elmacık kemiklerimin nihayet oturması
Normal bir homo sapiens yapısına sahip olduğum için zaman algımı da normal insanlar gibi "gün" bazında ölçüyorum. Üç gündür karnımda bir ağrı ve şişkinlik vardı. Belli ki o gaz çıkmak, bir osuruk olarak kendini dışarı atmak istiyordu. İnce, sessiz, kokusu fena olan türden de olabilirdi, ani bir şoklama etkisiyle sesli bir "cort" diye çıkan türden de. Hatta belki beklediğimden de kötü bir şekilde, osuruk sandığım şey aslında pıtı pıtı birkaç damla bıraktığım bir ishal başlangıcı da çıkabilirdi. Bu yüzden de tadım pek yoktu. Bir insanın tadı yoksa beyni onu kötü şeyler düşünmeye teşvik eder. Normalde düşünmediği, klasörde arkaya attığı şeyleri ön sıraya taşır.
Bu sefer taşıdığı şeyden bahsetmek istiyorum.
Ben arkadaş canlısı birisi miyim? Uyumlu muyum? İnsanlar için "baş ağrısı" değilim, değil mi? En azından ben öyle sanıyorum. Ama belki de sadece ben öyle sanıyorumdur. Her insan kendini kandırma ustasıdır; en saf insan bile kendi etrafında yalanla gerçek arasında bir dünya oluşturur, sanki bir balonmuş gibi içine girer ve bir kalkan gibi onunla hareket eder. "Gerçekler" önce o balona çarpar, incelir, sonra hakiki bize çarpar. Bilimsel adına "savunma mekanizması" dedikleri şey işte.
Neyse.
Sıkça kahve aldığım bir kahveci var. Adamın teki işte. Kahve alırken bayağı muhabbet ediyoruz, şakalar, espriler gırla gidiyor. Her gittiğimde yeni konular açılıyor; sanki bir tanıdık gibi her seferinde hayatımıza dair yeni bilgiler paylaşıyoruz.
Bu kenarda dursun.
Uzun süredir Pilates'e gidiyorum. Beraber çalıştığım kadın hocayı da uzun süredir tanıyorum. Ondan öncekini de tanıyordum. Hatta ondan öncekini de tanıyordum. Hepsiyle de aram iyiydi. Her türlü sohbeti muhabbeti yapıyorduk; hayata dair analizlerden, en acayip şakalara ve yorumlara kadar. Bilmiyorum, "Bu kış soğuk olacak", "Evet ya, soğuk olsun hatta kar yağsın" gibi klişelerin dibine vuruyorduk. Hepsi de disiplinimi, düşünceli tavırlarımı sık sık överlerdi.
Bu da diğer kenarda dursun.
Şu aralar omzumla ve boynumla ilgili tedavi görüyorum. Uzun süre bilgisayar başında kalınca kafamın ağırlığı 500 tona çıkıyor sanki, havada tutamıyorum. Bilgisayar başında durmayı iyice abartırsam ellerimin üstü sanki kutuplarda yürüyüşe çıkmışım gibi buz gibi oluyor; hatta en kötü günlerde telefonu bile kavrayamıyorum. Tedavi olarak fizik tedaviye gidiyorum. Fizik tedavimi yapan bir terapist var. Aramız iyi (zehirli kelime). Benim kendimce teorime göre sürekli huysuz yaşlı hastalarla uğraşmaktan yorulup "normal" biriyle karşılaşmak ona iyi geliyor. Paso övüyor beni.
Bu da hadi üst kenarda dursun.
Eczacı, vitaminci, medikalci karması olan, sürekli uğradığım bir dükkan var. Sahibi, yaşlıca bir abi, feleğin çemberinden geçmiş bir tip. Tam esnaf, süper sempatik, "aileden birisi" havası veriyor: "Naber koçum?" tarzı... Ben de kendimce sağlıklı yaşama merak saldığım için adamla aramız iyi. Kendi ailesinden bahsediyor, hatta oğluyla bile tanıştırdı (Rent a car işiyle uğraşıyor). Sohbetimiz öyle ileri ki bana tatil köyü önerisinde bile bulundu. Arada bazı ufak ürünlerden ücret almıyor, bazılarını doğrudan hediye ediyor. Sürekli bir ikram; su iç, çay iç, kahve iç baskıları falan geliyor. Acayip havalıyım gözünde.
Bunu da alt kenara alalım.
Yabancıların dediği gibi "pattern"i, yani örüntüyü anladınız değil mi? Bence anladınız. Adına boşuna "hizmet sektörü" denmiyor; bir anlamda kibar olmak, iğrenç, yaşıma uymayan çocukça şakalarıma gülmek de ücrete tabi. Yargılamıyorum. (Normalde yargılarım ama bunu cidden anlayışla karşılıyorum. Kulağa samimi gelmiyor ama kesinlikle öyle. Üstelik bunu, şu anda belki hasbelkader bu insanlardan birisi okur da alınır, şimdiden savunmamızı yapalım diye de ifade etmiyorum. Ama okurken akla öyle gelebiliyor. Ona da yapabilecek bir şeyim yok.) Hukuki aşamaya geçtiği için burada bahsedemeyeceğim bir olay sebebiyle uzun süredir zaten zekâma olan derunî inancımın yarısını yara kabuğu gibi düşürmüştüm. Bu örüntüyü de çok geç anlayınca, kalan yarısı da düştü.
Örüntüyü anlayınca ve geriye kalan tüm yara kabukları da düşünce, şu hain soru adeta fiziksel bir forma bürünerek burun deliğimden içeri girdi ve beni ürpertti: Ben düşündüğüm kadar, hatta düşündüğümün yarısı kadar bile etkileyici birisi değil miyim?
IBAN'ı internet bankacılığımda kayıtlı olmayan herhangi biriyle gerçek bir samimiyet kurabilecek sosyal kapasitem var mı?
Kafama böyle bir çekiç inince vücudum buna doğal olarak tepki vermeye başlıyor. Bazıları ciddi, bazıları ciddiyetsiz... Tuhaf bir tükürme bağımlılığı geliştirdim. Hele ki zemin şöyle yeni cilalanmış, pürüzsüz, pencereden gelen ışığı yansıtıp gözümü alacak kadar temiz bir şekilde parlıyorsa, ince ince tüküresim geliyor. Çoğu zaman kendimi durdurabiliyorum ama itiraf edeyim, kimse olmadığında nadiren de olsa basıyorum balgamlı tükürüğü. O ağızdan çıkan "tıs tıs tıs" sesine hastayım. Sürü lideri kurtların "Burası benim çiftleşme alanım ha!" demesi gibi bırakıyorum izimi. Basan bassın...
Diğeri de bundan daha orijinal değil. Türkiye'de muhtemelen 38 (bu rakama takığım bu aralar) - 39 (bu rakama da başka bir nedenden takığım bu aralar) milyon kişide vardır bu özellik: Günlük hayatın içinde fısıldayarak küfür etmek. Misal, biriyle güzel güzel sohbet ediyorsun, sonra o kişi arkasını döndüğünde—içinden duyulmayacak, ama aslında duyulacak da kadar bir sesle—küfrü basmak. O kişinin kendisinden bile bağımsız şekilde oluyor çoğu zaman. Komik olan, ben küfür bile edemem; ağzımda eğreti durur, durmayanlara saygı duysam da sevmem aslında küfür olayını. Ama bir şekilde, artık kaçıncı travmanın kaçıncı stres bozukluğuysa, yakın çevremde küfür etmediğim insan kalmadı herhalde. Hastalık oldu bu. Kurtulamıyorum. Ve aslında, kurtulmak istiyor muyum, emin de değilim. Çünkü huzur veren bir tarafı da var herkese "koyup geçirmenin".
Bir diğeri de belki çok woke, çok elit bir ortamda "abusing" (taciz ile suistimal etmek arası bir anlamı varmış sözlüğe göre) bile sayılabilir. Mevzu basit: İnsanlara sürekli Instagram'dan hikaye göndermek. Normalde bu iş, samimiyet derecesine göre bir seviyeye kadar kabul edilebilir. Kaldı ki gönderdiğim arkadaşlardan da cevap beklemiyorum, izleyip "Hmmm, iyiymiş" diye içlerinden geçirseler benim için kâfi. Bu yazdıklarım normal versiyonum için geçerli. Ben bunu son zamanlarda biraz abarttım. Günde elli story attığım insanlar var; bazılarını çok tanımıyorum, tanımadığım bu insanların bazıları da zaman içinde bunlara tepki gösteriyor. Ben de sorunlu her insan gibi, istediğim her şeyi yapmaya hakkım olduğunu düşünüyor ve karşı tarafın gösterdiği en ufak bir tepkide—içimden—dümdüz sayıp hemen arkadaşlığı bitirmeyi kendimde hak görüyorum. Story'lere çok mu değer veriyorum nedir, gelip yüzüme tükürse daha az alınırım şu lafı duymaktan: "Miraç'çığım, biliyorsun değil mi her attığına hemen bakamam..."
Bir travma piramidinin tam içinde yaşıyoruz. Dünyaya, coğrafyaya, ülkeye; işimize, ailemize ve kendimize dair yüzlerce küçük büyük sıkıntıdan oluşan koca bir kütle bu. İçinde takılıp duruyoruz. Çok zorlanınca da üç yerden boyun fıtığı çıkarıyoruz, biraz iyi hissettiğimizde de blog yazıyoruz. Yazarken de genelde radyoda hiç güzel şarkı çalmıyor.
Yorumlar