4 Aralık 2016 Pazar

isimsiz mail




Soğumuş şekerli kahve, dağınık masa, iğrenç tükenmez kalemler, kötü kalite perdelerden sızan ışık ve vasistas pencerenin havalandırdığı geniş bir salon. Ve o salonun tabanındaki tozlu gri fabrikasyon halılar. Çöpün hemen yanındaki bilgisayarda da ben.

Açık ofis işkencehanesine hoş geldiniz.

Tanırsınız beni o yapılan klişe geek tasvirlerinden; hırka giyeriz, çerçeveli gözlüklerimiz vardır, çelimsizizdir ama göbeğimiz de çıkmıştır. Bütün süper kahraman külliyatını biliriz ama hayatımızda bir kere bile kimseye sesimizi yükseltememişizdir. Sadece çalışır ve tekil zaman biriminde eririz. Böyleyizdir.

Yine eridiğim bir gündü. Çalışmaya devam ederken, müzik dinliyordum ve bir yandan da maillerime bakıyordum. 3-4 tane maili okuduktan ve “sıkıcı” klasörüne gönderdikten sonra  önüme bir mail düştü.

Gönderen: x@y.com
Konu: Yok oluşa hazır mısın?

Sana zaten bildiğin bir şeyi hatırlatacağım.

Dünya yok oluşun eşiğinde. Acı ve yozlaşma her yerde. Kurtulamıyoruz, kaçamıyoruz, karşı koyamıyoruz. Etrafımızı sarıyorlar. Bizi ortadan kaldıracaklar.

Ya başımızı öne eğip kaderimize boyun eğeceğiz.

Ya da mücadele edeceğiz, akan kanımızın son damlasına kadar.

Zamanımız kalmadı. Bir şeyler yapmak için fedakarlık etmeye hazırız.

Başlıyoruz.

Biz kim miyiz?

En umutsuz anında yukarıya bak.

Bizi göreceksin…

Önemsemedim. Kim önemserdi ki? “En umutsuz anında yukarıya bak. Bizi göreceksin…” Kimdi bunlar, Yüzüklerin Efendisindeki Rohan Atlıları mı? Yukarıya bakacakmışız. Stratosfer falan mı göndermişti bu maili bana? Dolandırıcılık şeysi olduğu belliydi. Arafat’ın dul eşi Şuha Arafat, Angola’da hükümet karşıtı savaşan gerillalar yüzünden yurtdışına kaçmak isteyen kral oğlu veya Haiti’nin elmas zengini devrik lideri gibi tiplerin ağzından yazılmış feyk maillere benziyordu. Dolayısıyla bu arkadaşı ait olduğu yere yolladım: çöp kutusuna.

İşten çıktıktan sonra arkadaşlarla bir yere oturduk. Köşedeki tabureye  oturmak istedim ama benden önce kapan çıktı. Laf lafı açmadı. Beni bir kızla tanıştıracaklardı. Ela adında bir kızmış. Özel bir okulda yüzme öğretmenliği gibi bir şey yapıyormuş. Anlayacağım boyu uzunmuş yani. Son anda işi çıkmıştı, gelemedi. Eve dönüp kafayı vurup yattım.

Ertesi gün aynı ritimle işe geri döndüm. Yeni salak sorunlar, yeni salak çözümler. Ayrıca yeni bir mail daha vardı… Bu sefer de adres aynı, dil biraz daha farklıydı.

Gönderen: x@y.com
Konu: Yok oluşa hazır mısın?

Sana ne kadar zaman kaldığını söylemeyeceğim.

Şunu bil ki sandığından da  yakın. Ateşin varsa yak, silahın varsa yanına al, sevdiklerin varsa vedalaş.

Becerebiliyorsan erzak topla.

Çünkü sona geldik.

Çünkü başlıyoruz.

En umutsuz anında yukarıya bak.

Bizi göreceksin…

Bu fazla oluyordu artık. Belli ki birisi beni işletmenin derdindeydi. Ama kim? Aklımda bunu yapabilecek 2-3 kişi vardı ama ne olur olmaz diye şirketin IT’cisi Kürşat Abinin yanına inmeliydim. Eksi birinci kata inerken bir yandan da acaba katilin yanına giden bir kurban mıydım diye de endişeleniyordum. Malum, böyle bir şeyi yapabilecek mevzulara hakimdi. Ancak 2 çocuklu, kredi borcu olan bir adam falandı. Gereksiz işlere vakti yoktu.

Yoksa var mıydı?

28 Kasım 2016 Pazartesi

13


Gulyabani filminde Arap Bacı'yı canlandıran merhume Yasemin Esmergül kadar olmasa da o meşhur tekerlemedeki gibi ben de sıkça camdan bakıyorum. Vakitsizce bakıyorum üstelik, yaşamın kendisine ara verdiğim küçük kaçıssal anlarda bakıyorum: gece çişe kalktığımda, sabah titrek ellerle gömleğimi iliklerken veya çorabımı giyerken veya babam perdeleri kapattırdığında göz atıyorum dışarıya. Ve hep aynı şeyleri görüyorum: Pencereler. Işıklı, ışıksız, Bill Gates'e ilham veren, içinde sonsuz ve garip yaşamlar barındıran pencereler. İçimi büyük bir merak kaplıyor ve şunu düşünüyorum: Acaba onlar da flüoresan veya normal sarı ışık altında gölgeleri parkelere vururken benimle aynı şeyden mi endişeliler?

2 Kasım 2016 Çarşamba

12




KÜL YAĞMURLARI

Kül yağmurları henüz yağmamıştı, ama bulutların -her zamanki gibi- sararmasından belliydi; fena bastıracaktı. Havada yüklü bir gerilim, yeni şeylere gebe bir enerji vardı. Yaşı belirsiz, ince bir karartı Işıklı Bahçelerden Tören Meydanına geçerken devasa elmas heykellerin; bu kömür gezegeninin yüce atalarının gözlerini üzerinde hissediyordu. Kayala, kömür oğul…  Aguna, ateşi getiren… Kathuriya, ateşi yontan… Tikşna, ateşi susturan… Kartanakari, taşı kesen... Birazdan hepsi ilahların da yardımıyla canlanacaklar, elmas muhafızlara haber vereceklerdi sanki.

Tören Meydanını çepeçevre saran duvarlarda Elmas Şehir’in mutlu halkının, mutlu yaşamları vardı; kâh görkemli caddelerdeki külleri temizleyen işçi insanlar, kâh elmas ocaklarını işleten demir ustaları ve tabi yüce; her şeye kadir, hikmetinden sual sorulmaz taş kesicilerin o üstten bakan, gümüşi gözleri.

Hala tek damla kül yağmamıştı. Lakin yakındı, külün kesif kokusu gelmişti. Çok geçmeden bulutlar patlayacak, cehennemin kapıları açılacaktı. “Trajedi için güzel bir akşam” diye düşündü karartıdaki kadın. Avcıydı, doğumundan, ölümüne ve tekrar dirilmesinden Hatma madenlerinde Kömür Oğul’a ilelebet sunulacağı güne kadar avcı kalacaktı. Avının peşindeydi ve bu geceye kadar ona hiç bu kadar yaklaşmamıştı. Ve bu geceye kadar içindeki heyecanı bastırmak da hiç bu kadar önemli olmamıştı.

Kadın, Corin Gezegeninin madenci diyarı olduğu iddia edilen bu şehrinde yaşayan herhangi bir kişiye benziyordu. Üstündeki giysiler basitti; donanma mavisi tulumu ve botları Gümüş Pazar’dan alınmıştı. Aslında bu kadar kalitesiz ve zevksiz giyinmeyi, ait olduğu tarikatı bile yasaklıyordu lakin ona tipik bir elmas işçisi görünümünü veren yıpranmış tulumu değildi. Yürüyüşüydü. Hiçbir şeye aldırmayan, kimsenin; yüceler yücesi bir taş kesicinin veya elmas muhafızın dikkatini çekmeyecek kadar düşük profili, onun artık uzay çöplüğü sayılan, düşmüş bir gezegenden gelmiş bir casus olduğunu belli etmiyordu.

Marlen Czolgosz, Son Konsül adındaki gizemli bir tarikatın üyesiydi. Terk edilmiş Dünya’da bırakılan son insanların neslindendi. Hayatta kalmayı başaranlar Son Konsül’ü kurmuş; buraya en iyi izcilerini yollamışlardı. Gayeleri bu maden gezegeni Corin’e gelen ilk yerleşimcileri bulmaktı. Marlen’in Terkedilmiş Dünya’daki 40 yıl-40 gün süren eğitimi biteli fazla olmamıştı ama izini kaybettirenleri bulup ortaya çıkarmasıyla epeyce ünlenmişti.

Her şey olacağına varırsa, solgun, kırışık ve Corin’in sentetik rüzgarının yıprattığı ellerindeki ipucu Marlen’i Erich Muhsfeldt adındaki ihanet etmiş bir eski askere götürecekti. Yıllarca süren takip, harcanan emek, bu uğurda kaybedilen “kardeşleri”, çekilen eziyetler ve çektirilmek zorunda kalınan eziyetler hepsi onun içindi; Erich Muhsfeldt. İhanet etmiş, sonsuz zenginlik bahşedilmiş ilk dünyalı.

Dünya Konfederasyon Ordusu İstihbarat Generali Erich Muhsfeldt, ihtiraslı bir günahkârdı. Gezegenini ucuza satmamıştı. Güçten düşmüş Corinli Prensliklerin çaresizliklerini fark etmişti; tüm güneş sistemine yetecek kadar madenleri vardı. Ancak o kömürü ve demiri işleyecek “dünyalı” minerallerden noksandılar. Muhsfeldt’in sattığı sırlar arasında ülkelerin savunma kodları, mineral kaynakları ve Corin’deki dünyalı casusların isimleri vardı. General önce bilgisini doğrulamak için bir “kırıntı” vermiş, doğrulandıktan ve Corin’deki bazı dünyalı casus şebekeleri “patlatıldıktan” sonra peyderpey ödeme yapılmıştı. 10 yıl içinde Dünya tamamen işgal edilmiş, General Muhsfeldt, beyin takımıyla Corin’e iltica etmişti. Kalan yıllar ise yıkım ve yok oluşla geçmişti.

Böylesine büyük bir ihanetin bedeli çoktan ödetilirdi ama Muhsfeldt belli ki ihtiyatlıydı. Elinde hala harcanabilir bilgisi vardı. Corinli Prenslerin onu ellerinden çıkartmaya karar verecekleri gün, elinde hiçbir bilginin kalmayacağı gündü. Bunu bilen General, Corin’in Başkenti Elmas Şehir’de yaşıyor, sürekli ev/karargah değiştiriyor, “taş kesici” unvanı olduğu için kimseye hesap vermeden istediği gibi yaşıyordu. Marlen onu Venüs’teki gizli bir ziyaretinde saat farkıyla elinden kaçırmıştı ama bugün başka türlü olacaktı.

Marlen, ardı ardına birkaç tane hava motorunun geçmesinden sonra yolun karşısına geçti ve küçük bir marangozhanenin önünde durdu. Onu takip eden var mıydı, yoksa damarlarındaki kabarık gerginlik kafasındaki kuruntunun tezahürü müydü? Kapıdan içeri girince tezgâhın arkasındaki Corinli turuncu yüzü ve boyanmış türkuaz saçlarıyla ona isteksizce baktı. Marlen, portatif bir taş yontma elması, jel sıva ve küçük bir keser satın aldı. Türkuaz saçlı Corinli, Marlen’in uzattığı parayı “Yabancı ne işin var burada?” bakışıyla isteksizce aldı. Her yerin elmas ve taş olduğu, herkesin ya madenci, ya demirci ya da elmas kesicisi olduğu şehirde, bu gereçler onun rahatça dolaşmasının enstrümanlarıydı.

General Muhsfeldt, demir ustaları için inşa edilmiş bir lojmanda yaşıyordu. Apartmanın yüksekliği uçsuz bucaksızdı ve tamamen granittendi. Ateş susturan Tanrı Tikşna çıkıp gelse yıkamayacağı kadar sağlam görünüyordu bina. Generalin adresi 48.kat, 511 No’lu daireydi… Eğer toz bağımlısı küçük muhbiri ona numara yapmıyorsa, Marlen Czolgosz avından (uzunca) bir asansör yolculuğu uzaklığındaydı. Generalin izine ulaşması, taze fısıltılar bulma amacıyla uğradığı Heera Semtindeki fahişeler sayesinde olmuştu. Generalin dünyada da başını derde sokan küçük kızlara düşkünlüğü burada da peşindeydi. Dünya’daki kariyerinin bitişine sebep olacak bu iddialara Corin’de “hizmetleri” gereği göz yumuluyordu. Kendisine Zeyn diyen 12 yaşındaki bir kızın dilini açmak Marlen için kolay olmamıştı. Ancak Elmas Şehir’de zengin bir dünyalının çelimsiz zayıf bedenlere ve süt kokan küçük kızlara para saçtığı, ödemesinin karşılığını alamadığında ise “hak ettiği” miktarda cezalandırdığı dedikoduları fazla saklanamıyordu.

Elinde demir işi malzemeleriyle General’in katına çıktığında etraf sessizdi. Koridorun sonundaki odaya doğru ihtiyatla yaklaştı Marlen. Tulumunun içinden eski moda kod çözücüsünü çıkartıp, şifreli kapıya doğru tuttu. Parmakları böyle işlerin hala acemisiydi, tek yapması gereken cihaz şifreyi çözene kadar sabit olarak beklemekti. Aniden kafasında bir soğukluk, serin bir temas hissetti. Döndüğünde yüzüne doğrultulmuş bir Metal Storm ve taşıyıcısı olan sinirli, devasa bir Corinliyle karşılaştı. İşçi Bloklarında kamera sistemi veya hareket algılayıcılar bulunmazdı. Pis işleri kayıtlara geçirmenin gereği yoktu. Ya takip edilmiş, ya apartmanın içinde gözetlenmişti. Sevimli bir gülümsemeyle arkasını dönerek, neden burada olduğunu açıklamayı düşünürken kafasına yediği eski moda, sert bir darbe dünyasını karattı.

Dairenin kapısının açıldığını duydu hayal meyal. Çelik gibi kollar onu içeri çekerek, yüz üstü yere yatırdı. Kafasına dayanan Metal Storm eşliğinde uygunsuzca üzeri arandı. Dairenin tüm camları karartılmıştı; tek ışık kaynağı belli ki çok değerli olan ahşap masanın üzerindeki elmas lambaydı. Gözlerini aralayınca küçük dairenin ayrıntılarına hâkimiyeti arttı: yerlerde pahalı, üst üste serpilmiş kilimler, duvarlarda sessizce çalışan televizyon ekranları, içlerinde ne olduğu belirsiz, maun büyük dolaplar ve kırışmış, fazlaca kullanıldığı belli olan bir yatak. Yatağın üzerinde ise kollarını kavuşturmuş, sarışın, ince bıyıklı, yüzü yanık izleriyle kaplanmış mavi-gümüşgözlü bir adam: General Erich Muhsfeldt.

Odanın içindeki fedai elinde Gauss mermisi ağzına verilmiş silahıyla, sırtını duvara yaslamış, sapsarı Corinli gözlerini Marlen’in üzerinden ayırmıyordu. Belli ki göründüğünden fazlasıydı; iyi eğitimli bir katildi. Generalin sesini duydu: “Genellikle bir kadında sıkı bir kalçadan başka bir şey övmem ama itiraf etmeliyim: inatçı hatunsun.” Ayağa kalkarak Marlen’in yanına geldi ve diz çöktü. “Tahta göğüsler falan ama fena da değilsin. Benim ordumda olmalıydın, özel asistanım olurdun. Bol bol toplantı yapardık” Uzun saçlı fedaisi kısık bir kahkaha attı.

“Siktir git” dedi Marlen ellerini kurtarmaya çalışarak. General’in yaralı yüzü, genişçe bir gülümsemeyle büyüdü. “Söyle bakalım güzellik… Beni nasıl buldun? Ya da dur söyleme. O küçük fahişeyi bağırta bağırta itiraf ettirmek istiyorum. Anlarsın ya fantezi olayları. Sertlik benim için sorun olmaz amcacığım demişti. Umarım sözünün eridir”  Başıyla fedaisine işaret verdi. Koca muhafız elindeki silahıyla dikkatlice Marlen’in kollarını bağladı. Muhsfeldt bu sırada büyük maun dolaptan irice bir silah çıkartmıştı: Magen-2. Son savaşta kullanılmış bir antikaydı. Şimdinin lazer tüfeklerinin yanında, Corin’in geleneklerini yansıtan irice mermiler atıyordu. “İnsanda koca delikler açan şeyler bunlar” diye lafa girdi General ayağıyla Marlen’in göğsüne bastırarak. “Sana işkence yapmam gerekir aslında. Ses geçirmez duvarları da test etmiş olurum ama gerek yok. Sonuçta aynı gezegenin çocuklarıyız. Birbirimizi desteklememiz lazım değil mi?” Marlen, Generale tükürerek gözlerini kapattı. “Hainlerin merhametine ihtiyacım yok. Ne yapıyorsan yap. Olması gereken oldu, yapılması gereken yapılsın.”

General fedaisine müstehzi şekilde baktı. “Vaay… Oğlum Ramilov şu şovu gördün mü? Bu bence fazla film izlemekten oluyor. Güzellik, filmlerde kimse gerçekten ölmüyor, makyaj hileleri onlar. Makyajlarını silip evlerine gidiyorlar. Ama sorun şu ki” dedikten sonra silahın güvenlik kilidini açtı. “Sen gerçekten geberip gideceksin” Magen-2’nin MACH hızındaki kurşun atarının histerik hırıltısı Marlen’in kulaklarının dibindeydi.

Camlar aniden, büyük bir sesle patladı. Muhsfeldt başını patlayan pencereye çevirmişti ama artık çok geçti. General’in kafası, karpuz gibi ortadan ikiye yarıldı ve büyük hain askısından düşen bir ceket gibi yere yığıldı. Fedai hemen kendini yere atarak silahıyla pencerede mevzi aldı. “Yakala” dedi bir ses ve havada kendisine uçan küçük bir lazer silahının atıldığını gördü Marlen. Silah havadayken, kırık, hatta patlamış pencereden uzun boylu, iri yapılı, turuncu yüzlü ve türkuaz saçlı bir Corinli girdi. Fedai’nin üzerine atlayarak, sert bir tekme savurdu. İki dev Corinli birbirleriyle boğuşurken, Marlen sürünerek iplerinden kurtulmaya çabalıyordu.

Fedai, Türkuaz saçlı Corinliye sert bir omuz attı ve yerdeki silahına doğru atladı. Silahını ateşlerken, Corinli büyüklüğünden beklenmeyecek bir çeviklikle kendini sola attı. Çıkan gürültü sağır ediciydi, Metal Storm’un ona adını veren kükremesi loş odayı parlatmıştı. Bağlarından kurtulamayan Marlen, ayağıyla debelenerek ona atılmış silahı geri sahibine fırlattı. Corinli kendine atılan silaha atladı, akıl almaz bir hızla dönerek lazer silahını Fedai’nin göğsüne boşalttı.

Dehşetli bir sessizlik vardı. Geçmek bilmeyen saniyeler boyunca en küçük bir kıpırtı bile duyulmadı. Corinlinin yüzünde, bıkkın bir can sıkıntısı vardı. Çok sakindi. Kalbinin atıp atmadığı bile belli değildi.

"Sanırım dışarıda bir yerde gözcülük eden bir Elmas Muhafız vardır”. Cebinden çıkarttığı mendille yüzündeki kanı sildi. “Muhsfeldt’in buraya kimleri getirdiğini düşünürsek, hemen geleceklerini sanmam. Bir şeylerin ters gittiğini anlayana kadar burunlarını sokmazlar. En azından bir süre.” Marlen’in kasları seğiriyordu. İşinde iyi olduğunu sanıyordu ama yuttuğu zokayı henüz anlamıştı. Türkuaz saçlı Corinli… Marangozhane’deki bıkkın adamdı. “Nasıl diye sormak istiyorsundur tabi ama önce seni çözsem daha iyi olacak. Seni bağlayacaklarını düşünmem lazımdı” Corinli geldi ve Marlen’i çözdü. Eliyle kalkmasına yardım etti. “Direkt kapıdan girmek itiraf edeyim, yürekli bir hareketti. Dünyalılar cidden acayip oluyor. Ama bir dahaki sefere, benim yaptığım gibi yukarıdaki dairenin boş olabileceğini ve oradan merdivenle sarkabileceğini de düşün”. Elini uzattı. “Sanırım resmen tanışmadık. Jeetar Lai. Marangozhane dümenini yediğin için üzülme.” Marlen, Corinli adamın elini sıktı. “Anlıyorum sanırım. Dersimi aldım. Şu anda sadece ne kadar zamandır beni takip ettiğinizi anlamaya çalışıyorum.”

Corinli Jeetar Lai, usulca kapıyı açtı ve kendisini takip etmesi için Marlen’e eliyle işaret etti. Apartmanın arka kapısından çıktılar. “Buraya varabilmemin tek sebebi seni takip etmiş olmamız Marlen. Sen bizim yemimizdin.”

“Madem beni takip ediyordunuz, neden hayatımı tehlikeye attınız? Son Konsül seni daha önce de gönderebilirdi.” Jeetar Lai, başını hafifçe salladı. Yüzünde muzip bir ifade vardı. “Muhsfeldt’in dikkatini dağıtmak için. Bizim sorunumuz hiçbir zaman Generali bulmak değildi ki onu hazırlıksız yakalamaktı. Yerini defalarca bulmamıza rağmen bizden kaçmayı hep başarıyordu. Onun için Son Konsül’den bir avcıyı yakalaması, herkese vereceği büyük bir mesaj olacaktı. Açgözlülüğünü gördük. Seni arkasından bilerek, fark edilmen için yolladık. Konuştuğun fahişeden, tüm muhbirlerine kadar herkesi ayarladık. Bilirsin… Para koymadan ruleti döndüremezsin.” Marlen yıkılmış veya kandırılmış hissetmeli, hatta isyan etmeliydi ama içi tuhaf bir huzurla doluydu. Son Konsül’ün Corinli ajanları olduğunu hep duymuştu, ama bir tanesini yakından görmek, tanımak… İşte bu ilginçti. “Az önce benim için hayatını tehlikeye attın. Yani, seni izleyen yoktu. Muhsfeldt işimi bitirene kadar bekleyebilir, ondan sonra ekip çağırıp işini garantiye alabilirdin. İçeri bomba bile atsan, sana onur madalyası falan takılırdı”

Jeetar Lai, sivri dişlerini ortaya çıkaran enfes bir kahkaha attı. “Aslında Son Konsül’e küfür edip, bana saldıracağını falan düşünmüştüm. Siz dünyalıların başınızı derde sokan anlık tepkileriniz falan, bilirsin. Bizim slogan bir lafımız vardır, klişedir ama severim:  Görev, kılıçtan ağırdır.”

Tören Meydanına çıktıklarında müthiş bir kül sağanağı başlamıştı.

1 Kasım 2016 Salı

11





7 NEFES

Elimdeki LED ekrana tekrar baktım. Şeffaf ekran parıldayarak sessizce çalıştı ve nano görüntü göz bebeklerime nüfuz etti. Bu bugün 4, toplamda da 48. seyredişim falan olacaktı. Kare kare ezberlemiştim, sevmiştim ve verdiği umut yüzünden buraya gelene kadar defalarca izleyip durmuştum.

Prof. Dr. Bülent Ayder’in hologramı kuğu gibi boynuyla, kel kafasıyla ve 1.dereceden arkeolojik eser statüsündeki çerçeve gözlükleriyle karşımdaydı. Bu programın yaratıcısıydı. Klişe bir deli-dahiydi. Genizden konuşmasıyla meşhurdu: “Ölümsüzlüğü bulamamıştık ama çok yaklaşmıştık. İnsan ömrü ortalama 120 yıldı. Açlığı yenmiştik, bulaşıcı hastalıkları yok etmiştik, insanlar doğmadan önce genetik müdahale yapabiliyorduk. Savaşmıyorduk, üretiyorduk ve paylaşıyorduk. Homo Perfectus’a ulaşmak üzereydik.”

Hoş asistanı Profesörün üzerindeki beyaz önlüğü alarak, füme; şık bir ceket giydirdi. “Ancak işler hesaplayamadığımız şekilde ters gitti. Yaşamın tadını alamayacak kadar kusursuz bir dünyadaydık. İnsanların yaşam gayesi kalmamıştı. Kimse uzun yaşamak istemiyordu, kimse bir yeryüzü cennetinin mükemmelliğini istemiyordu. İntihar patlamaları baş göstermiş, bireysel suçlar zirve yapmıştı. Hükümetler, G7, G20, Dünya Sağlık Örgütü ve Birleşmiş Milletler bunun önünü alamıyordu. Ta ki Kuzey Afrika’nın Tassili n'Ajjer bölgesinden çıkartılan antik bir fosile kadar.”

En sevdiğim bölüm gelmişti. Profesör ceket cebinden küçük bir cam kap çıkarttı. İçinde bir sinek vardı. “Elimde tuttuğum hanımefendiye ‘uyuyan güzel’ diyoruz. Kendisi aslında antik bir Çeçe Sineğidir. Kendisinden aldığımız DNA’ların üzerinde çalıştık ve SOLARTİS dediğimiz programı geliştirdik”

Kamera elindeki sineğe doğru yakınlaştı. “Peki SOLARTİS tam olarak nedir?”

LED ekran hafifçe karardı ve sahne değişti. Profesör yine başroldeydi ama bu sefer yanında metalden, ön kısmı camla kaplı uzun, şeffaf bir tüp vardı. “SOLARTİS sizi istediğiniz kadar uyutan, bu sürede fiziksel olarak sağlıklı-stabil şekilde tutan ve istediğiniz saatte uyandıran tümleşik bir uyku sistemidir. Tıpkı bir Çeçe Sineğinin ısırışının yarattığı komplikasyon gibi… 10 gün ya da 10 yıl. Yapmanız gereken tek şey, gerekli yasal izinleri almak, Türkiye’nin 45 şehrindeki merkezlerimize başvurmak ve uyumak istediğiniz süreyi belirtmek. Kalanı bizim maharetli ellerimizde.” Tüpün panelindeki düğmeye bastı, yavaşça açılan tüpün içine yattı ve ekledi: “İyi uykular Türkiye.”

Sırtımı deri koltuklara güzelce yaslayarak verdikleri acı çaydan bir yudum daha içtim.  Bekleme odasına kısa saçlı, sarışın, keskin gözlü bir kadın; Profesörün asistanı girdi. Kadın baştan ayağa kastan oluşuyordu. “Ali Bey…Müsaitseniz Bülent Hoca son hazırlıklar için sizi bekliyor.”

Yerimden kalktım ve başımı sallayarak Profesörün asistanını takip ettim. Dar bir koridorda yan yana yürüyorduk. “Bu şimdi son testimiz mi olacak? Sıkıldım diyeceğim de durumun hassasiyetinde tuhaf kaçacak.” Kadın elindeki çizelge tablete baktı. “Evet, evet. Meraklanmayın. Bugün bu işi yapacağız”. Beş altı yerden döndükten ve hava asansörüyle 20 kat çıktıktan sonra kat kapısında bizleri elleri önlük ceplerindeki Profesör karşıladı. “İşte günün hero’su da geldi. Hoş geldiniz Ali Bey… Eskilerin dediği gibi sefalar getirdiniz”

Odası da kendisi gibiydi Profesörün. Yüksekçe kubbe şeklinde bir tavan, tavanın altında genişçe bir oda ve duvarları kaplamış kitaplar.  Savaştan kalma ceviz masasına geçmişti ve bilgisayarından dosyamı açıyordu. Mevzuya çabuk girdi. “Hemen başlayayım. Bir, verileriniz gayet iyi, zaten bunu biliyoruz. EKG, EKO, Holter, Anaerobik testler, Fosfat direnci, Rem uyku geçişi, kas kütle oranı, retina kalınlığı vs çok ideal. İki, elinizde kapı gibi izinleriniz var. Bu kadar kısa sürede nasıl aldınız bilmiyorum ama önemli değil. Üç, şurayı imzalıyorsunuz ve geçişe başlıyoruz.” Cebimden kalemimi çıkartırken Profesör son bir şey ekledi: “Ama resmi mutabakatlar gereği SOLARTİS’e katılma sebebinizi ve onayınızı sesli olarak kaydetmek zorundayız. Binlerce kez yaptığımız formalite bir iş ama yapmazsak sağlık müfettişlerinden sarı zarfı yeriz.”

Asistanının ikramı su bardağı elimdeydi. Hafifçe salladım ve titreşimlerine bakarken cevap verdim: “Tamamdır. Eeee…SOLARTİS’e katılmayı istiyorum çünkü bakın ne derler, ben mirasyedinin tekiyim. Sülalem çakaldı ve onlardan 1000 tane daire falan kaldı. Hayatım  boyunca hiç çalışmadım. Dükkan kiraları, araziler, bankadaki faizden paralar vs, bunlar geldikçe harcayıp durdum. Sonra bir gün anladım ki istediğim bu değilmiş. Başkasının hayatını yaşıyorum gibiydim sanki anlatabildim mi, bilemedim. Ben de şöyle yaptım. Ailemin tüm malvarlığını dağıttım. Kötü hisselere yatırım yaptım. Kumarhanelerde rezil ettim kendimi. Şimdi de ismim unutulana kadar, bu yüzden 10 yılı seçtim… 10 yıl sonra sıfırlanmış şekilde yeniden başlamak istiyorum hayata. Böyle. Yani, SOLARTİS programına katılmayı o-n-a-y-l-ı-y-o-r-u-m.”

Profesör, gözlüğündeki monitör yansıması eşliğinde ekrana son bir veriyi girdi. Gözlüğünü çıkartarak, gözlerini ovdu ve bana dikti. “Öğrencilerin not istemesinden aşinayım, bu  yüzden önceden hazırlanmış bir konuşmanın tadını aldım. Ama yine de iyiydiniz. Her neyse. Artık uçuşa geçebiliriz”

***

Yedi nefes. Teolojik tatları olan bir şehir efsanesi veya enstrümantal albüm ismi gibi gelse de kulağa, buz gibi gerçeğin ta kendisiydi. SOLARTİS’in “gizemli” sıvısı damarlarınıza enjekte edildikten, derin uykuya geçiş arasındaki süre tam yedi nefes alışıydı. Bu hesaplanamayan, zarif bir anomaliydi.

“Şimdi…Ali Bey, yavaşça uzanın lütfen” Ne olduğunu bilmediğim bir hap yutmuştum, üstümdeki hışırdayan ameliyat elbisesini saymazsam çıplaktım ve bir uyku tabletinin içine 10 yıl sonra kalkmak üzere uzanmanın stresi doğal olarak damarlarımda köpürüyordu. Profesör elindeki çizelgeyle yanıma geldi, nabzımı eski usulle kontrol etti. “Hastamız stabildir. İlaç enjeksiyonunu onaylıyorum.”

Asistan daha önce açtığı damar yoluna örgü inceliğindeki bir tüpü bağladı. Mikron iğnesi canımı -hafifçe- yakarken, gülümseyerek göz kırptı. “Şimdi sizi iyice bağlayalım ki hiçbir yere kaçma fırsatınız olmasın öyle değil mi?” Kollarım ve bacaklarım yarı-otomatik kas cihazlarına bağlanmıştı. Belim, titanyumdan bir korseye yerleştirildi. Leğen kemiğim silikon kalıpla çevrelenmişti. Bunlar ben uyurken kaslarıma düzenli olarak çalıştıracak, fiziksel açıdan çöküşüme engel olacaktı.

Heyecandan elim ayağım titremek isteseydi bile nafileydi artık. Vücudum kapsülle bütünleşmişti. Sadece kafamı oynatabiliyor, onu da ağzımdaki oksijen maskesinin izin verdiği kadar becerebiliyordum. Atılacak her büyük adımdan önceki o nereden geldiği bilinmez; tahminimin ince bağırsakla mide arasındaki o boşluk olduğunu  düşündüğüm meşhur “Acaba büyük bir hata mı yapıyorum?” hissiyatıyla doluydum. Acaba hata mı yapıyordum ve bunu engellemek için çok mu geç kalmıştım?

Acaba yatacak ve bir daha kalkamayacak mıydım? Ya da ilaç bende işe yaramayacak, dolayısıyla uykuya dalamayacak ve seksi asistana rezil mi olacaktım? Bunu 7 nefes sonra öğrenecektim.

Tamamen karartılmış ve kilitlenmiş kapsülden Profesörün sesini duydum. Teknolojide kraldık ama telsizden gelen insan sesleri hala pürüzlüydü. “Şimdi, normal hızınızla 1’den başlayarak saymanızı istiyorum….”

Kolumdan yayılarak buz gibi bir sıvı adım adım vücuduma sızıyordu. Okuldaki müzik derslerinde zorla öğretildiği gibi derin bir diyafram nefesi çektim. Sonra da dışarı verdim ve saymaya başladım.

“1…” Profesör ve Asistanının da olduğu kontrol odasının acil durum ışığının yandığını fark ettim.

“2…” Acil durum odasının kapısı patlarcasına açıldı ve içeriye yüzü maskeli, dev gibi adamlar girdi.

“3”…” Silahlarını çıkartarak etrafa ateş etmeye başladılar.

“4…”  Göz kapaklarım usulca ağırlaşıyordu.

“5”  Asistanı profesörü boynundan kavrayıp cama vurduktan sonra cebinden küçük bir silah çıkarttı.

“6” Elini tıpkı güneşin gözlerine vurmasını engellermiş gibi yüzüne siper etti.

“7” Silahı profesörün kafasına doğru tuttu.

Derin bir çukura itilmiş gibi uykunun içine düştüm.

***

Gözlerimi korkuyla açtım. Midem ağzımdaydı, öksürerek boğuk şekilde maskemin içine boşalttım içimdekileri. Nefes alamıyor, sadece hırlıyordum. Boğazımda boktan bir yanma vardı. Su bulmam lazımdı. Sıcak-soğuk fark etmezdi. Ağzımdaki acılığı alacak birkaç yudum su. Bütün istediğim buydu. Halsizlikten tekrar bayılmak üzereydim.

Kapsülün telsizinden sesini duydum. “Uyanma vakti Ali Bey.” Asistan karşımdaydı. Nefes nefeseydi. Yüzündeki küçük kırışıkları, dudaklarının kenarlarındaki çizgileri ve saçlarındaki beyazlığı gördüm. “Vakit yok, haydi. Anlatacak çok şey var.”

Kapsülün kapağı açılmıştı. Delice titriyordum. İçeriye giren 2 hırpani adam beni önce cihazdan söktüler, sonra da termal giysilere sararak yavaşça kaldırdılar. O sırada gayri ihtiyari pencereye baktım.

Gördüklerimin vahametiyle gözlerimi tekrar kapaklarının arkasındaki karanlığına emanet ettim. Eğer gözlerimi yeterince sıkı kapatabilirsem, geri açtığımda tüm bunların rüya olma ihtimaline inanmak istiyordum çünkü.