Yayınlar

bir tufandır fenerbahçe

Resim
Bazen her yerde aynı anda olamayacağınızı bildiğiniz halde küçük, aslında derince düşündüğünüzde saçma şeyleri merak edersiniz. Hemen o anda yapasınız gelir. Mesela şehirler arası otobüslerin şoför uyku kabininde uyumak ya da Afyon'daki dinlenme tesisinde pişmaniye ve yanında naneli sabun almak gibi... O anda özendiğiniz, o anda istediğiniz; daha sonra normal hayatınızda unutacağınız ve tekrar aynı ortamda rast gelinceye kadar özlemeyeceğiniz şeylerdir bunlar.
Uzun yolculuklara dair aklımda hep böyle şeyler var. Gözüm mutlaka bir yerde otobüsün içindeki saate takılır. Zaman yavaş ilerler, bunu artık bilmeyen yok da pek görmediğimiz vakitlerde yakalarız o saatleri: 2.14, 2.55, 3.18, 3.56, 4.15
Genelde Akdeniz şehirlerine gidilir bu otobüslerde. Bu yüzden sabaha karşı sizi kızılçam kokusu karşılar... Kokuyu öğrenene kadar "Bir yer mi yanıyor acaba?" sorusunu sorarsınız. Sabah aydınlığı gelmeden önceki o koyu mavi ışık sizi şaşırtır. Başınızı cama dayadığınızda, gecenin yarıs…

bir tur daha

Resim
Çok etkilendiğim bir Superman hikayesi var.
Hikaye şu, Superman ve uzatmalı sevgilisi araştırmacı gazeteci Lois Lane'i biliyorsunuz. Bir gün bazı olaylar sonucunda Lois Lane ölüyor ve Superman buna engel olamıyor. Çok sinirleniyor; inanamıyor, geldiği gezegende yarı tanrı gibi bir şey olduğu için gücünün bir şeye yetmemesine imkan vermiyor. Deliriyor. Hemen atmosferin dışına uçuyor ve dünyayı döndüğü yönün tam tersine bir tur döndürüyor. Bunu yaptığında dünya bir gün geriye gitmiş oluyor ve Lois Lane henüz ölmemiş oluyor. Ancak sorun şu ki bunu her gün yapmak zorunda kalıyor çünkü Lois Lane günün sonunda bir şekilde ölüyor. Superman mutlak kaderi durduramıyor, kaçamıyor, sonuçlarına da katlanamadığı için her gün aynı acıyı yaşamak zorunda kalıyor.  
Sonra bir gün böyle olmayacağını anlıyor. Lois Lane ile vedalaşıyor. Böylesi belki de daha iyi diyor. Çünkü biliyor ki bazen olması gereken olmalıdır. Yaşanması gereken yaşanmalıdır. O günden sonra başka bir kişiye dönüşüyor.
Hayatta hiçb…

merhaba iki bin yirmi

araba sahibi değilim ama aşağı yukarı şöyle bir mantıkla bakıldığını düşünüyorum: eğer çalışıyorsa sür gitsin. ta ki araba hareket etmez işte o zaman müdahale edersin. bu kullanım tembelliğini yaşamlarımıza da uyguluyoruz sanırım. yani en azından çoğumuz için diyelim. belirli yerlerimiz ağrıyor, boynumuz tutuluyor, sivilcelerimiz çıkıyor ya da dişlerimizde çürükler oluşuyor ama ağrıdan anamızı ağlatana kadar yaşamaya devam ediyoruz. psikolojik olarak da süreç benzer; çözmemiz gereken ufak tefek bir sürü sorun var, ama başımıza dert çıkarana kadar görmezden geliyoruz.

adına "idare ediyoruz abi işte ya" kalıbı diyelim. beşeriyetimizi bir arada tutan yazısız bir "nasıl gidiyor? - idare ediyoruz abi işte ya" anlaşması var. çözebildiğimiz dertlerimiz var, katiyen çözemeyeceklerimiz de var. tabi bunların arasında kalan geniş skalada bulunan ve milyonlarca küçük şeyden oluşan kocaman dertler manzumesi de var. karşılıklı şekilde ödünler vererek, görmezden gelerek ya da bo…

sağ dizden gelen menüsküs tıkırtıları

Resim
Biraz parke sebepli ayak üşümesi biraz da başını öne eğdiğinde ağrıyan boynu... Böyleydi hayatı, hastalık hastası değildi ama neresi hakkında 1 dakikadan fazla düşünse orası hastalanıyordu. Bunu kimseye henüz kanıtlayamamıştı yani sonuçta "abi ben rasputin gibi bir şey oldum. çok düşününce beyin gücüyle hastalık yaratıyorum" diyemezdi değil mi?

Prosedürlerin ve rutinlerin insanıydı. Düzenli değildi, kendi düzeni vardı. Temiz değildi ama pis kokmaktan nefret ederdi. Kahvaltısı sabit olmalıydı: 2 yumurta ve kızarmış ekmek. Yanında çayının dem ve su oranı ebediyen %30'a %70 eşitlenmeliydi. Giyeceklerini önceden hazırlamak zorundaydı. Yaz kış atlet giyiyordu çünkü hayattaki en büyük korkularından bir tanesi belinden soğuk yemekti. Midesi hassastı.

Eline bir silah geçirmek isterdi ama geçirirse kimi vuracağını bilemezdi. Kendisini vuramazdı çünkü ıskalamaktan korkardı, yaşama değer verdiği yoktu, ölümü ise sevdiği söylenemezdi. Ona lazım olan sonsuz bir yaşam değildi sadece …

bu sancak devrilmez, salıncak koptu

korkuyorum sanırım. bilmiyorum. çok küçük şeylerden ve onların birleşimin oluşturduğu büyük şeylerden korkuyorum. boynumun ağrımasından ve düzleşmesinden korkuyorum mesela. küçük. günde 18 saat bilgisayara baktığım için boynumun bu hale geldiğinin farkındayım ve bunun aslında yapayalnız bir hayatın göstergesi olduğunu biliyorum. üzerine de bundan korkuyorum.

bu büyük.

başka şeylerden de korkuyorum. küçük şeylerin beni mutlu etmesinden mesela. çünkü küçük mutluluklar birleştiğinde kocaman sevinçler getirmiyor. kendimi alıştırdığım, belki bir mutluluk asalağı gibi minik şeylerde mutluluğu aramanın korkunçluğunu getiriyor. telefonun hafızasının dolması mesela. küçük. içindeki yüzlerce fotoğrafa bakıyorum ve sosyal bir insan olduğuma dair bir yanılgıya giriyorum. sonra galerinin içine giriyorum, bakıyorum ki fotoğrafların çoğu eski, çoğu bana ait, çoğu karikatür, çoğu tekil ve şanslıysam 2-3 akrabamla birlikte... eğlenceli bir hayatla doldurmamışım telefonun hafızasını.

işte bu büyük.

kü…

kafa kız

Resim
Yalnızsan her yerde yalnızsındır. Bu tartışılmaz, değiştirilmez, yadsınmaz, kaçınılmaz. Öyle yalnızsındır ki ve aslında bu yüzden öyle dolusundur ki kafayı kırarsın. Çünkü sürekli kendinle ilgilenip durursun. Banyoda, tuvalette, çarşıda, pazarda, kiraladığın “özel” videoyu izlemek için televizyonun karşısında. Neyse, bu konuda çok ayrıntıya girmek istemiyorum. Anladınız.
Ancak ve ancak, kişi kendinden bilir işi diyelim…İnsan sıkılıyor yalnız olmaktan. Yorucu geliyor, sürekli kendinle konuşmaktan insanın başı ağrıyor. Ben de bu düşüncelerle herkesin (müzmin bekar herkesin diyelim) yaptığını yaptım ve ufak bir meblağ ödeyerek “KAFA KIZ” programına kayıt yaptırdım. Özel bir sebebi yoktu. Beklediğim bir şey de yoktu. Nasreddin Hoca’nın göle maya çalarken dediği gibi “Ya tutarsa?” teorisi üzerinden yürüyordum hayata bu aralar.
KAFA KIZ’ın talipleri hep benzerdi. Etrafıma baktığımda klonlarımı görüyor gibiydim. Benden saçsızı vardı, benden genci vardı, benden uzunu, benden kısası vardı ama…

pardon, kulis nerede?

Resim
Bazen bilinçaltı denilen nanenin hayatlarımızın genelinde ne kadar etkiye sahip olduğunu merak ediyorum. Hatırladığımız (kalanını unuttuğumuz) tekil cümleler, 2-3 kareden oluşan anlar, bazen sadece tanıdık bir koku veya bir şarkının küçük bir kısmı... Bütün bunların tamamının bilinçaltı denilen şeyin içinde depolandığını ve tıpkı agresif bir alt kat komşusu gibi zıvanadan çıkınca süpürge sapı ile yukarıya "sessizlik!" vuruşu yaptığını bilmek beni üzüyor.

"Sessizlik!" vuruşu çok ani anlarda, değişik şart ve koşullarda ortaya çıkabiliyor. Bu vuruşla ben de yakın zamanda karşı karşıya kaldım. Üstelik bir kız yüzünden. Sevgilim ya da hoşlandığım bir kız değildi. Hatta soyadını bile güçlükle hatırladım. Sosyal medyaya atılmış yeni bir fotoğraf, beni geçmişteki hayaletlerin yanına götürdü. Hatırladım, o zamanki beni, o zamanki onu, o zamanki cümleyi ve bu zamanki kendimi ve bu zamanki onu hatırladım.

Ve çok kötü oldum.

Cümle şuydu: "Pardon, kulis nerede?"

Orta…