Kayıtlar

14

Henüz nasırlaşmamış, sadece nasırlanmaya yüz tutmuş parmaklarımı kokladım. Pamuksu ve sıcacık kokuyorlardı. Biraz da tuhaf. Sonra, o parmaklarımla 3 günlük sert sakallarımı kaşıdım. Bazen kafamda bazı şeyleri büyütürüm. Mecazsız. Bildiğiniz, kitabi anlamıyla büyütürüm. Mesela bezen suratımı büyütüp kocaman yapıyorum. Ama Güliver’in seyahatlerindeki devler ülkesi büyüklüğünde… Sonra da artık yüce ağaçlara dönmüş sakallarım arasında gezdiğimi düşünüyorum. Kim bilir? Belki de gerçekten öyledir. Biz, gerçekten büyük bir devin suratında yaşayan canlılarızdır. Sakallar ormanlar, burun sıra dağlar falandır mesela. Gözler de büyük göller. Olamaz mı?
Olamazsa bile olmasını istemez miyiz?
Bir insanın suratında yaşamak. İyi fikir. Üstelik öyle olduğu takdirde yalnızlığını, “dünyanın” suratsızlığına bağlayabilirsin.

Kamp-üsistan

13-14 yaşlarındayız, liseye başlamadan hemen önceki yaz mevsimindeyiz yani. Beni ve en yakın arkadaşım Can’ı, İzmir Çeşme’deki bir gençlik kampına gönderiyorlar. Daha doğrusu minör torpilin ilk örneğiyle, aslında öğretmen vs bürokrat çocukları için ayarlanan kampa, alakam olmamasına rağmen ben de katılıyorum işte. Kampın yeri Çeşme’nin biraz tepesinde ama denize sıfır. Mavi bayraklı plajı var, Shawsankvari dar ama temiz odaları var. O odaların içinde de bir sürü oğlan ve kız var. Herkesin ve her şeyin tarz olduğu bir ortamın içindeyim. Fen liseleri, Anadolu Liseleri, Kolejler havalarda uçuşuyor. Herkes zeki, herkes güzel. Herkes havalı. Ya daha doğrusu değiller de işte benim için; henüz neyin gerçekten iyi neyin gerçekten kötü ayrımını yapamayacak toyluktaki bir pre-ergen bir oğlancık için öyleler. Kendimi daha ilk günden bok gibi hissediyorum. Üstelik o yaşlarda bok bile diyemiyorum annem kızıyor. Kaka veya büyük abdest diyebiliyorum en fazla.
İlk gün, kampa normalden geç katılmak z…

13

Gulyabani filminde Arap Bacı'yı canlandıran merhume Yasemin Esmergül kadar olmasa da o meşhur tekerlemedeki gibi ben de sıkça camdan bakıyorum. Vakitsizce bakıyorum üstelik, yaşamın kendisine ara verdiğim küçük kaçıssal anlarda bakıyorum: gece çişe kalktığımda, sabah titrek ellerle gömleğimi iliklerken veya çorabımı giyerken veya babam perdeleri kapattırdığında göz atıyorum dışarıya. Ve hep aynı şeyleri görüyorum: Pencereler. Işıklı, ışıksız, Bill Gates'e ilham veren, içinde sonsuz ve garip yaşamlar barındıran pencereler. İçimi büyük bir merak kaplıyor ve şunu düşünüyorum: Acaba onlar da flüoresan veya normal sarı ışık altında gölgeleri parkelere vururken benimle aynı şeyden mi endişeliler?

12

KÜL YAĞMURLARI
Kül yağmurları henüz yağmamıştı, ama bulutların -her zamanki gibi- sararmasından belliydi; fena bastıracaktı. Havada yüklü bir gerilim, yeni şeylere gebe bir enerji vardı. Yaşı belirsiz, ince bir karartı Işıklı Bahçelerden Tören Meydanına geçerken devasa elmas heykellerin; bu kömür gezegeninin yüce atalarının gözlerini üzerinde hissediyordu. Kayala, kömür oğul…Aguna, ateşi getiren… Kathuriya, ateşi yontan… Tikşna, ateşi susturan… Kartanakari, taşı kesen... Birazdan hepsi ilahların da yardımıyla canlanacaklar, elmas muhafızlara haber vereceklerdi sanki.
Tören Meydanını çepeçevre saran duvarlarda Elmas Şehir’in mutlu halkının, mutlu yaşamları vardı; kâh görkemli caddelerdeki külleri temizleyen işçi insanlar, kâh elmas ocaklarını işleten demir ustaları ve tabi yüce; her şeye kadir, hikmetinden sual sorulmaz taş kesicilerin o üstten bakan, gümüşi gözleri.
Hala tek damla kül yağmamıştı. Lakin yakındı, külün kesif kokusu gelmişti. Çok geçmeden bulutlar patlayacak, cehennemin ka…

11

Resim
7 NEFES
Elimdeki LED ekrana tekrar baktım. Şeffaf ekran parıldayarak sessizce çalıştı ve nano görüntü göz bebeklerime nüfuz etti. Bu bugün 4, toplamda da 48. seyredişim falan olacaktı. Kare kare ezberlemiştim, sevmiştim ve verdiği umut yüzünden buraya gelene kadar defalarca izleyip durmuştum.
Prof. Dr. Bülent Ayder’in hologramı kuğu gibi boynuyla, kel kafasıyla ve 1.dereceden arkeolojik eser statüsündeki çerçeve gözlükleriyle karşımdaydı. Bu programın yaratıcısıydı. Klişe bir deli-dahiydi. Genizden konuşmasıyla meşhurdu: “Ölümsüzlüğü bulamamıştık ama çok yaklaşmıştık. İnsan ömrü ortalama 120 yıldı. Açlığı yenmiştik, bulaşıcı hastalıkları yok etmiştik, insanlar doğmadan önce genetik müdahale yapabiliyorduk. Savaşmıyorduk, üretiyorduk ve paylaşıyorduk. Homo Perfectus’a ulaşmak üzereydik.”
Hoş asistanı Profesörün üzerindeki beyaz önlüğü alarak, füme; şık bir ceket giydirdi. “Ancak işler hesaplayamadığımız şekilde ters gitti. Yaşamın tadını alamayacak kadar kusursuz bir dünyadaydık. İnsa…

10

Resim
Bilen bilir -bu kalıbın hastasıyım- The National isimli amerikalı bir indie grubu var. Varlıklarını geç farkedenler üyelerinden olduğum için ancak son 15-20 gündür kendileriyle haşır neşirim. Güzel şarkıları var.
Yukarıdaki pozu, daha doğrusu ekran görüntüsünü 2014'te Sidney'de verdikleri bir konserden aldım. Konserin sonunda seyircilerle birlikte hep bir ağızdan şarkılarını söylüyorlar ve selamlarını verip gidiyorlar. Kırmızı daire içine aldığım elemanı ise tanımıyorum. Kendisine yakışmayan bıyıklarıyla İstanbul'u işgal ettikten sonra küstahça konuşan artist İngiliz subaylarına benzemekten başka vasfı var mı, herhangi bir fikrim yok.
Mesele şu ki kırmızı daire içine aldığım bıyıklı elemanı olağanüstü derecede kıskanıyorum. Çünkü ülkesinde bombalar patlamıyor, otobüs durağında parçalanarak ölmek gibi herhangi bir endişesi yok. Annesinden "Bugün dışarı çıkmayın oğlum, sokaklar tehlikeli" tarzında cümleler duymuyor. Hayatını yaşayıp gidiyor işte.
Güzel bir ülke, …

9

Heat filmini seyretmiş her bireyde olduğu gibi benim de içimde iflah olmaz bir "masa başı sohbetçisi" var. Böyle, güçlü bir karakterle karşı karşıya oturacaksın ve kendinden çok az ödün vererek çatır çatır sohbet edeceksin. Doneler, akıl oyunları falan havalarda uçuşacak. Bütün cümlelerin %1000 anlam ihtiva edecek. Mecazlar bardaktan taşacak. Bomba gibi olacaksın ya özetle. Bu aralar canım yine Heat'teki Al Pacino ve Robert De Niro arasındaki meşhur kafe sahnesinde olduğu tarzda sohbetler çekiyordu. Paylaşacak kimseyi bulamayınca buraya yazmak istedim.
Şimdi. Konumuzun adı Leonardo Di Caprio. Adamı artık hepimiz tanıyoruz değil mi? Oscar Boy. Ben de tanıyorum, hatta tuhaf ve absürt tesadüfler sonucu BAYA iyi tanıyorum. Basketbol Günlükleri'nden, özürlüyü oynadığı What's Eating Gilbert Grape'e ve tabi Inception'a, olmazsa olmaz Zindan Adası'na kadar 30 filmini seyrettim. Youtube'dan katıldığı programları izledim, Instagram'dan fotoğraflarına b…