Bir insanı unutmak mümkün mü? Bilmiyorum. Bence bu bisiklet sürerken ellerini bırakabilmek veya Kasparov olmak gibi bir şey, basbayağı yetenek istiyor. Ve sanırım bende o yetenekten fazla yok. Çünkü şu ana kadar unutmak istediğim hiçbir şeyi unutamadım. Aksine Turist Ömer Uzayda filmindeki kılık değiştirebilen uzaylı karakterin tuz düşkünlüğü seviyesinde bir aşırılıkla saplantı haline getirdim. Sorun ya bende; bu durumun bana getirdiği duygusal yoğunluktan vazgeçemiyorum. Sorun ya onlarda; vazgeçilmeme noktasını bile bile geçiyorlar. Veya sorun hiç kimsede değil çünkü zaten unutmak diye bir şey yok. Hepsi mantıklı, hepsi doğru, hepsi yanlış. Yorgan Döşek blogunun yazarı yani takıntı yaptığı insanları unutmaya çalışmakla ömür tüketen bendeniz, şu vakitlerde birisini unutmaya çalışıyorum. Şu ana kadar yaşadıklarımı da izninizle biraz anlatmak istiyorum.
Kimleri unutmak istiyorum?
Cevap1: Çoğunlukla biraz arkadaşlık kurduğum, biraz hoşlandığım, ne arkadaş olacak kadar rahat ne de sevgili olabilecek net adımlar attığım kişilerle. Bu evrenin normalde kısa olması gerekir. Hani incelersin ve birbirinize uygun olmayacağınızı anlarsın ve “Merhaba-Merhaba” arkadaşlığı kıvamında hayatına devam edersin. Veya tam tersi birbiriniz için uygunsanız sevgili olursunuz ve ona göre bir yol izlersiniz. Bende ikisi de olmuyor (küfür-küfür). Bu durumu aynen patlak topla futbol oynamaya benzetiyorum. Top yine gidiyor, yine paslaşabiliyorsun hatta gol bile atabiliyorsun ama oynadığın gerçek bir maç değil yani. Top örneği sanırım baya çirkin oldu. Ama siz “özü” yakaladınız, yakalarsınız biliyorum.
Cevap2: Yaptıklarımın karşımdaki insanı üzmediğini/mutlu etmediğini anladığımız insanları. Çünkü bizi en çok sevenleri en çok üzeriz. Daha doğrusu en çok onlar etkilenirler. Örnek: Anne.
Cevap3: Geriye kalan tüm insanları. Biraz geniş düşünün oğlum.
Şimdi, aşama aşama gidelim. Bence kaliteli bir unutmanın ilk aşaması, tüm yaşananları olduğu şekilde kabullenmektir. Çünkü bu unutma mevzusuyla karşılaştığım ilk anda herkesin gereksiz bir panikle unutmak istediğim şahsı değersizleştirme propagandasına girdim. “Ya zaten cüceydi”, “Fenerbahçeli değildi”, “Burnu emekli ağır siklet boksörünki gibiydi” türü şeyler söyleyip iyi hissetmeye çalıştım. Sonra kendime acayip kızdım. Bu resmen ayıp çünkü ulan. Ona da ayıp, bana da ayıp. Çünkü en başta ben kimim ki yani onu böyle değerlendirme hakkını kendimde görüyorum? Hadi onu geçtim, hatta aslında böyle birisi bile olabilir ama bu önemli değil ki. Birbirimizle aylarca hayvan gibi şeyler paylaştık. Ona verdiğim değer yüzünden onu unutmak istiyorum ki zaten. Acı vermesin diye. Dünyanın en düz mantığıdır: o kadar değersizleştirdiğim birisi olsa onu unutmaya çalışmazdım bile. Kendi kendine silinir giderdi. Benim böyle hissetmem onu eksiltmez ya da çoğaltmaz. Sonuçta aramızda yaşananlar bizim ikimizin yarattığı özel bir dünyada gerçekleşti. Bu durum ne onu azize ne beni pislik veya ne onu fahişe ne beni mağrur yaptı. Karakterlerimiz yine iyisiyle kötüsüyle olduğu gibi kaldı. O yüzden geçmişine saygı duyan herkesin yaptığını yaparak, ayrıldığınız insanlara verdiğiniz değeri yalansız ve riyakarsız şekilde ortaya koyun. Çünkü bunu yapmazsanız sonradan azcık pişman olabiliyorsunuz.
Değerini kendim için iyice belledikten sonra, yine bir hata yaptım ve şu fevkalade yanlış psikolojiye girdim: “Böylesi onun için daha iyi” Sonra da kendime sordum: Nereden biliyordum onun için daha iyi olduğunu abi? Hiç sordum mu ona? Sormadım. Unutmak sadece benim için iyiydi ve onun duyguları adına konuşmak artistlikten başka bir şey değildi. Birisinin mutlu olmasını istemek, onun mutsuzluğunu engellemeye çalışmak olmamalı. Süper kahramanlığa gerek yok. 100 yıldır çizgi roman okurum, hiçbir süper kahramanın düzgün bir ilişkisi olduğunu bilmem. Peter Parker’dan tut Bruce Wayne’e kadar.
Şimdi, bunları düşündükten sonra iletişim kanallarımızı biraz kopartmaya çalıştım. Bilirsiniz klasik şeyler, mail adresini silme, facebooktan silme, görüşmemeye çalışmak falan. Bunları yaptıktan sonra tabii ki dayanamayarak gizli gizli onu gözetlemeye başladım. Ya bu yapılmaması gereken bir hatadır demeyeceğim. Çünkü bence bu biraz olması gerekendir. Öylesine kolayca kopup gidiyorsa zaten sıkıntı vardır. Neyse, yaptıklarını, yazdıklarını falan ne zaman dikizlesem beynime inanılmaz bir yetersizlik hissi hücum etti. Sonuçta herkesin hayatında ana bir yetersizliği vardır. Herkes kendiyle çırılçıplak yalnız kaldığında yetersizliklerinin verdiği “Ulan şöyle bir özelliğim olmasaydı, daha mı iyi olurdu?” psikolojisine girer. Çoğu tasavvufi metinde Şeytan’ın sıfatlarından birisi de “Ayna” sözcüğüdür. Pamuk Prenses’te kötü kraliçenin aynasının olması tesadüf değildir mesela. Çünkü ayna, bizim en net yansımamızı tüm eksiklikleriyle gösteren bir alettir. Ayna vasıtasıyla eksikliklerimizi görürüz ve bunun haksızlık olduğunu düşünürüz. Sonra da içimizi bu haksızlıklar yüzünden bir isyan dalgası kaplar. İşte bu Şeytan’ın çalışma biçimidir. Zaten mutluluk bu yüzden dünyanın en favori duygusudur. Mutlu oldun mu hakiki Sen’i unutursun. Olmak istediğin sen haline gelirsin. İtiraf etmesi ne kadar kötü olsa da, sanırım en çok kıskandığım şey de onun bana verdiği bu ayrıcalığı başkasına kaybetmiş olmamdı.
Bu günlerdeyse sürekli yanılsamalarla yaşıyorum. Mesela tam, “unuttum ulan galiba” diyorum, televizyonda maç izlerken aklıma geliyor; daha beter özlediğimi anlıyorum. Mesela bazen de özellikle böyle soğuk gecelerde ömrümün sonuna kadar aklım onda kalacakmış gibi geliyor, 10 dakika sonra youtube’taki salak bir komik videoya kahkahalarla gülüyorum. Merhaba dengesizlik.
Bu boktan duygu huzmelerini biraz olsun unutmak içinse aklıma pek çok yöntem geldi. İlk başta “Görürsün sen” psikolojisiyle ona bunu ödetmek istedim. Bana bir kitap göndermişti, gönderdiği kitabı habersiz adresine geri gönderecektim, o da alınca çok üzülecekti falan. Bunu yapmadım. Yani ona böyle bir şey hissettirince şu anki halimden daha iyi hissetmeyecektim ki? Fazladan üzüntüden başka bir şey olmayacaktı. Ya içimin saf hali fesattır, farkındayım. Ama kendimi tutabildiğim sürece kötü bir insan olmayacağım. O kadar da değil. Bu işi tek başıma, kimseyi karıştırmadan başarmak zorundayım. O yüzden ben de bu aralar en iyi bildiğim şeyleri yapıyorum. Çok okuyorum. Kendime 50 kitaplık bir Türk Edebiyatındaki “sıkı” öyküler seçkisi yaptım. Şimdilerde onları okuyorum. Çoğunu bitirdim ve bazılarını öylesine beğendim ki, yazarlarıyla aynı dili konuşan, okuyan ve yazan birisi olduğum için resmen gurur duydum. Yazmayı zaten her zaman seviyordum, iyice ağırlık verdim. Böyle ünlü öykülerin karakterlerini değiştiriyorum. Tuhaf bir zevki var abi. Mesela Kaşağı. Ben Kaşağı’daki At’ı Ferrari, zamanı da günümüz haline getirdim. Olaylar yine aynı şeyde gelişiyor ama bu sefer kaşağılamak yerine cila sürüyorlar arabaya. Zevklidir abi herkese tavsiye ederim. Ha, unutmaya faydası oluyor mu dersen? Olmuyor be. Ama elimden gelenin en iyisi bu.



