yüzden sabaha karşı sizi kızılçam kokusu karşılar... Kokuyu öğrenene kadar "Bir yer mi yanıyor acaba?" sorusunu sorarsınız. Sabah aydınlığı gelmeden önceki o koyu mavi ışık sizi şaşırtır. Başınızı cama dayadığınızda, gecenin yarı

bir tur daha

Resim
Çok etkilendiğim bir Superman hikayesi var. Hikaye şu, Superman ve uzatmalı sevgilisi araştırmacı gazeteci Lois Lane'i biliyorsunuz. Bir gün bazı olaylar sonucunda Lois Lane ölüyor ve Superman buna engel olamıyor. Çok sinirleniyor; inanamıyor, geldiği gezegende yarı tanrı gibi bir şey olduğu için gücünün bir şeye yetmemesine imkan vermiyor. Deliriyor. Hemen atmosferin dışına uçuyor ve dünyayı döndüğü yönün tam tersine bir tur döndürüyor. Bunu yaptığında dünya bir gün geriye gitmiş oluyor ve Lois Lane henüz ölmemiş oluyor. Ancak sorun şu ki bunu her gün yapmak zorunda kalıyor çünkü Lois Lane günün sonunda bir şekilde ölüyor. Superman mutlak kaderi durduramıyor, kaçamıyor, sonuçlarına da katlanamadığı için her gün aynı acıyı yaşamak zorunda kalıyor.   Sonra bir gün böyle olmayacağını anlıyor. Lois Lane ile vedalaşıyor. Böylesi belki de daha iyi diyor. Çünkü biliyor ki bazen olması gereken olmalıdır. Yaşanması gereken yaşanmalıdır. O günden sonra başka bir kişiye dönüşüyor. Hayatta hi

merhaba iki bin yirmi

araba sahibi değilim ama aşağı yukarı şöyle bir mantıkla bakıldığını düşünüyorum: eğer çalışıyorsa sür gitsin. ta ki araba hareket etmez işte o zaman müdahale edersin. bu kullanım tembelliğini yaşamlarımıza da uyguluyoruz sanırım. yani en azından çoğumuz için diyelim. belirli yerlerimiz ağrıyor, boynumuz tutuluyor, sivilcelerimiz çıkıyor ya da dişlerimizde çürükler oluşuyor ama ağrıdan anamızı ağlatana kadar yaşamaya devam ediyoruz. psikolojik olarak da süreç benzer; çözmemiz gereken ufak tefek bir sürü sorun var, ama başımıza dert çıkarana kadar görmezden geliyoruz. adına "idare ediyoruz abi işte ya" kalıbı diyelim. beşeriyetimizi bir arada tutan yazısız bir "nasıl gidiyor? - idare ediyoruz abi işte ya" anlaşması var. çözebildiğimiz dertlerimiz var, katiyen çözemeyeceklerimiz de var. tabi bunların arasında kalan geniş skalada bulunan ve milyonlarca küçük şeyden oluşan kocaman dertler manzumesi de var. karşılıklı şekilde ödünler vererek, görmezden gelerek ya da

sağ dizden gelen menüsküs tıkırtıları

Resim
Biraz parke sebepli ayak üşümesi biraz da başını öne eğdiğinde ağrıyan boynu... Böyleydi hayatı, hastalık hastası değildi ama neresi hakkında 1 dakikadan fazla düşünse orası hastalanıyordu. Bunu kimseye henüz kanıtlayamamıştı yani sonuçta "abi ben rasputin gibi bir şey oldum. çok düşününce beyin gücüyle hastalık yaratıyorum" diyemezdi değil mi? Prosedürlerin ve rutinlerin insanıydı. Düzenli değildi, kendi düzeni vardı. Temiz değildi ama pis kokmaktan nefret ederdi. Kahvaltısı sabit olmalıydı: 2 yumurta ve kızarmış ekmek. Yanında çayının dem ve su oranı ebediyen %30'a %70 eşitlenmeliydi. Giyeceklerini önceden hazırlamak zorundaydı. Yaz kış atlet giyiyordu çünkü hayattaki en büyük korkularından bir tanesi belinden soğuk yemekti. Midesi hassastı. Eline bir silah geçirmek isterdi ama geçirirse kimi vuracağını bilemezdi. Kendisini vuramazdı çünkü ıskalamaktan korkardı, yaşama değer verdiği yoktu, ölümü ise sevdiği söylenemezdi. Ona lazım olan sonsuz bir yaşam değildi