22 Mart 2016 Salı

10




Bilen bilir -bu kalıbın hastasıyım- The National isimli amerikalı bir indie grubu var. Varlıklarını geç farkedenler üyelerinden olduğum için ancak son 15-20 gündür kendileriyle haşır neşirim. Güzel şarkıları var.

Yukarıdaki pozu, daha doğrusu ekran görüntüsünü 2014'te Sidney'de verdikleri bir konserden aldım. Konserin sonunda seyircilerle birlikte hep bir ağızdan şarkılarını söylüyorlar ve selamlarını verip gidiyorlar. Kırmızı daire içine aldığım elemanı ise tanımıyorum. Kendisine yakışmayan bıyıklarıyla İstanbul'u işgal ettikten sonra küstahça konuşan artist İngiliz subaylarına benzemekten başka vasfı var mı, herhangi bir fikrim yok.

Mesele şu ki kırmızı daire içine aldığım bıyıklı elemanı olağanüstü derecede kıskanıyorum. Çünkü ülkesinde bombalar patlamıyor, otobüs durağında parçalanarak ölmek gibi herhangi bir endişesi yok. Annesinden "Bugün dışarı çıkmayın oğlum, sokaklar tehlikeli" tarzında cümleler duymuyor. Hayatını yaşayıp gidiyor işte.

Güzel bir ülke, hatta abartalım büyük ülke en nihayetinde ortalama bir gencinin en büyük derdinin "bıyık bana yakışır mı lan?" olması gereken bir ülke değil midir?

Bence öyledir.

2 Mart 2016 Çarşamba

9


Heat filmini seyretmiş her bireyde olduğu gibi benim de içimde iflah olmaz bir "masa başı sohbetçisi" var. Böyle, güçlü bir karakterle karşı karşıya oturacaksın ve kendinden çok az ödün vererek çatır çatır sohbet edeceksin. Doneler, akıl oyunları falan havalarda uçuşacak. Bütün cümlelerin %1000 anlam ihtiva edecek. Mecazlar bardaktan taşacak. Bomba gibi olacaksın ya özetle. Bu aralar canım yine Heat'teki Al Pacino ve Robert De Niro arasındaki meşhur kafe sahnesinde olduğu tarzda sohbetler çekiyordu. Paylaşacak kimseyi bulamayınca buraya yazmak istedim.

Şimdi. Konumuzun adı Leonardo Di Caprio. Adamı artık hepimiz tanıyoruz değil mi? Oscar Boy. Ben de tanıyorum, hatta tuhaf ve absürt tesadüfler sonucu BAYA iyi tanıyorum. Basketbol Günlükleri'nden, özürlüyü oynadığı What's Eating Gilbert Grape'e ve tabi Inception'a, olmazsa olmaz Zindan Adası'na kadar 30 filmini seyrettim. Youtube'dan katıldığı programları izledim, Instagram'dan fotoğraflarına baktım. Hobilerini, fobilerini, sigara bağımlılığını, biraz haksızlık edildiğini düşündüğüm çıtır düşkünlüğünü vs her şeyini biliyorum. Çılgın bir Koreli bilim insanı beynimi ölçülebilir hafızaya dökebilse ve kimin/neyin ne miktarda beynimde depolandığını ölçebilseydi, temizinden 40 saat falan ham Leonardo Di Caprio görüntüsü çıkartırdı.

Velhasılıkelam, Leonardo Di Caprio'yu yolda görsem tanırım. Ancak şöyle bir sorun var ki adam benim yaşadığından bile habersiz. Hayatında görmemiş ama ben onu belki de anam-babamdan çok gördüm. Bu sapıkça bir şey ama günümüzün reel yalnızlığı galiba böyle yürüyor. Dağa bayıra isyan etmeli natürel yalnızlıktan, aşırı enformasyonlu ama bomboş bir kimsesizliğe geçiş yaptık.

Eski tür dağ-bayır yalnızlığında kendine has bir güvensizlik vardı. Şimdikinde öyle değil galiba. Aksine aşırı özgüvenli oluyorsun, çünkü hiç başkasıyla test edilmemişsin. Kimseyle sınanmamışsın henüz. Doğruların hiç eksilenmemiş, fikirlerin hiç çürütülmemiş, iddiaların hiç rezil edilmemiş. 2008'de Amerika'da patlamış Emlak Balonu (The Big Short'u taze izlemiş görmemiş örneği verdim) gibiler. Kaya gibi sağlamlar ama patlayacaklar. Patlayacağız.

Ki aslında bu blog yazısı bile yukarıdaki paragrafı doğrulayan bir şey.

15 Şubat 2016 Pazartesi

8



Hayalet sözcüğü acaba, ölü bedenlerinden kopan ruhlardan daha öte anlamlara mı sahip? Belki de İrem'in aslı "Hayal Et Sevgilim" olan ancak güzide halkımızın "Hayalet Sevgilim" şeklinde anladığı şarkının doğru ismi gerçekten de Hayalet Sevgilim'dir?

Kurulan hayallerin, yani hayal ederken düşündüğümüz şeylerin hep ışıksız, loş veya karanlıkta yaşamaları dikkatinizi çekmez mi hiç?

Hayallerimiz neden bu kadar siyah? Gerçek anlamıyla.

Bazen aklıma çok güzel fikirler geliyor. Ama devamı gelmiyor. Aklım paramparça hayaller müzesi. Paramparça hayallerin adına hayalet deniliyor olamaz mı?

Hayal ölünce Hayalet oluyor. Mantıklı.

8 Şubat 2016 Pazartesi

7


Hiç bir çocuğun göle (havuza, denize vs) taş atmasını seyrettiniz mi abi? Mutlaka seyretmişsinizdir. Bu proses bana ilginç şekilde şiirsel gelir. Sanki hayatın anlamını bu vasıtayla çözebilirmişim veya çok sağlam çıkarımlar yapabilirmişim gibi. Enteresan.

Göle taş atan bir çocuk genellikle küçük taşlar atarak başlar macerasına. Yerde bulduğu çakıl taşlarını olabildiğince uzağa fırlatmaya gayret eder. Ardından taşların boyutu büyür ve suya çarpan taşların çarpma sesi değişir. Baştaki küçük, kendi halindeki "şıpırdamaların" sonu gelir. Yerini çocuğun etrafta bulabildiği en büyük kayayı seçerek göle fırlattığındaki o "lap" sesi alır. 

Bizim hayatlarımız işte bu lap sesi ve batışın arkasında bıraktığı küçük köpüklerdir.