Kayıtlar

küçük şeylerin içindeki daha küçük şeyler.

İlk aşkım, ya da belki ilk hoşlantım Fethiye'ye tatile gelmiş bir ingiliz kızdı. 12 yaşında falandım. Aynı otelde kalıyorduk. Sürekli o kızı görmek istiyordum ama gördüğümde ne yapacağımı bilmiyordum. Bu duruma verilen ismin "kaos" olduğunu çok sonra öğrenecektim.

yaş hesabı

Resim
bugün asansördeki aynaya baktığımda kendime gülümsedim ve gülümserken gözümün çevresinin, alnımın, hatta lanet olası burnumun üstünün bile değişik açılardaki kırışıklarla dolu olduğunu farkettim.

ve bu biraz canımı sıktı. sonra kızgınlığım geçti. konuyu etraflıca düşündüm ve bir paradigma ürettim.

paradigmam şu: insan aslında doğum yılıyla, içinde yaşadığı yılın farkının gösterdiği yaşta değil. o rakamlar; 15, 30, 68, 101 vs...hepsi birer simge. bence bize dair herşeyin ayrı yaşı var. fiziksel, zihinsel, duygusal...her şeyin. kafanın ayrı yaşı var, sağ bacağın ayrı. "çapkınlık" olayının ayrı yaşı, "plan yapma"nın ayrı yaşı var.

biraz açmaya çalışayım. çünkü bunu basit bir "İnsan...ne karmaşa. Ah ne gizem Tanrım! Yüreğinki ayrı, aklınki ayrı...ama aşkın yaşı: işte bu bizi aşar der bilgeler" ifadesi ile açıklamak istemiyorum.

başlayalım. kendimden örnek vermek istiyorum çünkü başka deneğim yok.

mesela benim sol kolum, sağ kolumdan daha yaşlıdır. neden mi? …

yeşil ışık

Resim
Gözümün önünde ışıklar parıldıyor, küçük oyunlar oynuyordu. Mor, beyaz, sarı, mavi, kırmızı, bordo, turuncu ve yeşil.

"Gökkuşağının içinde sonsuz sayıda renk var ama biz kaç tanesini biliyoruz ki? 10...en fazla 15" diyorum.

Sırıtıyor. Dudaklar hafif aralık, gamzeler dolu dolu. "Ben en az 100 tane renk biliyorum. Ara renkler, ana renkler, aranın arası renkler. Doğadan gelen renkler, endüstriyel renkler. Say say say bitmez"

Denize bakan bir bankta yan yanayız. Ayaklarımız çıplak; ayakkabılarımız özgür. Çimlerin ıslak dikenleri tabanlarımızı okşuyor. Hatta ayaklarımızı beşik gibi ileri sallayınca, küçücük gıdıklanıyorlar bile. "Aklıma hep takılan bir şey var. Renk körleri...yani hiçbir rengi göremeyen renk körleri, siyah-beyaz görüyorlarmış. Peki. O zaman..."

Elleriyle ellerimi tuttu. Usulünce bir ağırlığı vardı ellerinin. Hemen berimizde sokak lambası yanıyordu. Küçük ellerinin gölgesini görüyordum. "Dur, dur. Bir dakika. Biliyorum ne söyleyeceğini...…

insanın en iyi arkadaşı kendisidir.

Resim
insanın en iyi arkadaşı kendisidir. çok büyük bir cümle değil, di mi? Farkındayım. Evrende bugüne kadar kurulmuş ve biz öldükten sonra kurulmaya devam edecek milyonlarca MUHTEŞEM cümlenin arasında kaybolmuş basit bir özne-yüklem ilişkisi.

Ama daha iyisini kurmayı beceremiyorum. Ve biliyor musunuz? Bu bence iyi bir cümle. Çünkü cümleler kişiseldir. İnsanların cümleleri kişiseldir. Kendilerine özgüdür. Kendileri için güzeldir, kendileri için anlamlıdır. En kıytırığı bile beyindeki o debdebeli karışıklıktan çıkıp dışarıya salınıyorsa...değerlidir.  Yalan olsun, bazen olur. Değerlidir. Basit bir istek olsun, "İki çay çek çaycı" gibi...Değerlidir. Küçük bir isyan olsun. "Yaptığınız işin amına koyarım ha!?" gibi...Değerlidir. Samimi bir itiraf olsun. "Seni ne kadar sevdiğimi bilsen, umrunda bile olmazdı. Olsun." gibi...değerlidir.

Cümleler bizim açmazlarımız ve açıcılarımızdır. Bazısı herşeyi öldürür ama ilerleme sağlatır. Lavaboya dökülen toz açıcılar veya ci…

16

Küçükken korktuğun şeyler, büyüdüğünde tek sığınağın haline dönüşebiliyorlar. Karanlık gibi. Tüm ışıkları kapat, tüm ışık sızacak yerleri kapatmaya çalış: perdeler, kapılar, modemin ışığı, telefonun uyarıları vs. Kapüşonlu pijamanı giy. Kapüşonunu ört, yatağa gir, yorganın altına gir ve yorganın içine girebilecek parlaklığı örtmeye çalış. Gözlerini kapat. Tek duyabildiğin kendi iç sesin, tek hissedebildiğin alnından akan terler ve alabildiğin sıcacık nefesinin getirdiği kirli oksijen olsun.



15

hani yaz ayı biter, hani oyunlar, saklambaçlar, sabaha kadar balkon sohbetleri, günün ilk ışıklarına tanık olma yalnızlıkları biter, deniz kokuları, karpuz kokuları ve rüzgar kokuları azalır, günler geçer, alacakaranlıklar uzar, geceler soğur ve camlar kapatılır ve biz öyle uzun, öyle acılı anlarız ya yazı arkada bıraktığımızı...

"yine yazı bekleriz" şarkısı böyle bir psikolojide yazılmış olmalı.

Bir gazete, bir yoksulluk, bir ölüm.

Ölümle yaşam arasındaki çizgi çok ince, bunun farkındayım. Elini bir kere çırp, o kadar. Bir kere burnunu sümkür, o kadar. Hapşır, o kadar. Işığı aç, o kadar. Ölümün gelişi ve bitişi arasındaki vaktin bakiyesi hepi topu bu kadarcık işte. Arkasından bıraktığı boşluk büyük, kabul. Çok büyük olduğu için zamanla küçüldüğünü öğreniyorsun zaten. Buna hayatın devamı diyorlar. Unutursan yaşarsın.
İlkokul 1’deyken sıra arkadaşım Orhan diye bir çocuktu. Duvar kenarında, en arkanın 3 sıra önünde yan yana otururduk. Gözlüğünün markası Valentino’ydu, böyle şeyleri unutmamak gibi huylarım var. Dayımı saymazsam hayatımda canlısını gördüğüm kızıl saçlı ilk insandı. Çünkü diğer kızıllar hep televizyonda yaşıyordu. Garip bir oğlandı. Çok konuşurdu. Beslenme dersinde yöresel takılırdı: bişi, kavurma, çörek falan. Ellerini cebine sokma hastasıydı. Bahçede ayakla ezilmiş teneke topu bile elleri cebinde oynardı.
Orhan arkadaşımın ellerini cepten 7/24 çıkartmaması yanında bir özelliği daha vardı. PKK’lıyd…