Kayıtlar

2017 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Bir gazete, bir yoksulluk, bir ölüm.

Ölümle yaşam arasındaki çizgi çok ince, bunun farkındayım. Elini bir kere çırp, o kadar. Bir kere burnunu sümkür, o kadar. Hapşır, o kadar. Işığı aç, o kadar. Ölümün gelişi ve bitişi arasındaki vaktin bakiyesi hepi topu bu kadarcık işte. Arkasından bıraktığı boşluk büyük, kabul. Çok büyük olduğu için zamanla küçüldüğünü öğreniyorsun zaten. Buna hayatın devamı diyorlar. Unutursan yaşarsın.
İlkokul 1’deyken sıra arkadaşım Orhan diye bir çocuktu. Duvar kenarında, en arkanın 3 sıra önünde yan yana otururduk. Gözlüğünün markası Valentino’ydu, böyle şeyleri unutmamak gibi huylarım var. Dayımı saymazsam hayatımda canlısını gördüğüm kızıl saçlı ilk insandı. Çünkü diğer kızıllar hep televizyonda yaşıyordu. Garip bir oğlandı. Çok konuşurdu. Beslenme dersinde yöresel takılırdı: bişi, kavurma, çörek falan. Ellerini cebine sokma hastasıydı. Bahçede ayakla ezilmiş teneke topu bile elleri cebinde oynardı.
Orhan arkadaşımın ellerini cepten 7/24 çıkartmaması yanında bir özelliği daha vardı. PKK’lıyd…

14

Henüz nasırlaşmamış, sadece nasırlanmaya yüz tutmuş parmaklarımı kokladım. Pamuksu ve sıcacık kokuyorlardı. Biraz da tuhaf. Sonra, o parmaklarımla 3 günlük sert sakallarımı kaşıdım. Bazen kafamda bazı şeyleri büyütürüm. Mecazsız. Bildiğiniz, kitabi anlamıyla büyütürüm. Mesela bezen suratımı büyütüp kocaman yapıyorum. Ama Güliver’in seyahatlerindeki devler ülkesi büyüklüğünde… Sonra da artık yüce ağaçlara dönmüş sakallarım arasında gezdiğimi düşünüyorum. Kim bilir? Belki de gerçekten öyledir. Biz, gerçekten büyük bir devin suratında yaşayan canlılarızdır. Sakallar ormanlar, burun sıra dağlar falandır mesela. Gözler de büyük göller. Olamaz mı?
Olamazsa bile olmasını istemez miyiz?
Bir insanın suratında yaşamak. İyi fikir. Üstelik öyle olduğu takdirde yalnızlığını, “dünyanın” suratsızlığına bağlayabilirsin.

Kamp-üsistan

13-14 yaşlarındayız, liseye başlamadan hemen önceki yaz mevsimindeyiz yani. Beni ve en yakın arkadaşım Can’ı, İzmir Çeşme’deki bir gençlik kampına gönderiyorlar. Daha doğrusu minör torpilin ilk örneğiyle, aslında öğretmen vs bürokrat çocukları için ayarlanan kampa, alakam olmamasına rağmen ben de katılıyorum işte. Kampın yeri Çeşme’nin biraz tepesinde ama denize sıfır. Mavi bayraklı plajı var, Shawsankvari dar ama temiz odaları var. O odaların içinde de bir sürü oğlan ve kız var. Herkesin ve her şeyin tarz olduğu bir ortamın içindeyim. Fen liseleri, Anadolu Liseleri, Kolejler havalarda uçuşuyor. Herkes zeki, herkes güzel. Herkes havalı. Ya daha doğrusu değiller de işte benim için; henüz neyin gerçekten iyi neyin gerçekten kötü ayrımını yapamayacak toyluktaki bir pre-ergen bir oğlancık için öyleler. Kendimi daha ilk günden bok gibi hissediyorum. Üstelik o yaşlarda bok bile diyemiyorum annem kızıyor. Kaka veya büyük abdest diyebiliyorum en fazla.
İlk gün, kampa normalden geç katılmak z…