Kayıtlar

nane şekeri ve deniz feneri

Küçük şeylerin altında ezildiğim yakışıksız bir hayatı yaşıyorum. Bana göre önemsiz, ona göre önemli, sizi belki ilgilendirmez bile. Kendimi mutlu saydığım tek yer gece uykuya dalmadan önce yatağımda geçirdiğim 10, en fazla 15 dakika. Özel uyuma pozisyonum bile var: Kafam sol tarafa yaslanmış, sol kolum yastığın üstünde, sağ kolum yorganın içinde. Tırnakların içinde kalan ve kürdanla çıkarılan küçük pislikler gibi hayatın içinden küçük mutluluklar sökmeye çalışıyorum. Benim hayatım böyle mi olacaktı? Bunu ben mi seçtim, nerede hata yaptım, nerede yapmadım; yalnızca olması gereken mi oldu? Bilemediğim sorular. Aslında bildiğim ama cevaplarından korktuğum sorular. Hayır, aslında bilmediğim, bildiğimi sandığım, dünyanın umrunda olmayan ve dünyanın umurunda olmamasının umurunda olmadığı sorular. Dün sabah aynaya baktığımda gözümün hemen yanında ufak bir çizgi gördüm. Güldüğüm zaman uzayan bir çizgi... Canımı sıktı, sıkmaya da devam ediyor. En büyük sorunum bu değil, biliyorum. Bu aslında b

kahramanım yorgun musun

Resim
Bu aralar kahramanlık üzerine fazlasıyla düşünüyorum. Kime kahraman denir, bir kahramanın içsel ve dışsal dertleri, sorunları, engelleri neler olmalıdır, karşısındaki "kötü karakter" kahramana dair nasıl bir güce sahip olmalıdır ki onu en ince, en hassas, en "pis" noktasından vurabilsin vesaire... Üstelik bunları evrensel bir kahraman aleminden daha çok yerel, küçük, bizden, "yurdum insanı" tanımlarıyla üretmek istiyorum. Bir kahraman olmalı, yerli olmalı, dertleri olmalı, engelleri ve çatışmaları bulunmalı ama sıkmamalı, çok eğlenceli de olmamalı, yüzeysel değil derinlikli birisi ortaya çıkarılmalı.  Falan. Düşüncelerin karanlık dehlizlerinde, elinde küçük ampüllü bir fenerle gezsen bile iki üç adım attıktan sonra bazı şeyleri anlamaya başlıyorsun. Aslında anlamak da denemez, zaten biliyorsun, hep biliyordun, bu bilgi sana ruhani bir kavrayış olarak geliyor. Kahramanın ilk şartı en başta kendisinin kurtarılmaya ihtiyacı olması ve ne yazık ki bunu kendinde

hadi her şeyi kırmızıya boyayalım

  Sanırım hepimiz hayatı belirli soruların etrafında ve o soruların cevaplarını arayarak yaşıyoruz. Mesela benimki hep şu oldu: ben acaba başkasının mı hayatını yaşıyorum? Tabii ki sağanak yağmurun yağdığı kasvetli bir gecede, kötü emellere sahip hemşirenin pusetleri değiştirmesinden ve tam o anda şimşek çakmasının ışığında hain yüzünün parıldamasından bahsetmiyorum. Yani en azından öyle umuyorum. Bahsettiğim bilim kurguya biraz daha yakın bir şekilde bilincimin hiç tanımadığım bir bedene nakledilmesi; hafızamın silinerek bilmediğim bir gaye için, benimle bağlantıya geçilecek güne kadar bu salak bedende yaşamaya koşullandırmam gibi bir şey de değil. Yani, bunu da umuyorum diyelim. Bahsettiğimin bana özgü bir şey olmadığının da farkındayım. Hepimiz, kimbilir hangi duygusal anlarda uzaklara, genellikle yıldızlara ya da huşulu bir manzaraya bakarken "ben aslında başka bir hayat yaşamalıydım" diye düşündük. Benim farkındalık mekanım ise odam. Odamda perderleri tam kapatmadığım bi
Hayatla ilgili çok şey bildiğine, çözdüğüne dair o yanılsamayı bize kim yükledi? Bu sanırım hepimizin bir şekilde savunma mekanizması haline dönüştü. Her şeyden şüphelen, her şeyden kork, çekin, sana zarar verebileceğini düşün, her şeye dair mutlaka içinde bir bit yeniği vardır diye endişeye kapıl. Hiçbir şeyi yapmamak için çok mantıklı nedenler bul. Bunlar neredeyse denizdeki kum kadar çok olsun senin için. Hele ucunda bir şeye cesaret etmemek varsa. Çok daha iyi. Kaçış edebiyatı diye bir tür var, hayatın eğer boka batmışsa, her şeyden sıkıldıysan ama boyut değiştiricin de yoksa Yüzüklerin Efendisi'ni okuyorsun ve başka diyara kaçıyorsun. Adına bu yüzden kaçış diyorlar. Belki de fark etmeden kendi kendimize bunun yazılımını yükledik. Hayatı kaçmak için yaşamak. Girift bir şekilde. Yaşarken yaşamaktan kaçmak. Görünüşte mantıksız, derinliğini kavradığında ise aslında apaçık, saf gerçeklik. Çok garip. Bir tane hayatımız var ve hiçbir şey yapmıyoruz. Gülüyorum. Sarkastik bir şekilde.

mousenin orta tuşuyla tıkladığında yeni pencerede açılmayan youtube videosu

Resim
  Burnumda geçmişe dair bir koku var, ne olduğunu bilmiyorum. Çiçekler hakkında malumatım yok. Birkaç tanesinin şeklini biliyorum. Papatya sarı beyaz olur, yaprakları kolay kopar. Gülün dikenleri vardır, orkide beyazdır genelde ve anneler gününde annene aldığında iki gün sonra solarak ölür. Yine de o günkü kokunun bir çiçek kokusu olduğunu biliyorum, denizle karışık. Deniz kokusuna aşinayım. Birazcık tuz da var, defalarca mutfakta hangisi tuz hangisi şeker diye şaşırarak serçe parmağımı ıslatıp tadına bakmıştım. Kokudan sonra en çok rüzgârı hatırlıyorum. Soğuk ve kulağı yakanı biliyorum ama bunu değil. Gözü yaşartan ve montunun ceplerinde kullanılmış peçete aratan versiyon da değil. Çok güzel, usul usul esen, kokuları taşıyan, ufacık terlemiş alnını okşayan bir rüzgâr bu. Rüzgârdan sonra da sesler aklımdan hiç çıkmıyor. Bildiğim sesler değil bunlar, biliyormuş gibi yaptığım yankılar. Araba kornaları, üç beş dilde edilen sohbetler, bağrışlar, telefon konuşmaları, seslenmeler, yol çalışm

bir tufandır fenerbahçe

Resim
Bazen her yerde aynı anda olamayacağınızı bildiğiniz halde küçük, aslında derince düşündüğünüzde saçma şeyleri merak edersiniz. Hemen o anda yapasınız gelir. Mesela şehirler arası otobüslerin şoför uyku kabininde uyumak ya da Afyon'daki dinlenme tesisinde pişmaniye ve yanında naneli sabun almak gibi... O anda özendiğiniz, o anda istediğiniz; daha sonra normal hayatınızda unutacağınız ve tekrar aynı ortamda rast gelinceye kadar özlemeyeceğiniz şeylerdir bunlar. Uzun yolculuklara dair aklımda hep böyle şeyler var. Gözüm mutlaka bir yerde otobüsün içindeki saate takılır. Zaman yavaş ilerler, bunu artık bilmeyen yok da pek görmediğimiz vakitlerde yakalarız o saatleri: 2.14, 2.55, 3.18, 3.56, 4.15 Genelde Akdeniz şehirlerine gidilir bu otobüslerde. Bu yüzden sabaha karşı sizi kızılçam kokusu karşılar... Kokuyu öğrenene kadar "Bir yer mi yanıyor acaba?" sorusunu sorarsınız. Sabah aydınlığı gelmeden önceki o koyu mavi ışık sizi şaşırtır. Başınızı cama dayadığınızda, gecenin yarı

bir tur daha

Resim
Çok etkilendiğim bir Superman hikayesi var. Hikaye şu, Superman ve uzatmalı sevgilisi araştırmacı gazeteci Lois Lane'i biliyorsunuz. Bir gün bazı olaylar sonucunda Lois Lane ölüyor ve Superman buna engel olamıyor. Çok sinirleniyor; inanamıyor, geldiği gezegende yarı tanrı gibi bir şey olduğu için gücünün bir şeye yetmemesine imkan vermiyor. Deliriyor. Hemen atmosferin dışına uçuyor ve dünyayı döndüğü yönün tam tersine bir tur döndürüyor. Bunu yaptığında dünya bir gün geriye gitmiş oluyor ve Lois Lane henüz ölmemiş oluyor. Ancak sorun şu ki bunu her gün yapmak zorunda kalıyor çünkü Lois Lane günün sonunda bir şekilde ölüyor. Superman mutlak kaderi durduramıyor, kaçamıyor, sonuçlarına da katlanamadığı için her gün aynı acıyı yaşamak zorunda kalıyor.   Sonra bir gün böyle olmayacağını anlıyor. Lois Lane ile vedalaşıyor. Böylesi belki de daha iyi diyor. Çünkü biliyor ki bazen olması gereken olmalıdır. Yaşanması gereken yaşanmalıdır. O günden sonra başka bir kişiye dönüşüyor. Hayatta hi