<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300</id><updated>2012-01-27T11:08:14.519+02:00</updated><category term='Parfüm'/><category term='Şiir'/><category term='Öykü'/><title type='text'>Yorgan/Döşek</title><subtitle type='html'>Bu blog uyanık kalmak için uyumak zorunda olan bütün canlılara ithaf edilmiştir.</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>291</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-3438553296258292322</id><published>2012-01-14T15:58:00.000+02:00</published><updated>2012-01-14T15:58:28.347+02:00</updated><title type='text'>Bi de Zagor vardı.</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-6scr8nbHpOA/TxGGwKhmTSI/AAAAAAAABJo/L9lrOV4FglY/s1600/masum.1.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="172" src="http://4.bp.blogspot.com/-6scr8nbHpOA/TxGGwKhmTSI/AAAAAAAABJo/L9lrOV4FglY/s320/masum.1.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Başı eğikti. Ucunda yağlı etin parıldadığı çatalı ağzına götürdü. Başını kaldırdı. Kafasını gayri ihtiyari sola, camdan dışarıya, lodosun oraya buraya sürüklediği kar tanelerine çevirdi. Gözleri donuklaşmıştı. Çatalı elindeydi ve lokmasını çiğnemiyordu. Loş ışığın sarı aurasıyla çevrilmiştik. Meraklandım, ben de camdan dışarı baktım. Ellerini montunun cebine sıkıştırmış kırk yaşlarında iki adam, ağızlarından duman çıkartarak konuşuyorlar ve süratli adımlarla bilinmezliğe (sonranın bilinmezliği onlara boyut falan katmıyordu) yürüyorlardı. Saçları kar yüzünden beyazlaşmış; Flash Tv’nin yaşlandırma tekniğiyle bulduğu Alzheimerlı hacı amcalara benzemişlerdi. Her harfin üstünü dilimle okşayarak, en sevecen sesimle başımı camdan çevirmeden konuştum. “Senin bir sıkıntın mı var?” Efsane soru. Çok konuşan ama, söylemek istediklerinin asıllarını söyleyemeyen insanların ortak kaçış noktası. Anlamı: “neden benimle ilgilenmiyorsun?” Kız, kulağını kaşıdı. Dudaklarını araladı. İki dudağının arasında tükürüğünün oluşturduğu salya parmaklıkları görünüyordu. Cevap verecekti. Ama hepimiz zaten vereceği cevabı çok iyi biliyoruz değil mi? “Yoo, yok bir şey.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerini benden kaçırdı. Her yeni eylem yeni bir evrenin kapısını açardı. Yanındaki sandalyeden çantasını aldı, içinden telefonunu çıkarttı. Telefonunun çaldığını duymamıştım ama çaldığını biliyordum. Yalnız insanla, yalnız olmayan insan farkıydı; birisi telefonunu çaldı mı diye kontrol ederdi ve (Anne(2)’yi saymazsak) genelde telefon çalmamış olurdu, diğeri telefonunu “yine kim aradı acaba?” diye kontrol ederdi ve hep de birisi aramış olurdu. Ve evet, ne yazık ki telefonu çalmıştı. Para biriktirip portatif bir jammer cihazı almam gerektiğini biliyordum. Merkezdeki pozisyonumu kaybetmek üzereydim. Çünkü demin pencereye baktığında gözleri donuklaşmıştı. Başka birisini düşündüğünde böyle yapardı. Çünkü “Senin bir sıkıntın mı var?” demiştim ve “hiç sorma canımın içi ya, şöyle oldu böyle oldu” demek yerine lafı ustaca geçiştirmişti. Kontrolü kaybediyordum galiba. Ayak bileklerimden içeri huzursuzluğun serinliği sızıyordu. Bacak kıllarım dikleşmişti. Deri gözeneklerim hassaslaşmıştı. Hep stresten, soğuktan değil. Belki ısınırım diye bacak bacak üstüne attım. Kazağımın kollarını çekiştirdim ki dikleşmiş çirkin kol kıllarım görünmesin. Masadaki metal tuzluğu elime aldım. Ne bileyim, aldım işte. Tuzun yarısı bitmişti. Tuzluğu yerine koydum. Güya hiçbir şeyi umursamayan, takmayan ve önem vermeyen adamlar gibi davranmaya çalışıyordum. O ise bu sırada telefonundan adamın veya kadının tekine, üstelik tek elini de değil iki elini kullanarak mesaj yazıyordu. Dudağının sol tarafındaki çizgiler diyagonal şekilde bükülmüştü. Anlamı: gülümsüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikkatini çekmek zorundaydım. Çünkü yarın yoktu bizim için. Gidecekti. “Evim” dediği yere dönecekti. Bir dahaki gelişine kadar kafasının içinde en azından bir seçenek olarak kalmalı, “ulan böyle bir çocuk vardı ya, acaba üstümde sadece bir bornozla evinde onu ziyaret mi etsem?” şeklinde düşünmesini umabileceğim kadar yer tutmalıydım hayatında. Dikkatini çekmek istediğimi göstermeden dikkatini çekmek zorundaydım. Böyle bir şeyi en son yaptığımda 9 yaşındaydım ve arka bahçede herkesi toplayıp “arkadaşlar ben Uranüs’ten gelmiş bir uzaylıyım” demiştim. Anlayacağınız birazcık acemiydim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok temel bir mantıktı: dikkatini sana veren insanlar %99,9 olasılıkla sana bakarlar. Onun da bakması lazımdı. “Kiminle mesajlaşıyorsun ya?” Başkalarının gürültüsünden oluşan bir sessizlik vardı etrafta. Cevap vermesini bekledim. Kulağımda sadece dokunmatik telefonunun “tık tık” sesleri yankılanıyordu. Nihayetinde dudaklarını hafifçe büktü, yutkundu, telefonu masaya koydu ve cevap verdi. “Senin tanıdığın birisiyle değil ya. Bir arkadaşla”. Bir arkadaş. Türkiye’nin en geniş sülalesi “Bir arkadaşoğulları” ile aşık atmaya çalışıyordum. Çok ayıptı. Size de olmuştur; kafanızdaki şeytanlar sizi sürekli dürter ve kibirli sesleriyle “hadi laf sok, hadi canını sıkacak bir şey söyle. Sen bu lafın altında kalacak adam mısın be?” deyip sizi gaza getirip dururlar. Siz de karşınızdaki kişiye bakıp onu Mevlana usulü “lafa bakarım laf mı diye söyleyene bakarım adam mı diye” tekniğiyle tartarsınız. Genellikle de o “sokucu” cümleyi kurarsınız. Genellikle de pişman olursunuz. “Bir arkadaş ha? Dağcı arkadaşın mı yoksa? Burada boşuna bekliyorsun o zaman abi ya. Hemen git yetiş. Çadırını kurmuş bekliyordur seni”. Sondaki “çadır” argosunu iyice anlaması için yüzümü olabildiğince gerip gülümseyerek Refah Partisi işareti yaptım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çatalı tekrar eline aldı. Çatalın ucuyla tabaktaki soğumuş et parçalarını yokladı, çeyrek porsiyonu kalmış pilavı ezip, havuç taneleriyle oynadı. Beğenmemişti. Çatalı tabağa bıraktı. Elips şeklindeki yüzünde ne bir aşağıya iniş, bal rengi gözlerinde ne bir dalma emaresi, ne de sesinde çatallanma belirtisi vardı… “Peki ya Miraç. Haklısın, eh hadi hesabı isteyip kalkalım da ben dağcının yanına gidip biraz onunla ilgileneyim” Söylediğimden hemen pişman olmuştum ama pişmanlık alkolizm gibiydi; vücut bağışıklık kazandıkça, sarhoş olmak için daha çok içiyordun. Kalbin de pişmanlığa alıştıkça, vicdanını rahatlatmak için daha çok saçmalıyordun. Şu anda duysanız midenizin bulanacağı kadar iğrenç bir manken oyunculuğuyla güldüm. “Ya ben şaka yapmıştım. Takılmıştım. Just kidding. Yoksa sana gelen mesajdan bana ne yani. Sen de her şeyi ciddiye alıyorsun be kızım…Hesabı harbiden isteyelim mi ya?” Arkasına keyifle yaslandı. Kollarını kavuşturdu. Tüm iletişim fakültelerinde öğretilen bir kuraldı bu: kollar birbirlerine kavuşturulmuşsa, iletişim yolları kapalıdır. “İste hesabı ya, ciddiyim. Ama sana bir şey soracağım”. Cümlesine nokta koymadan atıldım, ne söyleyeceğini merak ediyordum: “sooor”. Sağ elini bu sefer Kenan Işık gibi yanağına koydu. “Seni buluşalım diye kim aradı?” Sıçmıştık. “Sen çağırdın”. Yanağındaki elini indirmedi. “Yani şunu anlamaya çalışıyorum, eğer ben sana göre başka birisiyle buluşmak istiyorsam hadi senin ifadenle söyleyeyim birisinin çadırına oturmak istiyorsam, neden seninle buluşmak isteyeyim ki?” Telefon joker hakkımı kullanmak istiyorum Kenan Bey. Yanak, boğaz ve dudak kaslarımda meczup titreşimler hissediyordum. Gülmemem lazımdı. Direnç göstermeliydim. “Belki beni de aradan çıkartmak istemişsindir. Olamaz mı? Olabilir. Yapmadığın şey mi? Yapmadığın şey değil”. Çok heyecanlandığında neden bu kadar agresifleştiğmin sebebini bulduğum gün, kamil insanlığa eriştiğim gün olacaktır. İşte o zaman şalterleri kapatıp Semerkant’a yerleşirim zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karşı masaya sipariş getiren garsonu görünce, sanki rahmetli ilkokul öğretmenim Halime Koşoçaydan’mış gibi parmak kaldırdım. Yanımıza doğru hareketlendi. Yarı yolda elimle imzalama hareketi yaparak, hesabı istedim. Mutfağa geri döndü. Madem hesabı istiyordu, ben de isterdim. Onu mu kıracaktım? Laflarına kanmayacaktım. Madem artistik yapıyordu “Hadi kalkalım, hesabı isteyelim abii” şeklinde, ben de onun gibi oynayacaktım. Maalesef ki ilkokulda “altta kalanın canı çıksın” oyunlarına alınmayan ve Uzun Eşek’te en fazla yastık rolünü alabilen birisi olarak alttan alma alışkanlığım yoktu. Likitleşemeyen ter vücudumu basmıştı. Kızarıyordum. Etrafımızdaki herkes bize bakıyor, her şey bizi izliyordu sanki. Hesabı istememden etkilenmeyince üsteledim. “Planın bu değil miydi? Senin olayın bu. Ankara’ya gelince ne yapayım diye düşündün. Hoop Miraç’ı arayayım. Dı dı dı dı(telefon tuşuna basma sesi) Alo? Merhaba canım benim..., zaten bebe dünden razı. Yemek falan yerim, kendimi övdürtürüm. Sonra da giderim. Nereye gidiyorsun Zagor’un yanına mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevdiğin bir insanı tanımak çok güzel bir şey. Ama iyi tanıdığını sanmak ve aslında öyle olmaması çok kötü bir şey. Ne söyleyeceğini bilmiyordum. Bazen, onunla sohbet ederken ne söyleyeceğini önceden tahmin etmeye çalışıyordum. Tuttuğu zamanlarda kendimi onun bir parçası olarak görüyordum. Sanki ortak bir bilincimiz vardı ve habersiz şekilde bu sırrı birbirimizden saklıyorduk. Bu oyunu zamanında onu da alıştırmıştım. Ama biraz farklı şekilde. Bir yere oturuyorduk, karşılıklı 2 dakika sessizce bakışıyorduk ve sonra “ne düşündün?” diye soruyorduk. Ben hiçbir şey düşünmüyordum, zaten öyle bir durumda kim düşünebilirdi ki? O da düşünmediğimi bilmesine rağmen kafasına göre “Albatros kuşları, Aziz Yıldırım, Star Wars, Caps Lock, kahverengi şeker” türü tahminler yapıyordu. Ben en çok hangisini beğendiysem diyelim ki Caps Lock’u “Oha, Caps Lock’u düşünüyordum. Herkes bir kere bile olsa küçük harf yazacağı cümleyi komple büyük yazmıştır Caps Lock şeyi yüzünden” diyordum. Sonra aynısını ben onun için yapıyordum. Binyılın en geri zekalı oyunuydu. Ama bizim oyunumuzdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keşke bu sefer de ne diyebileceğini tahmin edebilseydim. Lakin bambaşka bir damardan girmişti. “Zagor’um mu? Çok geri zekalısın. Tatlı geri zekalı değil. Harbi geri zekalı. İki saattir bana söylediklerini iki saniye düşün, sonra da söyle sabahtan beri beni övmüş müsün yoksa paso laf mı sokmuşsun?” Masa sallanıyordu galiba. Bardağımın dibinde kalmış suyu içtim. Boğazım köklenmiş ısıtma yüzünden öylesine kurumuştu ki, iki damla su boğazımdan akarken adeta bir şelale etkisi yarattı. Yutkundum. Buluştuğumuzdan beri kıza alt metinden “sen aslında şıllıksın” mesajı veriyordum. Hatta o sıralar kızı cep telefonuma rehberden görenler travesti zannetsin diye “Sıla(Samet)” diye kaydetmiştim. İkinci isimleri oluyordu ya travestilerin o hesap.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle tuhafı ki içim. Hissiyatlarla, asli gerçekler büyük hadron çarpıştırıcısında çarpışmıştı. Garson yanımda belirmişti. Elinde küçük kahverengi bir kutu vardı. Kutunun içinde de kargacık burgacık bir yazıyla ödemem gereken meblağ… Amma velakin,  Bu şımarık hatuna haddini bildirmenin vakti gelmişti. “Sen de onlardan mısın yoksa?” Çantasının fermuarını kapattı. Kucağına aldı. Gümüş saati kolunun üstüne çıkmıştı. Onu tekrar bileğine indirdi. “Neylerdenim?” Hesabı ödedim. Yan sandalyeden montumu alırken ekledim: “Masumiyet’i izlemeyip, sadece youtube’dan Haluk Bilginer tiradını izleyenlerden. Hadi bebeğim, gerçeklerden kaçılmaz. İtiraf et. Onlardansın değil mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Manasız bir şuhlukla saçlarını düzeltti. Ona uzattığım kırmızı eldivenlerini taktı. Sonra da sıcacık banyodan cıbıldak çıkıp donmamak için hemen bornoza atlamanın hızıyla kaşmirden kabanını giyindi. Cevap verdi: “Öf. Çok belli ettim değil mi? Türkiye’nin en kalabalık sivil toplum örgütünde ben de varım. Adımız MSHBTOBT. Masumiyet’i Sadece Haluk Bilginer Tiradı Olarak Bilenler Teşkilatı”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elimle salla minvalinde bir hareket yaptım, zira ben de Masumiyet’i izlememiştim. “Ben de sizin örgütteyim ki zaten” Karşılıklı gülüştük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Masumiyet’i hiçbir zaman beraber izleyemedik.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-3438553296258292322?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/3438553296258292322/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=3438553296258292322&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/3438553296258292322'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/3438553296258292322'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2012/01/bi-de-zagor-vard.html' title='Bi de Zagor vardı.'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-6scr8nbHpOA/TxGGwKhmTSI/AAAAAAAABJo/L9lrOV4FglY/s72-c/masum.1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-6581494518255267820</id><published>2011-12-22T01:01:00.000+02:00</published><updated>2011-12-22T01:01:38.915+02:00</updated><title type='text'>Çaresizlikte Beyaz Kuşak Sahibi Olmak.</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-Q8X2JW4Gtpg/TvJkmpVmY1I/AAAAAAAABJU/M4g-a2LFQys/s1600/MEVLANA-1-224x300.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/-Q8X2JW4Gtpg/TvJkmpVmY1I/AAAAAAAABJU/M4g-a2LFQys/s1600/MEVLANA-1-224x300.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Mevlana’nın bilen-bilmeyen herkes için farklı bir imajı var. Kimisi başına Hazretleri ekleyip, adamı kimsenin ulaşamayacağı bir olgunluk dağının tepesine oturtuyor, kimisi de tam tersi Moğol ajanı iblis deyip, üzerinden gizli saklı bir homofobizm  yapıyor. Ancak, bana “Mevlana nedir?” diye sorarsanız siz tek bir cevap veririm: “Çaresizlik”. Mevlana, hiçbir zaman yüce bir müderris olmadı. Devrinde kendisinden çok daha yetkin İslam Alimleri vardı. Din bilgisi bugünün orta halli bir kasaba camisinin imamından halliceydi. Babası Bahaeddin Veled, kendisinden kat be kat daha ilim sahibi bir adamdı. Ancak yaratıcısına babasından çok daha büyük bir çaresizlikle aşıktı. Ve ölümden sonra cennete gitme vaadinin fevkalade teşvikiyle değil, bir aşık olarak yaşamayı seçti. Sonunda ne olacağını düşünmeden. Öldüğünde ne olacağını umursamadan. Bir menfaat beklemeden. Aşkının karşılık bulacağına dair sürekli şüphe içindeyken. Umudunu kaybetmekten hep korkarak. Ama sürekli daha fazlasını arayarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii bir de Elif Şafak Ablamızın uzmanlık sahası Tebrizli Şems var. Ben de ikisinin arasında “arkadaşça” bir aşktan fazlası olduğuna inananlardanım. Ama bunun sadece katıksız bir cinsellikten ve “halvetbadi”likten  daha çok bir kişiye karşı duyulan ağır sevgi durumuyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Saf halde bir aşktı ve bu yüzden hiç de saflıkla yaşanmadı. Bu iki adam 3,5 yıl boyunca pencereden sızan günışığından başka bir aydınlatmanın olmadığı bir dergahta beraber kaldılar. Bunu yaparken aralarında 20 yaş fark vardı, şahıslardan bir tanesi çoluk çocuk sahibiydi ve Sünni İslamiyet’in kalesi olan Selçuklu İmparatorluğunun akıl hocasıyken, Sünni İslamiyet’in “kafirlik” gibi gördüğü İsmailiye’ye mensup bir adamı evinde sakladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevlana bu adam için neler yapmadı ki? Geri dönsün diye onu manevi kızıyla evlendirdi. Tam bir yıl boyunca Şam’a gidip keselerce altın harcayarak izini bulmaya çalıştı. Önünde yerlere kadar eğilmeye hazır talebelerine ders vermeyi kesti. Yediğini önünde, yemediğini de paketleyip tekrar önüne koyan Konya esnafını karşısına aldı. Kendisini Rum Diyarının en büyük adamı yapan Selçuklu Sarayının desteğinin kesilmesine sebep oldu. Anadolu, Moğol baskısı altındayken Müslüman Moğolların yaşadığı İlhanlılardan gelen Şems’in etkisiyle kanaatini  Moğollardan yana kullanarak Selçukluların yıkılma sürecini hızlandırdı dediler. Moğol-Türkmen çekişmesinde Türkmenlerden taraf olan Nasreddin Hoca’yı zehirlettiğine dair iddialar bile var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte çaresizlik budur, daha fazlası değil. Çaresiz bir aşk, insana her şeyi yaptırma kudretine sahip bir şeytandır. 666’dır. Kızıl Tamu’dur. Koca bir adamı alır, herkesin gözü önünde yerlerde süründürür. Sana cesaret vermez. Aksine korkaklaştırır ama seni korkutacak her şeyi yapmanı sağlar. Seni mutlu etmez. Aksine mutsuzlaştırır ama seni mutsuz edecek her şeyi  yapmana sebep olur. Seni olgunlaştırmaz. Aksine toylaştırır ama kendini bile bile çocukça şeyler yaparken bulursun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, çaresiz bir aşk sana Mesnevi’yi yazdırır. “Ampurdanlı Kız”ı yaptırır. “Julia’yı” besteletir. Dağı Deldirir. “Karım’a Mektup’u” imgeletir. Mısır’ı fetih ettirir. Böyle de fenadır.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-6581494518255267820?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/6581494518255267820/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=6581494518255267820&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/6581494518255267820'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/6581494518255267820'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/12/caresizlikte-beyaz-kusak-sahibi-olmak.html' title='Çaresizlikte Beyaz Kuşak Sahibi Olmak.'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-Q8X2JW4Gtpg/TvJkmpVmY1I/AAAAAAAABJU/M4g-a2LFQys/s72-c/MEVLANA-1-224x300.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-4185266436444346209</id><published>2011-12-12T01:37:00.001+02:00</published><updated>2011-12-12T01:39:42.730+02:00</updated><title type='text'>90'lar iyidir, klastır, hoştur.</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-gW-nix7PvOA/TuU9mKlnjyI/AAAAAAAABJA/RXFbt6hYf1E/s1600/sicak-saatler_82466.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="242" src="http://2.bp.blogspot.com/-gW-nix7PvOA/TuU9mKlnjyI/AAAAAAAABJA/RXFbt6hYf1E/s320/sicak-saatler_82466.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;90’lar benim için dört şeydir: 1) yokuşlar 2) kömür+kar kokusu 3) helvacıoğlu flütle çaldığım Sıcak Saatler dizi müzikleri 4) batı sineması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;1) Yokuşlar:&lt;/b&gt; Dik olmalarıyla ünlüdür. Asla yürünmez, “çıkılır” veya "inilir". İnerken ipin ucunu kaçırırsanız salak şekilde Zürafa gibi koşmaya başlarsınız. Bisikletiniz varsa çıkış 2 kat zor, iniş 2 kat kolaydır. En büyük özelliği çok sevdiğiniz birisiyle buluşmaya giderken sırıtarak inilmesidir. Yokuşlarımız çok yaşasın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;2) Kömür+Kar Kokusu:&lt;/b&gt; Mizansenle anlatmak istiyorum. Gecedir, kar yumuşakça tane tane aşağı iniyordur. Yerler silme yumuşak karla doludur. Sokak lambalarına baktığınızda puslu puslu kar tanelerini görürsünüz. Atkınızı burnunuza kadar çekmişsinizdir ve atkı nefesinizle ıslanmıştır. Islandığı için de atkının yünleri ağzınıza girer. Burnunuzda taze ama acı bir koku vardır. Saf kar değildir bilirsiniz ama iğrenç kömür de değildir. İkisinin arasında, keyifli bir kokudur. O koku burnunuzda koşarsınız ve bahçedeki karların üzerine atlarsınız. Çoraplarınız ıslanır. Islak ayakların kaloriferde kurutulduğu anlarda hissedilen mutluluklar da çok yaşasın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3) &lt;b&gt;Helvacıoğlu flütle çaldığım Sıcak Saatler Dizisi Müzikleri:&lt;/b&gt; Linklerle gidelim. Bir tanesi bu: &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?NR=1&amp;amp;v=AYzv18uqYrs&amp;amp;feature=endscreen"&gt;http://www.youtube.com/watch?NR=1&amp;amp;v=AYzv18uqYrs&amp;amp;feature=endscreen&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğeri de bu: &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=R2Wq72W-7uQ"&gt;http://www.youtube.com/watch?v=R2Wq72W-7uQ&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Blok flütün içinde biriken tükürük miktarına göre değerlendirmek lazım mutlu bir çocuğu. Benimki mor renkliydi. Ben 10 yıl kullandım. Kardeşim de 10 yıl kullandı. O arada tam 4 kez taşındık, kaybetmedik. Toplamda 5 okul değiştirdik, yine kaybetmedik. Toplamda 4 tane ayrı müzik hocamız olmuş, hiçbirisinin dersinde unutmadık. Üşenmedik hesapladık, toplamda 1150 kere müzik dersi yüzünden flütü okullarımıza götürdük, yine kaybetmedik. Hayatta helvacıoğlu mor flüte olduğum kadar hiçbir şeye ve hiç kimseye bu kadar sadık olmadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıcak Saatlerse bambaşka bir olay. İzleyenler ve hatırlamış olanlar kesinlikle çok şanslı insanlar. Bir Türk dizisi düşünün ki başrol oyuncuları karı-koca olacak, "cehennem" adında karakterler olacak ve çok sevilecek. Şu anda yepyeni bir dizi olarak çıksa muhtemelen şamar oğlanına dönecek ama o zamanlar çok farklıydı be. Her şeyden önce ilk ciddi aksiyon dizimizdi. Silahların patladığı, karakterlerin vurulduğu ve öldüğü, gece çekimlerinin yapıldığı masraflı bir diziydi. Ayrıca, yakın zamanda kaybettiğimiz Nihat Nikerel namı değer “Cehennem Cevdet’in” -siz onu belki Kurtlar Vadisindeki Seyfo Dayı olarak da bilebilirsiniz- karakteri sayesinde oluşan “hayatın acısını da tatlısını da görmüş bu yüzden bilgeleşmiş, baş erkek karaktere akıl hocalığı yapan karakter” türünü de ortaya çıkartmıştı. Ramiz Dayılar, Kuşçular falan hep ondan sonra çıktı. Ayrıca Neriman Uğur’un da oynadığı bir Femme Fatale karakteri vardı. Kadın genç adamlarla falan birlikte oluyordu, fevkalade çılgın bir kadındı. Kenan Işık bile oynuyordu ve şimdi imkansız gelecek ama “itici” değildi. Düşünün artık nasıl güzel bir diziydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;4) Batı Sineması:&lt;/b&gt; Bu sinema şu anda dikiş nakış giysilerinin satıldığı bir pazar. Yani bir nevi Ankara’nın Emek Sineması diyebiliriz. Evime 10 dakikalık yürüyüş mesafesindeydi. Ancak şehrin merkezinde olduğu için ve park yeri olmadığından çok çok çok çok az tercih ediliyordu. Pek arkadaşım olmadığı için genellikle babamla, bazen de kendi başıma gidiyordum. Salonda benden başka en fazla 2-3 çift oluyordu ve çiflerin ne yaptığını tahmin edebilirsiniz. Ben de onlara bakıyordum, arada filmleri izliyordum, arada mısır-kola alıyordum ve yine onları izliyordum. Çok büyük hedeflerim vardı. Sevgilim olursa bir gün oraya, Batı Sinemasına götürecektim. Olmadı :).&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-4185266436444346209?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/4185266436444346209/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=4185266436444346209&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/4185266436444346209'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/4185266436444346209'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/12/90lar-iyidir-klastr-hostur.html' title='90&apos;lar iyidir, klastır, hoştur.'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-gW-nix7PvOA/TuU9mKlnjyI/AAAAAAAABJA/RXFbt6hYf1E/s72-c/sicak-saatler_82466.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-2011731821657281228</id><published>2011-12-09T01:08:00.001+02:00</published><updated>2011-12-09T10:29:58.921+02:00</updated><title type='text'>Sao Paulo ve Hopa</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-vWabavv19Fw/TuFBbP2dMDI/AAAAAAAABI4/QP8vBn1XutY/s1600/Dilma-Rousseff1.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://3.bp.blogspot.com/-vWabavv19Fw/TuFBbP2dMDI/AAAAAAAABI4/QP8vBn1XutY/s320/Dilma-Rousseff1.jpg" width="258" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;1964’te çok kötü bir şey oldu ve Brezilya Ordusu yönetime el koydu. Ancak Güney Amerika’daki Sol Düşünce milletler içi değil evrenseldi. O yüzden Brezilyalı, Urugaylı ve Arjantinli gençler Brezilya’nın yukarılarına doğru çıkarak orduya karşı askeri bir mücadele başlattı. Kendisine kısa zamanda pek çok sempatizan toplayarak, ordu için ciddi bir tehdit haline geldi.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;O yıllarda Brezilya’daki askeri rejim, yakaladığı siyasi mahkumlara uyguladığı yaratıcı işkencelerle dünya çapında ünlüydü. 1965 yılında Sao Paulo’da yakalanan Uruguaylı ve Brezilyalı iki genç kadın, Brezilya Ordu’nun şehir içi jandarması sayılan DOPS’a yaralı olarak yakalandıklarında saatlerce işkenceye uğrayacaklarını düşünüyorlardı. Bu gibi işkencelerde arkadaşlarından kimisi ölmüş, yarısı bitki haline gelmiş, çok azı da başarılı gerilla operasyonları sonucu kurtarılmıştı. Kadınlar kendi cinslerine “özel muamele” yapıldığını biliyorlardı. Brezilyalı işkencecilerin, özellikle DOPS üyelerinin cinsel sapkınlıkları çok ünlüydü. Uluslar arası Af Örgütü ve diğer insan hakları kuruluşlarının belgelediği gibi, işkence o kadar iğrenç ve nitelikli bir hale gelmişti ki gerilla örgütü yakalanan üyelerine örgüt organizasyonlarının yapısını ve bağlantılı kişilerin adreslerini değiştirmeleri için hiç olmazsa 48 saat dayanmalarına dair bir karar çıkartmıştı. Çünkü şu ana kadar konuşmayıp işkenceye dayanabilen hiç olmamıştı. Bu korkunç yöntemlere mutlak bir sessizlikle, tam bir direnişle karşı konulması İsa’nın yeryüzüne inip onlarla plaj futbolu oynaması kadar imkansız geliyordu.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Ancak genç kadınların beklentileri ve korkuları garip bir şekilde asılsız çıktı. Birkaç saat bomboş, kilitli bir odada bekletildikten sonra gözleri bağlı şekilde arabayla şehrin biraz dışında tam teçhizatlı bir kliniğe götürüldüler. Penceresiz odalara kapatıldılar, onlara hastane kıyafetleri verildi ve “en iyi şekilde tedavi edileceklerine” dair sözler verildi. Nazik, ama ne olacağı sorulduğunda ağzı sıkı olan doktorlar ve hemşireler ameliyat öncesi normal tetkiklerini yaptılar. Sağlık durumlarını incelediler. Odalarına günaşırı taze çiçekler geliyordu. Bütün bu nezaketin, herhangi bir illete tutulmadıklarını bilen kadınlara gerçekten çok garip geliyordu.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Daha sonra anladılar ki, “illet” kadınların kendileriydi. Direnme cesareti göstermelerin bedelini bizzat kendi bedenleriyle ödeyeceklerdi. Her iki kadında da amaç aynı olmasına rağmen uygulanan “tedavi” farklıydı. Kadınlardan birisinin ağzı alınmıştı. Diğeri burnunun yarısını kaybetmişti. Ve bu ameliyatlardan sonra hiçbir şey yokmuş gibi, buldukları “şifa”yı göstermek için yoldaşlarını ziyaret edebilecekleri konusunda tavsiyelerle serbest bırakıldılar. Onlar artık terörün ayaklı reklamları, yıldırma ve gözdağı sembolleri haline gelmişlerdi.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Ağzı alınan kadının durumundan anlaşılıyordu ki plastik cerrahinin en ince teknikleri uygulanmıştı. Tıbbi işkenceciler, kadının dudaklarını tamamen yok etmek için en iyi rekonstrüktif cerrahi teknikleri bile zorlayacak kesiklerin, dikişlerin ve yarıkların kullanılmasına özen göstermişlerdi. Kadının yüzünde bir pipet sayesinde sıvı alıp yaşamasına izin verecek küçük bir delik bırakılmıştı. Kadın, tedavi olmak için başka bir hastaneye gittiğinde doktora üstünde “dişlerime de bir şey yaptılar” yazan bir not verdi. Doktor ve ekibi, eskiden kadının ağzı olan deliği tekrar açtıklarında karşılaştıkları görüntü beklediklerinden de iğrençti: Bütün dişler çekilmişti ve yerlerine ağzını her oynattığında damağını parçalasın diye köpek dişleri konulmuştu.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Doktorlar ellerinden gelen her şeyi yaparak kadına ağız benzeri bir delik açtılar. Dişçiler de takma dişler yaptılar. Ama “iğrenç” sözü, ağzının o anki durumunu tasvir etmek için bile çok yetersizdi.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Son derece zarif bir insan olan genç kadın, sayısız ameliyattan ve anesteziden sonra her şeye rağmen eline geçen ilk kağıda şunları yazmıştı: “Geri döneceğim. Bir daha kimse beni susturamayacak”&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Diğer kadın mı? Diğer kadının burnunun yarısı, burun derisinin tamamı ve kıkırdağı alınmıştı. Sürekli kan ve sümük akan, pıhtılaşan damarların ve sinirlerin görülebildiği bir çeyrek burun. Sürekli akan, çiğ ve korkutucu bir yara. İsyanın bir “hastalık” ve işkencenin “şifa” olduğunu insanlara hatırlatmak için hep yanında taşıyacağı bir iz. Doktorların elinden tek gelense silikon ekleyerek görüntüsüne bir nebze normallik katmaktan başka bir şey değildi.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Not: Ülkemizi 8 Ekim 2011 tarihinde ziyaret etmiş Brezilya Devlet Başkanı Dilma Rousseff da, 1964’te Brezilya’daki Ordu Rejimine karşı isyan hareketine katılmış hanımefendilerden birisidir.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-2011731821657281228?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/2011731821657281228/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=2011731821657281228&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/2011731821657281228'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/2011731821657281228'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/12/sao-paulo-ve-hopa.html' title='Sao Paulo ve Hopa'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-vWabavv19Fw/TuFBbP2dMDI/AAAAAAAABI4/QP8vBn1XutY/s72-c/Dilma-Rousseff1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-743048440463686482</id><published>2011-12-05T02:23:00.001+02:00</published><updated>2011-12-05T12:13:29.962+02:00</updated><title type='text'>Rakı Meslek Lisesi</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-iLsS7CFdU24/TtwKX5pKWdI/AAAAAAAABIw/EjMuJs3RyvQ/s1600/rak%25C4%25B1-adab%25C4%25B1-e%25C4%259Fitimi.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="261" src="http://4.bp.blogspot.com/-iLsS7CFdU24/TtwKX5pKWdI/AAAAAAAABIw/EjMuJs3RyvQ/s320/rak%25C4%25B1-adab%25C4%25B1-e%25C4%259Fitimi.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Öğrenmenin ne yaşı, ne de yeri var. Hele benim gibi, sosyal hayatı asıl yaşındakilerle değil de 14-15 yaşındaki donanımlarıyla takip eden birisi için, karşıdaki bakkala gidip ekmek almak bile İskenderiye Kütüphanesinden çok daha öğretici bir süreç. Bazılarının hatta isim verelim Elif Şafak(Shafak)’ın ruhu sürekli teleportasyon sürecindedir ya, benim ruhum da transformasyondan transformasyona koşuyor. Ve her dönüşümünde de, bu kadar az şey bilerek nasıl normal hayatına devam ediyorum şeklinde şaşırıyorum.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Cumartesi günü arkadaşlarımla birlikte böyle entelektüel meyhanesi diyebileceğimiz bir yere gittik. İsim vermeyelim (neden vermiyorsak? Ve biz kimsek?) ama canlı müzikli, herkesin masalarda oynadığı şenlikli bir yerdi. Bu buluşmanın organizasyonunu ben yaptım. Hani bunu şimdi nasıl artistik içermeyen bir hale çevirebilirim bilemiyorum ama sanırım bu, hayatımda birden fazla kişiyi ilgilendiren yaptığım ilk plan falandı. Neyse, planı kurduk, arkadaşlara sms veya arama yoluyla haber verdik, konuştuk-ayarladık-ettik ve nihayetinde “tamamdır kardeş, görüşürüz”’le plancağımızın cilasını attık.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Kurgu bildiğiniz gibi hayattaki en güzel şeylerden bir tanesidir. Hem uydurukçuluğun o insanı rahatsız eden çiğliğinden uzaktır, hem de gerçeğin o sonsuz sıkıcılığından uzaktır. Yaşanmamış ama yaşanacak bir olayda başına neler gelebileceğini tahmin edip kurgulayarak; ona göre pozisyon almak ise 14-15 yaşında heyecanlıdır. Ancak benim yaşıma geldiyseniz, sırtınıza yüklediğiniz 25KGlik un çuvalıdır. O yüzden buluşma saatine kadar, “ulan bir şey olacak mı? Ne sipariş vereyim, oynayayım mı, güleyim mi, gülerken diş etlerimi göstereyim mi, tuvalete kaç kere gideyim, tuvalete gittiğimde klozete mi pisuara mı işeyeyim, ellerimi yıkadıktan sonra havluya mı, hava üfleyici mekanizmaya mı kurulatayım, giderken ne yapayım, topluca çıktığımızda kapıdan kaçıncı sırada çıkayım?” gibi şeyleri düşünmedim. Eskiden ufak kağıtlara falan yazardım ama o zamanlar ergenlik denilen virüs kanımda haddinden fazla dolaşıyordu.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Plan kuramadığım için buluşma vaktimize 1,5 dakika kala ben hala üstümde kaban boynumda atkı Fener maçının son dakikalarını izliyordum. Saate bakınca aniden ne kadar ilerlediğini -istemeyerek- fark ettim. Hemen bir koşu evden çıktım…diyeceğimi sanıyorsunuz lakin yanılıyorsunuz. Tam evden çıkmadan önce işemeyen insan bence erkek değildir, çok net. Dolayısıyla işedim ve evden aceleyle çıktım. Buluşma öncesi yapılması elzemlik içeren “Geldiniz mi ya?” telefonunu da ettim. Gelmişlerdi. Adımlarımı hızlandırdım. Cinnah yokuşundan aşağı, kayıp düşmemeye dikkat ederek salındım ve buluşma yerimize vardım. Kapıyı açtım. Garsonun teki bana dik dik baktı. Niye geldiğimi söyledim, dik dik bakmayı bıraktı.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Öğrenme macerası da o andan sonra başladı. İlk soru şuydu: Arkadaşlarınız sizden önce mekana geldiyse onlarla nasıl selamlaşırsınız? Dın dın…Hepsini masadan çıkartıp tek tek selamlaşmayı düşündüm, ama bu lokasyonun darlığı yüzünden gayet saçma sapan bir fikirdi. İkinci alternatifim, “napıyonuz lan şerefsizler?” şeklinde hafif espri hafif argo bir tavırla toplu selam yapıp yerime oturmaktı. Lakin bu da pek doğru değildi çünkü masada kızlar vardı ve herkes bilir ki, 21.yüzyıldaki 18-25 yaş arası gençlik yasalarına göre bir kızın yanında küfürlü konuşabilmek için, önce onun küfür ederek o “izni” vermesi gerekmektedir. Ortamdaki hanımefendi veya hanımefendiler küfür ederlerse, bunun anlamı “biz küfür edilmesini kaldırabiliriz beyler” demektir. Önceden de söylediğim gibi kafamda ne yapacağımı kurgulamadığım için ne yapacağımı bilemedim. Böyle baya bir ayakta bekledim. Sonra, Allah’tan benim “arafta kalmışlığımı” anladılar mı artık bilmiyorum, böyle harala gürele içinde selamlaşıp oturdum.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;İkinci soruya geçmeden önce ekstra bilgi vermem lazım. Mekanın sahibi hanımefendi, annemin iyi bir arkadaşıydı. Dolayısıyla, beni gördüğü an masamıza gelip; “selamlaşacağımızı” biliyordum ve bekliyordum. Ve tabii ki hürmeten geldi. Ah, ne yapacağımı bilemedim. Amaçsız ayağa kalkıp mallıktan hallice beklemek bir insan için çok acınasıdır ve ben ne yazık ki o acınası sürecin içine girmiştim. Aynı acıklı durum 3 kişi Ankara Havası oynarken de başınıza gelir, o iki kişi karşılıklı dans eder, sizde yanında yancı yancı oynarsınız. Kadın geldi, ben amaçsızca ayağa kalktım ve kafam biraz dumanlı olduğu için “Arkadaşlar mekanın sahibi X Hanım” falan bir şeyler geveledim. Öylesine kısık sesle söylemiştim ki bunu, duyulacağımı pek sanmıyordum. Sonra, baktım ki gayet de duyulmuşum abi. O aşamayı güzel geçtim, mekanın sahibini tanıma artistliğinin tadını yeterince çıkarttım. Hani çok zor bir süreç ama zevki de bambaşka lan. Charizard’ın sırtından tutunup Ankara üstünde uçmak kadar zevkli. En az.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Bu aşamayı atlattıktan sonra içtiğim Rakı’nın etkisiyle koordinasyon yetimi kaybetmeye başladım. Tek bildiğim yakın bir arkadaşımın bana dediği “içebildiğin kadar su iç” tavsiyesiydi. O yüzden sürekli damacanaya tecavüz eden adamın o sonsuz ihtirasıyla su içiyordum. Bu arada da sohbetlere katılıyor-katılmaya gayret ediyordum. Ancak mekanda sürekli bir canlı müzik sesi olmasından ve diğer insanların bağırarak konuşması yüzünden etrafta inanılmaz bir gürültü vardı. Bu durumda da üçüncü soru devreye giriyordu: Gürültülü ortamda yanında oturanla değil de, karşında oturan insanla nasıl konuşursun? Bu mesele ses mühendislerinin üzerine tez yazması gereken bir muhabbettir, çok iddialıyım.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Mesela benim bildiğim bu işin tek ölçüsü vardı; konuşurken kendi sesini duyarsan, o ses uygundur. Ancak yeterli gelmiyordu abi işte, ben bir şeyler söylemeye çalıştıkça karşımdaki iyice eğiliyordu, ben strese giriyordum, strese girince ses tonumu hiç ayarlayamıyordum ve ses tonumu ayarlayamadıkça, karşımdaki iyice eğiliyordu ve bu çok acayip bir görüntüye sebep oluyordu. Arkadaşlarımın yakın başka bir arkadaşı daha gelmişti. Kız ne söylediğimi anlayacak diye şekilden şekle girdi, onun adına üzülmedim değil. Zaten erkenden de kalktı. Sebebinin omurgasının eğilmesi olduğunu düşünüyorum.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Sonra, işi biraz kaptım ama… Çünkü arkadaşlarımı biraz dinledim, bağırmadan nasıl seslerini duyurduklarını kavramaya çalıştım. Konuşurlarken boyun kaslarını gerginleştirdiklerini gözlemledim. Ben de aynısını denedim ve SONUÇ BAŞARILIYDI. Sohbete katılarak, ortamdan uzak kalmamayı başardım. Ya buna tabii bir yerden sonra ne söylediğimi bile anlayamayacak kadar kafayı bulmam da sebep olmuş olabilir. Bu da bir ihtimaldir. Devrim de bir ihtimaldi ama.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Kalkmaya yakın daha doğrusu kalkıp gocuklarımızı alırken şu son soru beni çepeçevre sardı: Arkadaşlar nasıl uğurlanır? Ne bileyim, ben çok az kişiyi uğurlayabildim hayatımda. Ve kimsenin arkasından su dökmedim. En fazla el salladım. Ayrıca ne kadar şiirsel de olsa elvedalar da gitmek de kötüdür lan, arkalarında büyük boşluklar bırakır falan filan…Ya, eskiden veda durumlarında ne diyeceğimi bilemediğim için sessizce sıvışma yolunu seçerdim. Bunu en fazla yaşım biraz daha küçükken gittiğimiz misafirlerden ayrılırken yapardım. Hani misafirliğe gittiğiniz evin büyükleri sizi sallamaz ya bazen, siz beklersiniz “haydi kendine iyi bak” falan demelerini ama demezler, siz de kendinizi hamamböceği hissedersiniz. Ben o psikolojiden resmen korkuyorum. Bu yüzden elvedalarda falan çok gerilirim.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Ama bu sefer hiç öyle olmadı. Sarıldık falan, arabalarına binip gittiler. Eve vardıklarında bana “biz tek parça halinde eve vardık, her şey için teşekkürler” tadında mesaj attılar. Ben de eve vardığımda, arkadaşımın tavsiyesine uyarak iki sürahi suyu bardak bardak içtim, üstümü çıkarttım, pijamalarımı giydim, yorganın üstüne ayrıca bir de battaniye serdim, çoraplarımı çıkarttım, ışığı kapattım ve bana gelen “her şey için teşekkürler” mesajına uzun süre baktım.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-743048440463686482?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/743048440463686482/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=743048440463686482&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/743048440463686482'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/743048440463686482'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/12/rak-meslek-lisesi.html' title='Rakı Meslek Lisesi'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-iLsS7CFdU24/TtwKX5pKWdI/AAAAAAAABIw/EjMuJs3RyvQ/s72-c/rak%25C4%25B1-adab%25C4%25B1-e%25C4%259Fitimi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-6729656624298041163</id><published>2011-12-01T01:03:00.000+02:00</published><updated>2011-12-01T01:03:52.233+02:00</updated><title type='text'>Battaniyem Kareli.</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-BHesg7HJ7LE/Tta0iBl5QdI/AAAAAAAABIo/L9IsAyNiVBk/s1600/basarisizlik-69626456.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://1.bp.blogspot.com/-BHesg7HJ7LE/Tta0iBl5QdI/AAAAAAAABIo/L9IsAyNiVBk/s320/basarisizlik-69626456.jpg" width="298" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bazı insanlar, bazı insanlara benziyorlar. Mesela ıslık çalamıyorlar. Ayakkabı bağlayamıyorlar. Ayakta işeyemiyorlar. Soğuk odalarda uyumayı seviyorlar. Çoraplarının lastikleri bileklerini sıktığından, çoraplarını aşağıya düşürüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnızlık bir yankıdır. Bunu sırf muhabbet açılsın diye bindiği taksicilere yalanlar uyduran insanlara sorabilirsiniz. Veya arkadaşlarının yaşadığı olayları kendisininmiş gibi, kendi yaşadıklarını da arkadaşları yaşamış gibi anlatan kafası karışıklara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnızlık hakkında çok şey düşündüm, düşündüm, düşündüm ve düşündüm. Sonunda da aslında bu işi çözmüş insanların, bunu hiç düşünmediğini fark ettim ve içimi naneli sakız yutmuş gibi bir ferahlık kapladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar beni neden sevmiyor diye endişendim, endişelendim, endişelendim ve endişelendim. Bir ara endişem iyice patladı ve korkuya dönüştü. Sonra, fark ettim ki, sevilen insanlar sevilmeyi/sevilmemeyi umursamıyor. İçimi, buz gibi bir otobüs durağında bekliyorken köşeyi dönen ilk otobüsün senin otobüsün olduğunu fark etmenin tarifsiz mutluluğu kapladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkes beni terk ediyor diye kendimi suçladım, suçladım, suçladım, suçladım, suçladım ve suçladım. Öylesine çok suçladım ki, Allah’ın bu işleri bu şekilde yönetmediğini bildiğim halde yaptıklarımı hak ettiğimi falan düşündüm. Sonra, nasılını nedenini bilmesem de şunu fark ettim: insanlar birbirlerini terk etmez, zaman terk eder. Hayatın bir konjektürü var oğlum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nihayetinde de neden hiç kimse bana aşık olmuyor diye sorguladım, sorguladım, sorguladım, sorguladım ve sorguladım. Öylesine çok sorguladım, öylesine çok başım ağrıdı ve öylesine çok ağrı kesici aldım ki, nihayetinde beynim patladı. Beynim patlayınca da, kalan parçalarla şunu anladım: Bu işler anlamakla olmuyor ki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çözüm bu muydu? Farkındalıklarını ne kadar azaltırsan, sana tadını çıkartacağın büyük bir alan kalır. Hayır. Çözüm, aslında çözümsüzlükten ibaret. Düşünmemek ve kendini hiç anlayamadığın bir akışa bırakma cesaretini göstermekle alakalı. Hiçbir şeyi umursamama puştluğu veya “başıma ne gelirse gelsin; çekerim” varoşluğu değil. “Ay, hayatta mutlu olacak ne kadar da küçücük ayrıntılar var. Mutluluk bir martının kanadı, bir mimoza çiçeğinin kokusu ve küçük bir kız çocuğunun tokasıdır” tarzı şiirsel küçük burjuvacılık da değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne olduğunu bilmiyorum. Ama bunlar değil, en azından onu biliyorum. Ayrıca, ikinci sınıf metaforlarla açıklanabilecek bir şey de değil. Onu da biliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annem ve babam son derece karizmatik insanlardır. Hani şu hiç paniklemeyen, her zaman en iyi planları yapan ve diğer insanların da onların çizdiği planlara uyarken hiç itiraz etmediği ve sosyal zekalarının herkes tarafından kanıksandığı karakterlerden. Mesele fark etmeksizin, her şeyi tek telefonla çözen müthiş sosyal mühendislik zekalarından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben pek öyle değilim, daha doğrusu değildim. Paniklerdim, sıçıcamgalibaya.com sitesinin en faal üyesiydim. Sonra, baktım ki ikisi de olası başarısızlık senaryolarını önemsemiyorlar. Umurlarında değil. Fatih Terim gibi “What can i do, sometimes?” diyorlar. Uyudukları zaman ertesi güne sıfırlanmış kalkıyorlar. Ben de öyle yapmaya karar verdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve çok şey değişti.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-6729656624298041163?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/6729656624298041163/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=6729656624298041163&amp;isPopup=true' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/6729656624298041163'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/6729656624298041163'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/12/battaniyem-kareli.html' title='Battaniyem Kareli.'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-BHesg7HJ7LE/Tta0iBl5QdI/AAAAAAAABIo/L9IsAyNiVBk/s72-c/basarisizlik-69626456.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-1262639288083637619</id><published>2011-11-16T01:20:00.000+02:00</published><updated>2011-11-16T01:20:29.318+02:00</updated><title type='text'>Katman-Du</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-Y06sQtSLao4/TsLx5V0WUKI/AAAAAAAABIc/AIaebOnCdMk/s1600/Katmandu-Man-Long-Hair.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://4.bp.blogspot.com/-Y06sQtSLao4/TsLx5V0WUKI/AAAAAAAABIc/AIaebOnCdMk/s320/Katmandu-Man-Long-Hair.jpg" width="220" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Msn’de en yakın arkadaşıyla yazışıyorken, sohbette sözü geçen yabancı şarkının isminin yazılışından bile emin olamadığı için hemen Google’a bakıp doğrusunu öğrenecek kadar kendine güvensiz birisi olarak, sırtımdaki ağır sorumlulukların altında eziliyorum. Kendime yakın zaman için iki büyük hedef koydum. Bir tanesi, para biriktirerek araba satın almak. İkincisiyse üniversite sınavına tekrar girerek en az ham puan almak ve o ham puandan sonra Dramatik Yazarlık Bölümünün Yetenek Sınavında başarılı olabilmek. Ekmek arası domates-peynir yaparken bile domates miktarıyla beyaz peynir miktarını eşitleyeceğim diye kafayı yediğim düşünülürse, olası bir başarısızlık senaryosunda kendimi nasıl harap edeceğimi hayal etmekten bile korkuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meseleyi açmaya araba mevzusunda şu güzel ekstra bilgiyi vermekle başlayalım: ehliyetim yok. Hayatımda hiç araba sürmedim. Sadece iki üç kez kontağı kapalı arabaların direksiyonuna geçip “abüübee…üüübeee…üüübee…abüüübee” dedim. Direksiyon sınavı hakkında tek bildiğim şey arabaya binince arkadaki sınav gözetmenlerine “günaydın” demeyi unutmamaktan ibaret. Hadi ehliyeti aldım diyelim. Almayı planladığım arabanın net modelini bilmiyorum ama böyle 2004-2005 model, maksimum 85.000 KM yapmış mümkünse otomatik vitesli ve dizel bir araba arıyorum. Ödemeyi planladığım para da en fazla 20.000TL. Kredi çekmemi söylüyorlar ama küçüklüğünde evine icra gelmiş ve televizyon-bilgisayar ve buzdolabını kaptırmış bir genç olarak krediye fazla sempatiyle yaklaşmadığımı anlamışsınızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Banka Kredisi çekemediğime göre ve cebimde 20.000TL falan da olmadığına göre, yapabileceğim tek şey “yastık altı” yöntemiyle para biriktirmek. Arabayı yaz ayına kadar gelmeden almayı planladığıma göre de, kenara ayda 2, 2,5 milyardan fazla para atmam gerekiyor. Peki bu nasıl olacak? Birinci yol, tüm maaşımı kenara atıp baba parasıyla geçinme yöntemi ki aslında bu bile yetmiyor ama hadi yetiyor diyelim. Maaşımı kenara atarsam nasıl geçineceğim? İşe nasıl gideceğim?, halihazırda yeni aldığım bilgisayar taksitimi nasıl ödeyeceğim? Babamdan istemem gerekiyor değil mi? Ama bunu yapamam. Zaten ev kirasına katkıda bulunamadığım için kendimi süper iğrenç hissediyorum, bir de bunun üstüne babamdan otobüs parası falan isteyemem. İster prensip meselesi, ister salaklık deyin hayatta herhangi bir insana, herhangi bir şey için ihtiyaç duymamaya, gecenin dört buçuğunda AŞTİ’den kalkan bir İstanbul otobüsünün buğulu fren lambalarına karlı gözlerimle baktığım andan beridir yemin ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi yağımla kavrulmuş bir araba alma fikrimi çevremdekilerle paylaştığımda, sağ olsun babaannem “alacağın zaman 1 milyar da ben vereceğim uşak” diyerek katkıda bulunacağını söyledi. Kendisi dedemden kalan emekli maaşıyla tek başına yaşayan 80 yaşında bir kadıncağızdır. Reklam ve Yapım piyasasında iyi bir yere sahip başka bir akrabam da, bana 2 tane çok sağlam iş ayarladı. İşler sağlam ve geliri de son derece makul. Ancak nasıl diyeyim, hafta sonları da dahil her akşam kafadan en az iki saatimi götürüyor. İşte oradan aldığım parayla, bir de normal şirketteki maaşı ve hali hazırda cebimdeki parayı falan da birleştirince kenara istediğim parayı koymayı başarıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii tüm bunları yaparken beynim iğrenç şekilde yorulduğu için, çok aksi bir insan oldum. Arkadaşlarımı üzdüm, azarladım, kalplerinin direkt odalarını hedefleyen yaralayıcı sözler söyledim. Kitap okuyamadım. Film izleyemedim. Her şeyi planladığımdan, o öğrencilik zamanlarındaki “saate hiç bakmadan gün geçirme” zevkinden mahrum kaldım. Sürekli plan yaparak, her şeyimi düzenledim. Kahvaltı en fazla 20 dakika. Eğer yapamazsam işe 20 dakika daha geç giderim. Eğer işe 20 dakika daha geç gidersem, herkes gelene kadarki bomboş 1 saatte, akşamki diğer iş için yapmam gereken işi yarılayamam. Eğer o işi yarılayamazsam, akşama Fenerbahçe maçını izleyemem. Fenerbahçe maçını izlersem şayet, işi yetiştiremem. İşi yetiştiremezsem de, her şey aksar araba alamam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu aysa beni köpeğe çeviren düzende bile baya sıçtım. Bir sürü garip aksaklık oldu ve daha da gerçekleşecek gibi. Büyük ihtimalle beceremeyeceğim. Beceremeyeceğimi, araba alacağımızı duyduğu günden beri her gün alışveriş sitelerinden benim için bulduğu araba ilanları bulup mail atan kardeşime nasıl söyleyeceğim mesela? Bu iğrenç fikir, insanları hayal kırıklığına uğratmanın, bana bakarlarken, dudak çizgilerinde oluşturduğum aşağıya doğru inen en küçük titreşim bile içimde sondaj çalışmasına sebep oluyor. Resmen bir karanlık ya. Çukura düşmek gibi. Seni öyle yoruyor ki sürekli kendi kabuğuna çekilmek istiyorsun sanki. Başarısızlık korkusu karakteri değiştiriyor galiba biraz da. Belki de değiştirmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunların dışında apayrı bir uğraşım daha var. O da güya aylar öncesinde başlayacağım ve hafta içleri 5 hafta sonları da 10 sayfa yazmayı amaçladığım romanım. Şu anda birinci sayfanın birinci cümlesindeyim, orayı aşabilseydim hayırlısıyla devamı de gelirdi galiba…Romanı, “BANA BAKIN, BEN YAZABİLİYOM” hevesinden bambaşka sebeplerle yazmak istiyorum/yazıyorum. Yıllar sonra mesela 60 yıl sonra artık ölmeye yakın bir adam olduğumda, açıp okuduğumda neler hissedeceğimi merak ettiğimden yazıyorum. Kalemimdeki o akan şeyin tuvalini, blogla ya da kısa öykülerle değil, kafama göre parçalayacağım perde büyüklüğünde bir alanda denemek istediğimden yazıyorum. Unutmak istemediğim için yazıyorum. Birbirine bakan iki gözün, birbirine bakmak isteyen iki gözün, birbirlerine yapışık iki elin, boşta kalmış bir elin, içinde ne çok şey barındırdığını anlatmak için yazıyorum. İçten gelen güzel duyguların nasıl kötülük hezeyanlarına dönüştüğünü kanıtlamak için yazıyorum. İlk günahlardan sonra çekilen çile yaralarının nasıl kapanmak zorunda kaldığını başkalarının da öğrenmesi için yazıyorum. İhtimallerden yeni ihtimaller yaratmak isterken düşülen komik hallerin insanı ne hale soktuğunu göstermek için yazıyorum. İki kişinin ortaklığı zannettiğin şeyin aslında iki ayrı kişinin köpek dövüşü olduğunu idrak ettiğindeki hayal kırıklığı için yazıyorum. Anne-babaların, ilgi sonarlarımıza girmedikleri zamanlarda, karanlıkta kaldıkları günlerde, televizyon karşısında sessizleştikleri anlarda, masada fazla konuşmadıkları vakitlerde, gecenin bir yarısı sarhoş halde eve geldiklerinde veya öğlen kahvesini sigarayla mutfakta tek başına içerlerkenki yalnızlıklarına ortak olsun diye yazmak istiyorum. Ne ayakta kalmanın, ne de düşmenin hikayesini anlatmak istemiyorum. Diz üstü çökerek, ne zaman kafanın kesileceğini bile bilmemenin hikayesini anlatmak istiyorum. Çirkin bir dünyada, çirkinleşmek isteyen temizler konuşsun istiyorum.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-1262639288083637619?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/1262639288083637619/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=1262639288083637619&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/1262639288083637619'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/1262639288083637619'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/11/katman-du.html' title='Katman-Du'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-Y06sQtSLao4/TsLx5V0WUKI/AAAAAAAABIc/AIaebOnCdMk/s72-c/Katmandu-Man-Long-Hair.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-6176158848797580184</id><published>2011-11-07T02:55:00.001+02:00</published><updated>2011-11-07T16:15:16.245+02:00</updated><title type='text'>Atom Bombası Denemelerinden Diyorlar.</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-qFBmwBEdjKY/TrcqPQJta0I/AAAAAAAABII/ul-vujmvquU/s1600/34419565.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://1.bp.blogspot.com/-qFBmwBEdjKY/TrcqPQJta0I/AAAAAAAABII/ul-vujmvquU/s320/34419565.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yapılması gereken ama sürekli ertelediğin ve ertelediğin için de stresi sürekli artan iş parçacıkları. 2-3 yıl önce “kitap çıkartacağım anne” diyen bir çocuğun, şirketin ezik büzük bir ofis elemanına dönüşünün trajedisi. Nasıl arkadaş ediniliri 24 yaşından sonra adım adım öğrenmesi. İkametgahını paylaştığı ebeveynlerinin “Neden hiç arkadaşın yok?” sorusuna artık gönül rahatlığıyla verebildiği nüktedan “Ya anne, şunu öğrendim; insanların annesine küfür etmeyi bıraktığım takdirde, insanlar benden hoşlanabiliyor hehe” cevabı. 1 yıl önce yapayalnızken, odasındaki tek arkadaşının çizgi roman karakterleri, tek sevgilisinin de sağ el sivilcesi olan bir çocuğun, sosyalleşmenin ıslak ve boğuk mağarasına girmesinin zorunluluğu. Bazı şeyler çok kolay ya. Sadece çok kolay olduğunu kabul etmek zor. Yüzmek çok kolay, ama birisi senin tutup havuza attığı zaman değil işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok gülmenin gerdiği yanak kaslarının sızlaması. “Neyin var yine?” sorularına cevap vermeyerek adının dengesize çıkmasından daha sağlıklı. Düşünülmemiş şeylerin aklına gelmesi gerekirken, düşünülmesi utandıran şeylerin akla geldiği bir zihnin çökeltisinden geriye kalan şeyler. Adaptasyon böyle bir şey işte. Bir puzzle var. Sadece senin doğru parça olduğun bir puzzle bu. Ama sadece puzzle’ın istediği şekle girersen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızılay Metro İstasyonunun altında parlak bir güneş. Hiçbir yere bakmıyor, etrafında herkesten farklı bir ışık var. Ama aslında ne buraya ait, ne de ait olabilecek bir yeri var. Vitrinlere bakıyormuş gibi yapıyor, her yerde flüoresan karanlığı gözünü alıyor. Ortadan yürümüyor. Hep kenardan, hep kenardan. Duvar mozaiklerin sökülmesine çok üzülüyor. Kimseye söyleyemiyor. Belediyenin meslek kurslarının mezunlarının sergilerine bakmadan geçmekten utanıyor. Çünkü kimse bakmıyor. Bakmayıp geçince içine iğneler batıyor. Bakıyor. Anlamıyor. Tablolar var. Renkliler. Güzel mi? Bilmiyor. El işi şeyler var. Bakıyor. Tanıdık geliyor. Eline zevk olsun diye tığ batırmayı istediğini hatırlıyor. İğnelerle neden sorunu var ki? Herkesi herkese benzetiyor. Büfeciyi dayısına, kasiyer kızı annesine, güvenlikçiyi babasına, anketçiyi Ayşe Özyılmazel’e. Aramanın sonu yok. Güzel bir kız görüyor uzakta. Bayramlıklarını giymemiş, ayaklarında kırmızı pabuçlar yok. Ama yalnız. Pek alışık olmadığı halinden belli, elindeki telefonu sıkı sıkı tutmuş, tabelalara bakıyor. Onun için hep başkaları bakmış. Çözümsüz kalıyor. Adamın tekine soruyor. Adam eliyle heyecanlı heyecanlı tarif ediyor. Kızın çantası dirseklerine düşmüş. Adamın tarifi bitiyor. Kızın 193 numaralı gülüşüyle uğurlanıyor. Ona doğru yürüyor. Topuk sesi, 2.sınıf kalitesiz gürültüde bile duyuluyor. Elinde otobüs kartı var. Göz göze geliyorlar. 2 saniye kadar. 2 saniyede her şeyi çözen insanların rahatlığını okunuyor kızın gözlerinde; meraklı ama çabuk sıkılan. 2 saniye nedir ya? Sabahları işerken donunu bile daha geç indiriyorsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teslimiyetsiz mutluluk olmuyor. Tarikatlarda olmuyor, okullarda olmuyor, arkadaşlıkta olmuyor, bilgisayar oyunularında olmuyor, masaj yaptırırken olmuyor, hamamda olmuyor, maç izlerken olmuyor, aşkta hele hiç olmuyor. Kafanda milyonlarca çözümsüz şey varken, bambaşka bir insana beyaz bayrağı kaldırmak şayet geri zekalı değilsen çok zor bir şey. Çünkü yol doğru yol değil. Bunu daha yürürken anlıyorsun ama yürüyorsun. Yolun ortasında, kendini iyice belli ediyor, iyice anlıyorsun ama görmezden geliyorsun. Küçük şeyler meydana geliyor, o için var ya içinin içindeki yılan, içindeki Nokia 3210 Snake’, seni uyarıyor ama iş işten geçiyor. Çok kötü şey sonunda sıçacağını bildiğin bir şeyde sıçmak. Hayal kırıklığına uğramak istediğin tek şey hayatta. Sana inanmıştım falan diyorsun ama aslında inandığın ve yanıldığın şey sadece kendinsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şey büyük bir hikaye harmanından ibaret senin için. Birbirleriyle eklemlenmiş, birbirlerinin içinde yaşanan irili ufaklı sayısız hikayeyi tamamlamaya çalışan bir kahramansın sadece.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-6176158848797580184?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/6176158848797580184/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=6176158848797580184&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/6176158848797580184'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/6176158848797580184'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/11/atom-bombas-denemelerinden-diyorlar.html' title='Atom Bombası Denemelerinden Diyorlar.'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-qFBmwBEdjKY/TrcqPQJta0I/AAAAAAAABII/ul-vujmvquU/s72-c/34419565.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-1843582955714823129</id><published>2011-10-30T02:48:00.002+03:00</published><updated>2011-10-30T14:07:33.222+02:00</updated><title type='text'>Cumhuriyet ve Melda.</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-MEds-w5uQdA/TqyaeU73WPI/AAAAAAAABIA/6S15F0bVF1Q/s1600/u%25C5%259Fak.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://2.bp.blogspot.com/-MEds-w5uQdA/TqyaeU73WPI/AAAAAAAABIA/6S15F0bVF1Q/s320/u%25C5%259Fak.jpg" width="157" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kuğulu Park'taydım. Nefesimin egzozdan çıkış rengi griye dönüşmüştü bile. Temizlendiğini 25 yıldır falan hiç görmediğim havuzda ya kuğular yüzüyor ya da havuz suyu kuğuların altlarından kayıyordu. Pembe mantolu küçük bir kız kuğulara simidinin yarısını atıyordu. Yıldızlar çokluğa sahip her şeyin makus niteliği olan bokluk içinde parlıyorlardı. Saat 18:45 civarıydı. Çok eski; birbirimizin götlerini görecek (harbiden) kadar yakın iki eski arkadaşımla buluşacaktım. Eğer Ankaralıysan veya Ankara’da okumuşsan veya Ankara’da çalışmışsan Kuğulu Park’ta beklemenin iğrençliğini bilirdin. Çünkü insanlar mutlulardır. Ve mutlu insanlar mini etek giymesine rağmen bacak bacak üstüne atmayan kızlar gibidir; o kadar sıradandırlar ki, empati bile kuramazdın. Sadece mal gibi bakardın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle garip şeyler düşünürken nihayetinde arkadaşlarım geldi. Yeni açılan bir yere oturduk. İçeride kendisini “tek kişilik orkestra” diye tanıtan ve aslında orkestrası klasik gitardan oluşan bir kadın vardı. Düzensiz sırayla sohbet etmeye başladık. Değişik hikayeler anlatıldı. Mesela arkadaşlardan birisinin ev arkadaşı konservatuar öğrencisiymiş. Bu ev arkadaşı bastırılmış cinsellik hakkında bir oyunda oynuyormuş. Oyunda masanın üzerinde 25 santim boyutunda, gümüş renkli plastikten bir vibratör duruyormuş. Buraya kadar normal sayılabilir. Sanat sonuçta. Komik ama gülmenin yasak olduğu şeyler işte. Neyse, oyunun birinde arkadaşın tiyatrocu ev arkadaşı, vibratörü yanına almayı unutmuş. Hemen bizimkini aramış, rica etmiş ki “Kardeş oyuna çıkacağız, çok acil benim çantayı ve vibratörü getirir misin?” Arkadaşım da o sırada bir düğüne gideceğinden simsiyah takım elbisesini, siyah deri ayakkabılarını falan giymiş. Devlet başkanı özel koruması gibiymiş. “Tamam” demiş. “Düğüne giderken arabayla uğrar bırakırım, sen Ankamall’un içinde bekle beni”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;25 santim boyutunda gümüş vibratörü çocuğun siyah makyaj çantasının içine koymuş, yola çıkmış. Alışveriş merkezine gelmiş. Kapıda X-Ray cihazı varmış. Çantanı koyuyormuşsun güvenlik şeridine, Xray ışınlarının içinden geçiyormuşsun. Çantanın içinde ne olduğunu görülüyormuş işte. Eh tabi, çocuk çaresizce çantayı koymuş. Çanta karanlık mağaraya girmiş. Sonra ne olduğunu anlamadan güvenlik şeridinin ekranı donmuş. Oha. Hem de tam çantanın içinde 25 santimlik vibratörün göründüğü pozisyonda. Nasıl rezil olduğunu siz düşünün. Upuzun, kalıplı, gözünde güneş gözlüğü ve takım elbisesi olan heyula gibi bir adamın çantasında 25 santimlik gümüş vibratör. Bilgisayar başındaki kadın ekrana bakmış, sonra buna bakmış. Buna bakmış, sonra bilgisayar ekranına bakmış. Bizimkinin bir şey söylemesi lazımmış. Delikanlı çocuktur, doğruyu söylemiş tabii. “Ben kullanmayacağım. Cemal diye bir arkadaşım kullanacak” Gerisini siz tahmin edin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna uzun süre gülüp, arkadaşımızla “Ben kullanmayacağım. Rocco diye bir arkadaşım kullanacak”, “Ben kullanmayacağım, Shaq O’neal diye bir arkadaşım kullanacak” türü 1001 türlü espri yaptıktan sonra üçümüze dair bir anı ortaya atıldı. Zaten yazının asıl mevzusu da bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orta-1’deyiz. Aydınlıkevler’de okuyoruz. Aydınlıkevler’de yiyoruz-içiyoruz-sıçıyoruz dik üçgeni falan. Vibratör olayının bahtsız kahramanı arkadaşımın ki ismine Fevzi diyelim, Fevzi’nin oturduğu evin yakınında oturan bir kızcağız var. İsmi Melda. Bizimle yaşıt. Zeka yaşının kaç olduğunu bilmiyorum. Ama fiziksel olarak gayet “keyifli” bir arkadaş. Ben bir gün Fevzi ile alakasızca buluştum. Mahallelerinin orada biraz bisiklet sürdük, top falan oynadık. Sonra canımız sıkıldı. Fevzi dedi ki bana “Abi, Melda diye bir kız var. Gel kızı basalım” Sanki “kız basmak” hafta içi her gün yaptığım aleni bir şeymiş gibi, sanki dünyadaki herkes canı sıkılınca evinde oturan kızları basıyormuş gibi gayet normal şekilde “tamam, basalım” dedim. Evine gittik. Zilini çaldık. Melda balkondan kafasını uzattı. “Siz yukarı çıkmayın ya, ben aşağı ineyim” dedi. Aşağıya indi. Apartmanın bahçesinde tahtadan bir masa ve plastik sandalyeler vardı. Oraya oturduk. Oturduğumuz anda da Fevzi lafa girdi, “İşte bu da sana söylediğim Paris’te yaşayan arkadaşım Miraç. Tatil bitince gidecek.” O zaman da bayram tatili miydi neydi…Evet. Önceden böyle bir şeyi hiç konuşmamıştık. Aniden lafa daldı anasını satayım. Bir anda 0 kelime Fransızca bilen, Paris’in haritadaki yeriniyse kesinlikle bilmeyen ancak Paris’te büyük bir şatoda yaşayan bir adam olmuştum. Rolüm hazırdı. Text elime verilmişti. Yapacak şey yoktu. Sonuçta, nur içinde yatsın Freddie Mercury ne diyordu: “The show must go on!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10 dakika içerisinde uydurduğum sayısız şeyleri basitçe sıralayalım: Paris’te Eyfel Kulesine bakan beyaz afyon mermerinden büyük bir villada oturmak, annemin Cezayir asıllı eski bir manken olması, babamın Paris Saint Germen takımının avukatı olması, 3 tane Afgan tazısına sahip olmam, bu Afgan tazılarının bir tanesine Fransa Cumhurbaşkanının 2 milyon frank teklif etmesi ama babamın kabul etmemesi ve süper sadık Fransız Uşağım Mösyö Albert’in kibarlığı. Ama onunla tanışırsanız Mösyö demeyi sakın unutmayın. Kerkenez bozuluyor sonra…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben villadaki tüm işleri Mösyö Albert’e emanet ettiğimi ballandıra ballandıra Melda’nın güzelim siyah gözlerine bakıp anlatırken, Fevzi bir anda elime cep telefonunu tutuşturdu. Benim o zamanlar telefonum yoktu. O yüzden Mösyö Albert bir sorun olduğunda Fevzi’yi arayacakmış. Ve şansa bakın ki tam o anda aramış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Telefonu elime aldım. Tabii ki herhangi bir ses gelmiyordu. Ben de Fransızca bilmediğim için aklıma ilk gelen uydurma kelimeleri Fransızca’ymış gibi sarf ettim. “Le mi Mösyö Albert?....qua qua…omua Türkiquia….la evsia de Madam Melda…qui, kalas (salak’ın tersten yazılışı) zık  (kız’ın tersi) missajö…-mekis ines izfev- (sikem seni fevzi’nin tersi)…okeh…oruvar Mösyö”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Melda tahmin edersiniz ki inanılmaz şaşırdı ve bize baya özendi. Telefon numaramı aldı. Ona kafadan uydurma bir numara verdim tabii ki. İleride Fransa’ya okumaya geldiğinde buluşmak için birbirimize söz verdik. Sonra da evden ayrıldık. Ertesi gün Melda’lara tekrar gittiğimizde, kızın köpeği yaptıklarımızı sezmiş olacak ki bana saldırıp bacağıma hallendi. Ama şükür pantolonum kalın bir kumaştan yapılmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu olayın üstünden tam 13 yıl geçti. Melda’yı o bayram tatilinden sonra hiç görmedim. Fevzi ise 3-5 kez buluşmuş ama cep telefonunu almaktan başka bir başarı elde edememişti. Normalde bunu neşeli şekilde anlatırken sonlara doğru sessizleştik. Çok büyük bir bok yemiştik çünkü. Kendimizi kötü hissediyorduk. Kafamız da bira yüzünden çok iyiydi. O yüzden Melda’yı arayıp özür dilemeye karar verdik. En büyük boku ben yediğim için telefonumdan hatunun numarasını çevirdim. 4.çalıştan sonra telefonu açtı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Alo?&lt;br /&gt;- Alo…merhaba Melda, nasılsın?&lt;br /&gt;- Eee…kimsiniz acaba?&lt;br /&gt;- Tanımadın mı ya? Benim Miraç. Fevzi’nin arkadaşı. Şey…Fransız olan.&lt;br /&gt;- ……&lt;br /&gt;- Orda mısın?&lt;br /&gt;- Ne istiyorsun?&lt;br /&gt;- Evet. Ya biz yaptığımız öküzlük için özür dilemek istiyoruz. Cidden. Affedersin.&lt;br /&gt;- ……büyük hayvanlıktı abi.&lt;br /&gt;- Hayvanlıktı evet. Ama biz şimdi toplandık. Konu senden açılınca, böyle bir şey yapalım dedik. Biliyoruz geç ama. Cidden Melda. Özür dilerim. Özür dileriz.&lt;br /&gt;- Tamam. Önemli değil aslında ya. Çocuktuk o zaman, geçti gitti.&lt;br /&gt;- Bizi affediyor musun peki?&lt;br /&gt;- (Güldü) Bir daha kandırmazsanız tamam. O şartla affediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapatmadan önce eklemeyi unutmadım. “Ya şey…Melda. Bu arada Cumhuriyet Bayramın kutlu olsun. Görüşürüz”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet, güzel vicdanı olan insanlarındır. Melda’nın ve hepinizin "geçmiş" bayramını tekrar kutlarım.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-1843582955714823129?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/1843582955714823129/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=1843582955714823129&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/1843582955714823129'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/1843582955714823129'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/10/cumhuriyet-ve-melda.html' title='Cumhuriyet ve Melda.'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-MEds-w5uQdA/TqyaeU73WPI/AAAAAAAABIA/6S15F0bVF1Q/s72-c/u%25C5%259Fak.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-5270649102711084039</id><published>2011-10-20T01:13:00.002+03:00</published><updated>2011-10-20T01:29:15.417+03:00</updated><title type='text'>Çamaşır makinesinde bulaşık yıkamak mı, bulaşık makinesinde çamaşır yıkamak mı daha mantıklıdır?</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-kcv3obGQ4T4/Tp9LEdamYGI/AAAAAAAABHs/ZSotEREPAa4/s1600/minneapolis_bridge_collapse.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://2.bp.blogspot.com/-kcv3obGQ4T4/Tp9LEdamYGI/AAAAAAAABHs/ZSotEREPAa4/s320/minneapolis_bridge_collapse.jpg" width="251" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Şu aralar en büyük zevkim intihar haberleri okumak. Çin'de 24 saat içinde kaç kişi intihar ediyor bilseniz aklınız uçuklar. Ben de bazen aşağı atlama hissini merak ediyorum. Bir adım daha atacağım boşluğa doğru ve hoop diye düşeceğim. O adımı atanlara bugünlerde psikoz geçirdi diyorlar, ortaçağ’da cadı diye yakıyorlardı ve 19.yüzyılın sanayi devrimindeyse kafasına elektrik veriyorlardı. Ne de olsa geçmiş öğreticidir derler, benim de öğrendiklerim şunlar: insanların kafasına elektrik vermeyin ve onları yakmayın.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Hayatımın sıradan bir yalnızlık kümesinden farkı yok. Sabahları kalkıyorum; üç öğün yemek yiyorum, işe gidiyorum, yürüyorum, yazıyorum, ilginç olmayan bir sürü insan görüyorum, yatıyorum. Ertesi gün yine aynı şeyler. Bu sıkıcılığı sık sık elime alıp suyunu çıkartmak için bir portakal gibi sıkıyorum, sıkıyorum ve suyunu içiyorum. Tadı bazen güzel bile geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başlangıçta dediklerini çoğunlukla dinlemiyordum, ama anlatış şeklini de şahin gibi gözlüyordum. Sözcükler, gösterdiğin duyguların yanında önemsiz kalıyordu. Bana yardım edebileceğinden emin olduğumu ve ilerisi için bir ümit olduğunu sezebiliyordum. Sen aslında harikaydın ama sözcüklerin feciydi. Senden emin olmadan beraberce sorunlarımı çözmeye çalışmak falan anlamsızdı. Sözcüklerle baskı yaptığın zamanlar hemen katonik hale geçiyordum. Söylediklerin çoğunlukla doğruydu ve benim bazı şeyleri görmemi sağlıyordu ama sen gidince kendimi  taze yaralarına bakan bir cüzamlı gibi hissediyordum. Sorunlarla nasıl başa çıkacağımı bilmiyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sana çoğu şeyi konuşmak yerine hareketlerle anlatmak zorundaydım; çünkü senin hakkımdaki her şeyi bilmeni göze alamıyordum. Söylediğim bazı şeyleri bana karşı kullanıp, beni inciteceğini düşünüyordum. Ayrıca, genelde insanlar birbirlerinin ne istediğine dikkat etmiyor ki, yalnızca bir şey yapınca o şeyi düzeltmek için tepki gösteriyorlar. Bana yardım etmeni çok istiyordum ama sana güvenebileceğimden emin olmalıydım. Bizim gibiler, deli, akıllı, çocuk ya da manyak ismi fark etmez, bizim gibiler bir çok önemsiz şey yapar, söyler ve çok önemli bazı şeyleri bunların arasına karıştırır; karşımızdakilerin bunları bulacak, hissedecek kadar bizleri dinlediğini ölçmek için falan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zamana kadar pek çok insan bana kafayı takmış ve ümitsizliğe kapıldıklarını söyleyerek o kadar çok gitmişlerdi ki, artık yalnız kalmak, rahat bırakılmak istiyordum. Ama sen bir türlü gitmiyordun. Kimseye inanmıyor ve güvenmiyordum. Beni, yalnızca olmamı istedikler ben formatında gördüklerinde sevebiliyorlardı. Ancak “gerçek beni” kapatarak sevebiliyorlardı. Kendim gibi hissetmeye izin vermiyorlardı. İşte bu nedenle, o zamanlardan beri yok etmeyi ve sevmeyi aynı şey olarak kabul ettim. Bundan uzaklaşmam gerekiyordu. Kendimi ümitsiz bir vaka gibi görüyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgiden önce nefret gelir. Yaralarımı deştiğin için senden, bana yeniden “dokunulmasına” izin verdiğim için kendimden nefret ediyordum. Ben acı çektiğim için sen üzülüyordun, sen üzüldüğün için ben suçluluk hissediyordum ve böylece her şey iğrenç bir kısır döngüye giriyordu. Ama seni ne kadar kızdırsam da yine geri geldin, hem de hep tam zamanında. Seninle karşılaşmak, benim kendimi kimsenin Türkçe konuşmadığı saçmasapan bir ülkedeymiş gibi hissetmeme neden oldu. Nereye, ne şekilde ve neden gideceğini bilemediğin ülkelerden. Tamamen kaybolmuş gibisindir. Sonra, birden, Türkçe konuşan bir yabancıyla karşılaşırsın. Yabancı da gidilecek yolu aslında bilmiyordur ama sorunlarını paylaşacak biriyle olmak, sizin ne kadar kötü hissettiğinizi anlaması, size acayip bir rahatlık verir. Yalnız değilsen, ümitsiz de değilsindir. Bu da sana tekrar savaşma isteği verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendime dair problemlerden çok korkuyordum, çünkü içimi sana açarsam senin de mahvolacağını düşündüğüm için kendimi suçlu hissetmekten korkuyordum. Ama sen neyse ki, iç dünyama girmek için izin almadın, kendi yolunu açtın. Bir çeşit “ne yaparsan yap, ben geliyorum ulan” gibi.  Sonuçta kimse benimle ilgilenmezse ve beni sevmezse, benimle uğraşmaz. Ama beni kırar ya da üzerse, o kişi benimle ilgileniyordur. Bin doz öfke diye bir şarkı mı vardı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamak bazen kabusa benziyor, hani imdat diye bağırmak istersin de sesin çıkmaz ya, aynen öyledir işte. Veya bağırsan bile etrafta sana yardım edecek kimse yoktur. Birisi seni kaldırana kadar boğuşur durursun mal gibi. Sen beni kontrolün altına alıp, kendi yöntemlerinle bakmaya başlayıncaya kadar, seni görmezlikten gelmeye ve ihtiyar “annem” falan olduğunu düşünmeye devam ettim. Ve sonra gerçekten benimle ilgilendiğini anlayınca, keyfini çıkartmak istedim.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-5270649102711084039?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/5270649102711084039/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=5270649102711084039&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/5270649102711084039'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/5270649102711084039'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/10/camasr-makinesinde-bulask-ykamak-m.html' title='Çamaşır makinesinde bulaşık yıkamak mı, bulaşık makinesinde çamaşır yıkamak mı daha mantıklıdır?'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-kcv3obGQ4T4/Tp9LEdamYGI/AAAAAAAABHs/ZSotEREPAa4/s72-c/minneapolis_bridge_collapse.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-5864371574132024197</id><published>2011-10-14T01:00:00.001+03:00</published><updated>2011-10-14T01:07:06.624+03:00</updated><title type='text'>son melodi.</title><content type='html'>&lt;div align="justify" class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-opDr7xvtmvs/Tpdbn9WwcHI/AAAAAAAABHk/zuLoeQDkAB0/s1600/rrrr.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/-opDr7xvtmvs/Tpdbn9WwcHI/AAAAAAAABHk/zuLoeQDkAB0/s1600/rrrr.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu blog da, ben büyüyene kadar pek çok kereler değişen hayali arkadaşlarım da hep birbirlerine benziyorlar. İkisi de “istenildiği zamanlarda” ortaya çıkıyorlar. İstenmediği zamanlardaysa ortadan kayboluyorlar. Arayıp sormadığın zaman şikayet etmiyorlar, belki biraz içinde sıkıntı yaratıyorlar ama hepsi o. Daha fazlası değil. İkisinde de hep senin bildiğin şeyler konuşuluyor veyahut konuşulmuyor. Sözler geri alınabiliyor ve bu bir cinnete bile değil, bir silme’ye bakıyor. Eskiye bakabilme ihtimalin zaten hep mevcut. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek dünyada elbetteki insan ilişkileri böyle yürümüyor. İşlerin böyle yürümediğini söyleyen pek çok eski arkadaşım olmuştu, oradan biliyorum. İnsanlar genellikle Office programları gibi, hayatından çıkmadan önce senin bir kopyanı almayı eksik etmiyorlar. &lt;i&gt;"'Bu çocuk' içindeki değişiklikleri kayıt ediyor musunuz?"&lt;/i&gt;&amp;nbsp; Her giden bir parça götürüyor senden, sonra sen o parçayı tamir ediyorsun ama en fazla tamir ediyorsun işte. Asla orijinali gibi olamıyor. Beşiktaşlı Nihat’ın geçirdiği ağır diz ameliyatından sonra bir daha asla eski süratini yakalayamaması gibi. Koşuyor mu? Koşuyor. Temel görevini yerine getiriyor. Ama farkını yaratan, İspanya’ya transfer ettiren farkı gebermiş şekilde. Kendi kendinin katili oluyorsun. Ve bu öyle bir mahkeme ki, tahrik altında işledim, çok pişmanım hakim bey diyemiyorsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnızlık ilginç bir şey. Netliği yok, kesinliği yok. Ben yalnızım ulan dediğin anda ayak bastığın kocaman bir gezegen değil. Daha çok sürekli girip çıktığın evin en çok kullanılan ama öyle olduğu fark edilmeyen antresine benziyor. Kimse antrede oturup kahve içmez. Kimse, “ay hayatım bu evin antresi çook güzel” demez. Herkes antreden bir an önce gösterişli salonlara, oturma odalarına geçmek ister. Manzara en çok salondan net şekilde görüldüğünde değerlidir. Antrede anca vedalaşırsın. Yalnızlık, 3 oda artı 1 salonlu bir evin antresidir. Ayakkabılarını koyarsın, montunu asarsın, varsa şayet aynaya bakıp ne kadar “şıkır şıkır” olup olmadığını kestirirsin. Evden çıkmaya hazırlanırsın. Yalnızlık sığınacağın bir liman değildir ki, keşke öyle olsa. Daha çok kendinden kaçamadığın, uzaklaşamadığın ve bu acayip gerçeği tekrardan, farklı bir tecrübeyle idrak ettiğin bir yerdir, bir antredir, bir geçiştir, bir araftır. Ortaokulda, Lisede ve üniversitede okuduğun İnkilap Tarihi dersininden fazlası vardır eksiği yoktur. Aslında sonuç hep aynıdır, ama hep farklı şekilde ulaşılır. Bazı insanlar çok şanslı ki, antresiz evlerde oturuyorlar. Ben o evlerde oturamadım. Bazen diyorum iyi ki oturamadım. Bazen demiyorum. Hele ki salonun kapısı kapatılmayıp, rüzgar estiğinde ve üşüdüğünde, üşüdüğün için karnın ağrıdığında ve karnın ağrıdın için tuvalette kustuğunda; hiç demiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki kişi karşılıklı bir sohbete başladıklarında aralarında İngilizcesi “attention”, Yunus Emre’den beridir yüksek bir ivmeyle gelişen Türkçe’ye göre “ilgi-alaka” enerjisinden oluşan bir soba borusu kurulur. Dışarıdaki “şeyler” nispeten soyutlanır, iki kişilik minnacık bir oda orkestrası kurulur GİBİ olur. “İletişim derler buna güzelim, aklını başından alır”. Kenan Doğulu “Aşk oyunu buna derler güzelim, aklını başından alır” tonlamasıyla okuyalım. Ve insan 25 yaşında da 45 yaşında da, 179 yaşında da olsa gözün aslında korneadır, retinadır, göz akıdır, iristir, diyaframdır, medial rektus kasıdır bir sürü şeyden meydana gelmiş bir organ olduğunu unutur. Anlamlar yükler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dünya güzel bir yer. Başka dünyalar da eminim güzeldir, başka yıldız sistemleri de çok güzeldir. Çok eminim ki Vega yıldız sistemindeki Xrt-03 gezegeninde, şu anda kaloriferi yanmayan odasında, kulağında müziksiz bir kulaklıkla oturmuş buna benzer yazılar yazan başka varlıklar da vardır. Dünyada her şeye rağmen güzel şeyler yapan kişiler de olabiliyor. Barış Manço, “Bugün hıyar gibi hissediyorum” diyebildiği Cacık isimli bir şarkıyı yazabiliyor. Öyle zarif rüzgarlı havalar var ki, insan karanlığa düştüğünü hissediyor. Sıcacık şerbetli kabak tatlısı yiyebiliyorsun. Oyun oynayabiliyorsun. Ve canın her seferinde daha az acıyor. Ama bu iyi değil işte, haksızlık gibi geliyor sana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söyleyeceklerim bu kadar. Karışıklık için affedin, aklımdan geçeni yazınca böyle oluyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-5864371574132024197?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/5864371574132024197/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=5864371574132024197&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/5864371574132024197'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/5864371574132024197'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/10/son-melodi.html' title='son melodi.'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-opDr7xvtmvs/Tpdbn9WwcHI/AAAAAAAABHk/zuLoeQDkAB0/s72-c/rrrr.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-8542438744313158402</id><published>2011-10-10T00:40:00.001+03:00</published><updated>2011-10-10T00:53:22.809+03:00</updated><title type='text'>Atomların Harika Dünyası</title><content type='html'>&lt;div align="justify" class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-Rmq3E1drn20/TpIUvYsOdsI/AAAAAAAABHg/zj1l4DW_1go/s1600/9354397-happy-young-woman-on-holidays-on-the-sea-lie-on-a-bridge.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="213" src="http://3.bp.blogspot.com/-Rmq3E1drn20/TpIUvYsOdsI/AAAAAAAABHg/zj1l4DW_1go/s320/9354397-happy-young-woman-on-holidays-on-the-sea-lie-on-a-bridge.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bazen çevremdeki şeylerin kütlelerinin büyüdüğünü hissediyorum. Şu anda odamın köşesinde yerde duran sırt çantam, bazı anlarda en yakın arkadaşımmış gibi geliyor bana. Varoluş amacından başka bir şeyi; eşyalarımı evle iş arasında taşımaktan başka bir şeyi beceremediği halde varoluş amacından çıkmayı beceriyor. Arkadaşım oluyor. Bazen de çevremdeki insanların bilincimde değersizleştiğini hissediyorum. Arkadaş, anne, baba, kardeş, dayı, amca, sevgili, zamiri-edatı-sıfatı hiç fark etmez, kendi varoluş amacından başka şeyler yapmaya başladı mı, daha doğrusu kafandaki “şeyden” farklı davranmaya başladı mı, tuhaf şekilde donuklaşmaya başlıyor normalliği pek şüpheli kafamın içinde. Hareketli bir şeyden, canlanması imkansız resimlere dönüşüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu tecrübe ettiğim ilk olay sanırım, annemi sarhoş görmemdi. Yıl 2006 falandı, Fethiye’de tatil yapıyorduk. Babamın tekne sahibi bir arkadaşının misafiriydik. Etraftaki tek ışık kaynağı Ay’dı. Şarap içiyorduk ve çok çok kısık seste Safiye Ayla dinliyorduk. Daha doğrusu onlar dinliyordu, bense “toy sarhoş” olaraktan güverteye uzanmış, yarı baygın uyumamaya direniyordum. Sonra, zamanı cidden bilmiyorum, ayağa kalktım ve annemi kusarken gördüm. Önündeki torba gibi bir şeye kusuyordu. Babam, Hasan Abi, Hasan Abi’nin o zamanki kız arkadaşı anneme gülümseyen gözlerle bakıyordu. Annem de etrafa garip renkte sıvılar fışkırtarak, ama kahkahalarla gülerek ve Safiye Ayla’ya küfür ederek istifra ediyordu. Kıyafetinin askısı düşmüştü, ağzının yanında salyalar akıyordu, gözleri kıpkırmızıydı, elleri titriyordu ve karnı inip kalkıyordu. O zamana kadar annemin “lan” dediğini bile duymamıştım. O zamana kadar annemin bir gömleğinin bile ütüsüzlüğüne tanık olmamıştım. O zamana kadar annemin ağzı açık yemek yediğini bile görmemiştim. Hayatımda, beynimde, benliğimde, bilinçaltımda zarafeti temsil eden en büyük varlıktı. Çizgi Filmlerde olur ya hani bir şey kırılmadan önce çatlar, biz onun çatlak halini görürüz, biz onun çatlak halini gördükten sonra da “fiyuuv” sesiyle parçalara ayrılır ya. İşte, annemin kafamdaki imajı da aynı şekilde parçalara ayrıldı. Eski İzmir Hanımefendisi gitti, yerini tuhaf bir şey de almadı. Hiçbir şey almadı. Üzerine tıkladığında “sayfa şu anda görüntülenemiyor” yazan beyaz bir web linkine döndü. Hala öyle midir bilmiyorum. Tekrar hiç tıklamadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkalarından örnek vermeye gerek yok ki, İzmir’deydim. İki-üç sene önceydi, yine bu zamanlardı. Arkadaşlar arasındaki bir doğum günü kutlamasındaydım. Benim doğum günüm değildi. Mor rengin baskın olduğu kafe gibi bir yerdeydik. Pastayı kesecektik ve kesilecek pastanın gelmesini bekliyorduk. Karşıyaka’daydık. Denize nazır bir yerdeydik. Kafede Mor ve Ötesi-Araf çalıyordu. “Eski sevgilisi” kıvamından bir adam yanıma geldi. İnanılmaz yakışıklıydı. Elleri kocamandı, 300 milyonluk bir parfüm sürüyordu ve çevresinde hayran olunası bir kız kalabalığı vardı. Zaten buraya Porsche cipiyle gelmişti. Ben taksi dolmuşla gelmiştim. İnsanın başkasının kendine güveninden canı acır mıydı? Acırdı. Karşıyaka’yı nasıl bulduğumu sordu, acayip bir “buralar vaktinde dutluktu yeğenim” kendine güveniyle. Ayakkabılarım ayağımı sıkıştırıyordu, kısa çorap giymediğime üzülüyordum, altımda beyaz atlet vardı, saatimin kordonu koptuğundan sapı oynuyordu ve saçlarım, saçlarını sadece özel günlerde jöleleyen her saçın kaderini yaşıyordu: 20 dakika sonra bozulmak. Karşıyaka’yı güzel bulduğumu söyledim. Bana nerede kaldığımı sordu kendisine güvenli adam. Etrafa baktım. Doğum günü için geldiğim kız uzakta bir kanepeye çökmüş, bacak bacak üzerine atmış, elinde bilmem kaç liralık kokteyliyle Amerika’ya gitme planlarını anlatıyordu. Bana nerede kaldığımı tekrar sordu kendisine fena halde güvenli adam. Hilton’da dayımın özel suitinde dedim. Dayımın 1 oda 1 salonluk evinin çekyatında kalıyordum aslında. Anlarmış gibi kafasını salladı. Hilton’un pazarlama koordinatörünü iyi tanıyormuş, biraz o koordinatörden konuştuk. Sonra, pasta geldi. Pastayı kestik, öpüştük, vesaire denilen şeyleri yaptık. Ayrılırken, beni doğum gününe çağıran kız şunu söyledi: “Miraç, seni dayın mı alacak yoksa kendin mi gidiyorsun?” Kendine güvenen adam atıldı. “Ya, ben Miraç’ı bırakabilirim. Hilton yolumun üstü zaten. Belki lobide bir de yorgunluk kahvesi içeriz”. Beni doğum gününe çağıran ve muhtemelen damarlarımı kesecek kadar sevdiğim kız uzunca yüzüme baktı, baktı, baktı, baktı. Nerede kaldığımı biliyordu. “Öyle yapmayalım ya. Dayısı bana emanet etti. O gelip alacakmış. Ayıp olmasın şimdi adama”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O bakışı hayatım boyunca unutamayacağım. Baştan sona, sağdan sola, yukarıdan aşağıya tepelemecesine hayal kırıklığıyla doluydu. Fotoğrafını çekebilseydim şayet, İstanbul Bienalinde sergisini açardım. Klimasız otobüste terleyerek geri dönerken sürekli bunu düşündüm. Ellerimi cama dayadım ve bana ne kadar yabancı geldiklerini fark ettim. Sanki başkasının elleri gibiydi. Kendi kendime ses çıkarttım, sesimin ne kadar yabancı geldiğini de anladım. Jöle terden yanağıma kadar süzülmüştü. O zamana kadar birisi yalan söyleyince dünyanın o anda patlayacağını, eriyeceğini, İsrafil’in boruyu öttüreceğini falan düşünüyordum. Ama ne kadar da çabuk söyleyivermiştim yalanı. Ne kadar ego orospusu olmuştum. “Hangi birimiz canımız sıkıldıktan sonra bizi neşelendiren birilerini aramıyoruz ki cnm?” türünden masumane bir hareket değildi yaptığım. Sanki daha önceden hiç bilmediğim, eskilerin ve kirlenmiş şeylerin bir odası vardı da ben o gün o odayı açmıştım. Dayıma geldiğimde, ağlayarak ona sarıldım. Hiçbir şey anlayamadı. Ama yüzüme baktı. “Böyledir bu işler” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman bir gardiyan. Zaman, özgürlüğün anahtarını sallayarak önümüzde nanik yapan egoist bir devlet memuru. Ve bu hapiste zaman geçirmek için her şeyi yapmaya hazır insanlar var. Ben de çoktan onlardan birisi oldum. Çoktan.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-8542438744313158402?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/8542438744313158402/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=8542438744313158402&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/8542438744313158402'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/8542438744313158402'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/10/atomlarn-harika-dunyas.html' title='Atomların Harika Dünyası'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-Rmq3E1drn20/TpIUvYsOdsI/AAAAAAAABHg/zj1l4DW_1go/s72-c/9354397-happy-young-woman-on-holidays-on-the-sea-lie-on-a-bridge.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-6374522951261350405</id><published>2011-10-02T01:45:00.000+03:00</published><updated>2011-10-02T01:45:21.502+03:00</updated><title type='text'>3 saatten fazla Baby Tv izlemenin insana kafayı buldurttuğunu anladım.</title><content type='html'>&lt;div align="justify" class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-3vBKHe_Vl3o/ToeWfYXTTzI/AAAAAAAABHc/wIC2Ka-pEes/s1600/sarhosemre.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://2.bp.blogspot.com/-3vBKHe_Vl3o/ToeWfYXTTzI/AAAAAAAABHc/wIC2Ka-pEes/s320/sarhosemre.jpg" width="296" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Elim kuru soğan kokuyor. Dünden beridir. Hatta dur hesaplayayım, hesaplayamadım. Çok uykum var. Ama tahminen 25 saat falan olmalı. 25 saat önce elim ıslatılmış pirinç, yengeç ve somon da kokuyordu ama onlar geçti şimdi. Çünkü yıkadım. Kirli olduğundan değil, elimin her zamanki kekremsi dokusunu hissedemeyince çok sinirleniyorum sadece. Ciddiyim, rahatsız oluyorum ya da hoşlanmıyorum değil: sinirleniyorum. Agresyon dediklerinden. Etrafa yumruk atmak istiyorum. Gerçi zamanında odamdaki duvarı sinirden yumrukladığım olmuştu. Orta parmağım o yüzden dolayı hala baya yamuk. Hayatım boyunca bir daha kimseye düzgün pandik atamayacağım için çok üzgünüm :((((((&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün akşam iyi bir arkadaşımın evine gittim ve orada bira içtim. Ne kadar içtiğimi hatırlamayacak kadar çok içtim hem de…6-8 kutu arası diye tahmin ediyorum. Ne ilginç değil mi?!!! Tabii ki ilginç değil. Orada tam olarak ne yaptığımı hatırlamıyorum. Sonra yürüyerek eve geldim. Yolda bir ekip arabasına rastladım. Aha dedim bu geceyi “kodeste” geçireceğim adamım. Sonra da düşündüm ki “kodes” çok amerikanvari bir laf. Fıstık gibi nezarethanemiz varken, kodes nedir yani abi. Utanmasam sikerim yerine “lanet olsun” falan diyeceğim. Ayıptır. Neyse. Ekip arabası yanımda durdu. İçinde iki “memur bey” vardı. Açtı camı, şoför olmayan memur bey dedi ki “Hayırdır abicim, nereye böyle sallana sallana?” Cevap verdim: “Eve gidiyorum memur ağbi”. Evet, abi bile değil ağbi dedim. Şu eski basım üst tırnağı, yan tırnak şeklinde basmış çok eski kitaplardaki “ağabey” türünde söyledim. Yüzüme baktı. Sonra telsizden anons falan geldi. Bir şeyler dedi ama hatırlamıyorum. Nihayetinde eve geldim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra kustum. Tuvalete. Şu gariban kusması denilen türden, alafranga değil alaturka türündeki tuvaletimize. Prensip meselesidir çok çok çok zorda kalmadım mı “büyük abdest” denilen işlemi alaturkada yaparım. Diğeri tembellik işi. 2-3 dakika boyunca kustum. Midemdeki ekşi şeyler yüksekten irtifa kaybederek düştüğünden paçalarıma yapıştı, ne kadar sert tükürmeye çalışsam da, ağzımın yanında yine salyalar kaldı, süper öksürsem de boğazımda o iğrenç, çaresiz, insanı zayıflatan hırıltılı acı tat kaldı. Ağzımı çalkaladım. Tuvaletin kapısını kapadım. Ah, geri döndüm. Tuvaleti temizledim. Ellerimi sabunladım. Ellerimin soğan koktuğunu fark ettim. Yine sabunladım geçmedi. 5 dakika sonra yine kustum. Aynı şekilde. Bu sefer akıllanmıştım, çenemim altına kağıt havlulardan tuttum. Sonra da boğazıma gargara yaptım. Kusma sesimi duyan annem kalktı. İlaç vereyim mi dedi? “Benim cüzdanda 5 tane ex var, zor günlerde saklıyorum. Onlardan iki tanesini verir misin?” dedim. Doğal olarak çok kızdı. Hehehehhehe.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kustuktan sonra yatağıma gittim. Bir mesaj attım. Neden attım hiç bilmiyorum. Odam hep soğuktur o yüzden sanırım. Fakirler eski çöp bidonunda (yenisi olsa ne fark eder ya?) tahta yakar, ben de mesaj atarım. Cevap aldım, bir tane daha attım. Sonra nasıl olduysa uyuya dalmışım. Rüya gördüm. Güzel bir rüyaydı. Benim bir geyiğim vardı. O geyik benden bir ormanın içine doğru kaçıyordu. Ben de onun peşinden gidiyordum. Orman aslında karanlıktı ama her şey böyle fosforlu gibiydi. Yapraklar, çiçekler, taşlar, çim, at, börtü böcek falan. Onun ışığıyla geyiği takip ettim, ettim, ettim. Bir tane uçurumun başına geldim. Geyik uçurumdan atladı, hop ben de arkasından atladım. Ama yere düşmedim. Meğerse paraşüt varmış sırtımda, paraşütle aşağı ineceğime yükseldim yükseldim. Böyle boşlukta kalma hissinin ağababasını hissettim. O kadar güzel bir rüya değilmiş, bilmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah oldu. Burnuma farklı bir tat geldi. Gözlerimi açtım. Ve gözlerime inanamadım. Gözlerimi açtığımda evimde değildim. CİDDİ SÖYLÜYORUM! Dar bir kanepede yatıyordum, kollum uyuşmuştu ve altımda bol bir eşofman, üstümde beyaz tişörtüm vardı. Sarımtırak bir battaniyeye sarılmıştım. Telefonum yanı başımda duruyordu ve 4 mesaj+7 cevapsız arama vardı. Peki nerede miydim? Cehennemde. Hayır. Hilton’un kral dairesinde tam 8 tane eskort kızla aynı yatakta? Hayır. Meclis parkında Ankara’mın güzel sarhoşlarının arasında bir bankın üstünde? Hayır. Bira içtiğim evde? Hayır. Bira içtiğim evde, benimle birlikte “misafir” statüsündeki insanlardan bir tanesinin ikametgahında? Hayır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zafer’deydim. İsmini söyleyince tanıdık bile gelmedi. Çok eski, en son 2008’de falan gördüğüm bir arkadaşım. Evinin adresini nereden bulduğumu bilmiyordum. Hikayeyi daha sonra aydınlattık. Gecenin 02:00sinde Zafer’in telefonu çalmış. Annesi rahatsızmış o sıralar, ona bir şey mi oldu, kara haber tez duyulur diye telefonu açmış. Arayan benmişim. Demişim ki, “aç kapıyı bezirgan başı”. Aynen bunları demişim. Ah, etli ekmek kokusuydu babam. Ve ben seninle Tavacı Recep’te saç kavurma yeme ihtimalini sevdim. “Sen ne diyorsun ya Miraç?” demiş. Demişim ki, “sana uğrayacağım kanka, ver bana evinin adresini”. Ne oluyor demeye varmadan vermiş. Sonra, ben gelmişim. Elimde bir torba bira varmış. Onları dolaba koymuşum. “Çok yorgunum, uyumam lazım” demişim. Eşofmanı giyip zıbarıp yatmışım. Annem aramış akşam, bir sürü mesaj gelmiş başka insanlardan falan. Büyük rezillik. Büyük rezillik değil. Resmen tehlikeli bir olay. Tırstım gız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraları Zafer’e bırakıp eve döndüm. Annem kızdı. Babam kendisi için uzun sayılabilecek bir nutuk çekti. Banyo yaptım. Bir mesaj ve bir mail yazdım. Sonra da elimi bir kez daha yıkadım ama nafile. Çünkü ben 1 haftadır soğan bile yememiştim ki…&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-6374522951261350405?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/6374522951261350405/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=6374522951261350405&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/6374522951261350405'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/6374522951261350405'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/10/3-saatten-fazla-baby-tv-izlemenin.html' title='3 saatten fazla Baby Tv izlemenin insana kafayı buldurttuğunu anladım.'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-3vBKHe_Vl3o/ToeWfYXTTzI/AAAAAAAABHc/wIC2Ka-pEes/s72-c/sarhosemre.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-81833011680093041</id><published>2011-09-28T01:38:00.003+03:00</published><updated>2011-09-28T01:59:31.074+03:00</updated><title type='text'>kıskanmak.</title><content type='html'>&lt;div align="justify" class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-gfoIIiK5X1c/ToJFoiR7d9I/AAAAAAAABHY/hn3zh-npx3s/s1600/k_skanmak_afi_.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://4.bp.blogspot.com/-gfoIIiK5X1c/ToJFoiR7d9I/AAAAAAAABHY/hn3zh-npx3s/s320/k_skanmak_afi_.jpg" width="224" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Üşümek. Daha doğrusu ürperti. İçinin içine doğru düşmesi. İğrenç bir yenilmişlik duygusu. Baş zonklamasıyla karışık ayak uyuşması. “Keşke hiç bilmeseydim” pişmanlığı. Kollarının kasılması. Niye bu kadar zor? Göğüsün sağ yanının sıkışması. Nefessiz kalır gibi olma. Ya da fazla nefesten boğulur gibi kalma. Koltuğuna yapışma. Kütlenin ağırlaşması. Sana vermediği bir şeyi verdiğini görünce, vücudunu kaplayan deri gözeneklerinin üzerinde gezen virüs. Onun aşırı heyecanını gördüğünde, sana niye aynısını duymadığını sorgulaman. Kendi kendini hiçbir şey olmadığına, her şeyin senin kuruntun olduğuna inandırma evresi. Ah, kendini kandırmak nasıl da rezil hissettiriyor insanı. Birisine değer vermekten bu yüzden nefret ediyorum işte. İnsana sadece suçluluk hissi veriyor. Gezegendeki her bokun yoğunluğunu artırıyor. Biraz önce prenses, şimdi bir hain, biraz önce dünyanın en seksi kadını, şimdiyse sıradanın daniskası. Hangisi doğru? Kadran hiç ortada durmuyor ki. Bizim gibilerin kaderi her şeyi şimdinin içine sıkıştırarak yaşamaktan ibaret. Sanki geçmiş hiç yaşanmamış, sanki gelecek diye bir şey yok gibi. Cesaretten değil bu ama ha…, başka türlüsünü becerememekten. Her şeyi ve herkesi anlık halleriyle değerlendirmekten başka yol bilmemekten. Bizim gibiler dostlarım, kendi merkezlerinin bağımlısıdırlar. Ve ne zaman mağaralarından çıkıp, merkezlerindeki parçaları kaybetme ihtimaliyle, daha doğrusu bu ihtimalin “varlığıyla” yüz yüze gelirler; işte o vakit 2 kilo Erzincan Kuru fasulyesi yemiş misali sıçarlar. Çoğunlukla saçmalayarak, azcık da kaçarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyada kıskanç olmayan insan yok. Kıskandığı için hayatı kendisine zehir eden var, başkasına zehir eden var. Kıskançlığım keşke “şunları giyme”, “şunla dışarı çıkma”, “bana her saat rapor ver”den ibaret olsaydı. Keşke ben de ona bağırarak “beni oraya getirtme!” deyip, “benim karı amma yaygara yapıyor amına koyayım”’ı ekleyerek halı saha maçına devam edebilenlerden olmayı becerebilseydim. Yapamıyorum. Çöküyorum. Hem de en çok “bana ne ya ondan” dediğim zamanlarda çöküyorum. Kalbimde galiba hiç sağılacak süt kalmadı derken anlıyorum aslında bir Hollanda İneği olduğumu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse, meseleyi anlatmam lazım galiba Anlatayım da biraz gülün ve gizli gizli acıyın bana. Sonra unutun ama. Mesele tek bir sözcük: “Inbox”. Kutunun içi. Daha doğrusu işlenecek belgelerin koyulduğu kutunun adı. Arada tabi gönderilen mailler, facebook mesajları belki cep mesajları da vardır. Çökmek güzel kelime ama dir-dır ekleri öyle değil. Var değil, vardır. Tam bilemiyorsun ya, şüpheleniyorsun ya, işte o hem çok fena hem çok güzel. Fena, çünkü duyguların çatışıyor ama hep nedense kötüleri kazanıyor. Güzel, çünkü aslında nasıl bir adam olduğunu anlıyorsun. Şeytan mısın, Hz. İsa mısın anlıyorsun. Canım neden durup dururken acıyor? Meseleyi hala anlatamadım. Bu “Inbox” meselesi bir kadın ve bir erkek arasında geçiyor tahmin edersiniz ki. Mesele de güzide bir yabancı ülke olan İtalya’ya gitmekle ilgili. Bunlar anladığım kadarıyla birbirlerine yardımcı olmuşlar işte. Bana ne? Değil mi, bana ne? Cümlelerinin sonuna “heyecanlı sevimlilik” gülücükleri atılmış. Ama bana ne değil mi? Bir insanın sadece sana gülmesini istiyorsan, o rüyadan uyanman gereklidir dostum. Sanki “herkes herkesle dost gibi” tadında, özel kelime oyunlu espriler yapılmış. Ama bana ne değil mi? Sana ne oluyor yani abi? Kelimelerini çok seviyorsun diye sadece sana yapamaz, bu güzellikten tüm cihan faydalanmalı. “Bak ben ne enteresan-entelektüelim” parantezleri açılmış cümle sonlarına. Ama bana ne yani? Parantezler babamın malı mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıskandığım şey çok gereksiz, kıskanma nedenim çok gereksiz, kıskanma biçimim çok gereksiz, onu kıskanma hakkını kendimde bulmam bile çok gereksiz. 24 yaşındayım, hala uğraştığım şeylere bak. Bunu da belki okur da dikkatini çeker diye yazıyorum ve bundan çok utanıyorum. Bazen kendimle ilgili neye baksam utanılacak bir şey görüyorum. Ama uzun süre beraber yaşadıktan sonra kendinle, sanki evdeki bir mobilyaymış gibi utançlarına da alışıyorsun, alışmak iyidir en nihayetinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-81833011680093041?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/81833011680093041/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=81833011680093041&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/81833011680093041'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/81833011680093041'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/09/kskanmak.html' title='kıskanmak.'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-gfoIIiK5X1c/ToJFoiR7d9I/AAAAAAAABHY/hn3zh-npx3s/s72-c/k_skanmak_afi_.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-5926482357040652070</id><published>2011-09-23T11:10:00.000+03:00</published><updated>2011-09-23T11:10:42.841+03:00</updated><title type='text'>aynı "beni" anlatıyor dersiniz ya hani...</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;6 MART&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Hastaneden dönerken Günseli’ye uğradım. Beni görünce sarardı. On beş gündür sakalımı kesmiyordum. Saçlarım da uzamış. İsa’ya benzeyip benzemediğimi sordum ona. Birden kapısını çalıverdim işte. Onu sevdiğimi sanıyorum. Heyecanlanıyorum Günseli’yi görünce. Ona durmadan Günseli demeyi seviyorum. Günseli. Günseli. Korkularımı ve hastalığımı unuttum onun yanında. Ertesi gün Burhan’a bu duygularımdan bahsedince, yumuşak bir sesle, yalancı bir iyileşme dedi. Burhan’ı görmekten hoşlanmıyorum artık. Akıldan uzaklaşmak istiyorum. Aptalca duygulanmaktan korktuğum için çevremi akılla doldurmuşum. Aşktan, üzüntüden bahsedebileceğim aptal insanları arıyorum. Hastayım sevgilim, dedim Günseli’ye. Üzmek de istemiyordum onu. Hastaneden, doktorlardan bahsettim: güldürdüm onu. Hastalığımı unutturdum. Günseli de anlatmama kaptırdı kendini. Onu kandırdım. Burhan haklıydı galiba. İyileşmem geçiciydi. Günseli bana inanmamalıydı. Kendime acıdım: kimse hastalığımla ilgilenmiyor diye. Oysa, ben gittikten sonra üzüldüğünü biliyorum. Ne bileyim? Aptallıklar içindeyim. Ayrılırken Günseli’yi öptüm: oysa öpmek istemiyordum. Bilmem neden. Ağzı hafifçe içki kokuyordu. Bir aydır içki içmemiştim. Günseli’den içki istemiştim. Bir yudum alıp bıraktım: gerisini ona içirdim. İçki içememek düşüncesi beni korkutuyordu. Kitap okuyamamak düşüncesi beni korkutuyordu. Günseli’yi sevecek gücüm, isteğim kalmaması ihtimali beni korkutuyordu. Ona bu korkularımdan bahsedemiyordum. Beni sevdiğini biliyordum; onu öpmek istemiyordum. Düşüncelerime yabancı kaldığını sanıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni korkutan şeyleri de çok kötü ifade ettim ona anlatırken. Beni anlamayacağı korkusuyla büsbütün berbat ettim. Dünyada sevdiğim her şeyden uzaklaşmaktan korkarken onu öpmeyi nasıl isteyebilirdim? Belki de bir kadına korkularımı anlatmaktan utandım. Erkek de olsa utanırdım belki. Gözleriyle, ne istiyorsun benim sevgilim, diyordu. Ne istiyorsun, bana olduğu gibi söyle canım Selim, anlamasam da istediğini yaparım hemen. Ben bunu istemiyordum. Hayır istiyordum. İstemesem, eve dönünce, Günseli’yle istediğim gibi konuşamamış olmanın üzüntüsünü çekmezdim. Bazı hareketleri yapmama, içimde bir şey engel oluyor sanki. İstediği gibi hareket etmezsem, beni bir boşluğa yuvarlamakla tehdit ediyor. Kafka’nın kitabını elimden atmamı da o söyledi bana. Şimdi anlıyorum. Benim hiçbir şey yapmamı istemiyor. Sözde koruyor beni. Gece uykumun içinde, bir el çekti göğsümden; uyandırdı beni. Korkuyla sıçradım. Neden gece yarısı uyandırıyor beni? Böyle koruyuculuk olur mu? Neden beni yazmaya çalıştın? diyor sanki. Peki, dedim. Bırak uyuyayım. Söz veriyorum: ne Kafka’yı okuyamadığımdan yakınacağım, ne de Günseli’yi sevip sevmediğimi düşüneceğim. Bir yandan da korkarak düşünüyordum: beni uykuda, en zayıf anımda yakalıyor: buna fırsat vermemeliyim. Doğruldum: yatakta oturdum. Günah duygusu gibi bir şey. Ceza da veriyor ayrıca. Hayır. Yatakta da oturmamalıyım. Kalktım. Elektriği yaktım. Annem de uyandı. Ön odaya geçtik birlikte. Sabaha kadar oturduk karşılıklı, konuşmadan, Yalnız kalacak gücüm yoktu. Başkalarının yanında beni tehdit etmiyordu: bu nedenle de yalnız kalmak istemedim. Annem de konuşmaktan, sormaktan korkarak oturdu sessizce. Ona, ilaçların beni bu duruma getirdiğini anlattım. İnandı mı, bilmiyorum. Çok konuşmaktan da korkuyordum. Sanki konuşursam, içimde azalan yaşama gücü büsbütün bırakıp gidecekti beni. Konuşmadan, düşünmeden, hareket etmeden durmakla koruyabilirdim gücümü ancak. Onun da benden istediği buydu. Hava aydınlanırken uykumun geldiğini hissettim. İçeriye, yatağa gitmeye korkuyordum. Biraz daha bekle, biraz daha. Ona karşı koyabilecek kadar kuvvetlenmeliydim. Bir kitap aldım kendimi denemek için. Bir iki sayfa okudum: bir şey olmadı. Ondan neden korkuyorsun? dedim kendime. Bilmiyordum. Benim için istediği huzurun pek istenecek bir şey olmadığını seziyordum. Odama gittim ve hemen uyudum. Uyandığım zaman gene korkuyordum: tekrar nasıl uyuyacaktım gece? Şimdi, bu satırları yazarken de korkuyorum: acaba bunları yazmak doğru mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam üzeri biraz kendime geldim. Daha yatmalıyım, dedim; kendimi divanda tuttum sıkı sıkı. İyi olduğumu sandığım anda hemen kalkmamalıyım ayağa. Beni bu acelecilik bitirdi. Kalkabileceğimi hissettiğim bir anda da yatarak, gerekmediği halde yatmanın zevkini yaşamalıyım, diye düşündüm. Hayır, düşünmedim, düşünemiyorum. Çevreme bakarak, yaşayışımı bir an daha sürdürebilmek için, içgüdülerimle tedbirler alıyorum. Arada bir şeyler düşünür gibi oluyorsam da hemen unutuyorum. İşte gene yatmak üzere karar aldığımı unuttum ve yataktan fırladım. Annemin şaşkın bakışlarına aldırmadan sokağa attım kendimi. Günseli’ye gidecektim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evde yokmuş: bir tanıdığına gitmiş. Neden oturup beni beklemiyor? Teyzesi, yüzümdeki sorgu dolu ifadeyi anlamış gibi, Günseli’nin beni çok beklediğini söyledi. Bu kadın benden hoşlanmıyor. Hiç kimsenin akrabası benden hoşlanmaz. Benim tersliğimden olacak. Dostlarımın yakınlarına dayanamam. Ben onlara, kendi yakınlarımla baskı yapıyor muyum? Sevdiğim insanların hatırı için neden “yakınlarına” katlanayım? Aceleyle başımı salladım. Hemen merdivenlere yöneldim. Sonra geri döndüm birden; Günseli’nin gittiği yeri tarif ettirdim kadına. Bu kadınla ne ilişkim olabilir benim? Geriye döndüm diye küçümsemiştir beni. Böyle basit ölçülerle değerlendirirler insanı. Dostoyevski’yi de okumamışlardır, bilmezler.Günseli beni görünce şaşırdı. İnsanlar neden şaşırırlar beni görünce? Sonra neden kendilerini toparlarlar? Hiç olmazsa şaşkınlığınızı sürdürün. Size sürekli bir duygu vermesini hiç bilemeyecek miyim? Günseli de toparladı kendini. Neden köşeme çekilip ölümü beklemesini bilmiyorum da insanların yaşantılarına burnumu sokuyorum? Sonra da davranışlarına katlanamıyorum? Bu gidişle, ben böyle yaşamaya devam edersem, ölümün geleceği filan yok. Birtakım eller sıktım, bir takım adlar saydılar: hepsini hemen unuttum. Ben her şeyi öyle bir kerede öğrenemem. Şaşırırım. Düşüp bayılacağımı sandım birden. Tanımadığım insanların evinde bayılmak! Bir koltuğa çöktüm. Tül perdeler ve radyo örtüsü: hiç beğenmedim. Rahat görünmek için bacak bacak üstüne attım ve sürekli gülümsemeye çalıştım. Bacağım titriyordu: havadaki bacağım. İki elimle, bütün gücümle tuttuğum halde titriyordu. Onların bacakları titremiyordu. Bütün bacaklara hırsla baktım; biraz da korkuyla. Herkes bana bakıyordu; bacağımın titremesine bakıyordu. Kibarlıklarından görmemiş gibi yapıyorlardı. Batsın kibarlığınız! Ölürsem görürsünüz. Evi birbirine katarım. Hayır, dedim kendime: kimse seninle uğraşmıyor, sana öyle geliyor. Bu iki durumu birbirinden ayırma yeteneğimi kaybettim artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinin gülümseyerek bana birşeyler anlattığını sanıyordum: oysa, neden sonra, başkasıyla konuştuğunu anlıyordum. Bana öyle gelmiş. Günseli de beni rahat ettirmek için, aldırmıyormuş gibi davranıyordu. Yoksa bana öyle mi geliyordu? Bu daha çok sinirlendiriyor beni. Bir yandan bana aldırmıyormuş gibi yapıyor, bir yandan da benden korktuğunu hissediyorum. Kötü bir şey yapmaktan korkuyor benim için. Neden korkuyorsun benden canım sevgilim? Korkulacak halim kaldı mı benim? Hiç belli olmaz. Son nefesimde bile, öyle bir kıyamet koparırım ki bana acıdıkları için pişman ederim herkesi. Böyle olmadığımı göstermek için, Günseli’ye gülümsüyorum. Bu da doğru değil. Aşkımızı ele vermemeliyiz. Her zaman olduğu gibi içinden çıkamayacağım bir duruma soktum kendimi. Günseli’yi oradan alıp gidemezdim. Onun üzerinde resmî bir hakkım yoktu: akrabaları böyle düşünürdü. Ben kim oluyordum? Bir arkadaş. Günseli’yle evleneceği söylenen kararsızın biri. Belki de bakışlarıyla, kalkıp gitmem gerektiğini söylüyorlar bana. Yanımdaki ihtiyar teyzeye ya da karşımdaki evin genç kızına baktıklarını sandığım bir anda, aslında bana bakıyorlar belki. İçimin boşaldığını, döne döne yere düşeceğimi sanıyorum. Bütün dikkatimi toplayarak ayağa kalktım. Hiçbir şeye çarpmamalıydım. Ayakta durursam, bacağımın titremesi anlaşılmaz. Ellerim ter içinde: kimseye dokunmamalıyım. Kimsenin elini sıkmamalıyım. Oturmam için ısrar ettiler; yemeğe kalmamı istediler. Günseli’ye baktım: gözlerin dilinden bir şey anlamıyorum. Ya ben kalkınca Günseli benimle gelemezse? Bu korkuyla tekliflerini kabul ettim. Misafirliğe gittiğim bir evde, birlikte sofraya oturmak sevdiğim bir gelenektir. Sonunda yemeğe kalmadığım ziyaretlerde bir soğukluk vardır; içten olmayan bir ilişki. Bu insanlardan da bir an önce kurtulmasını bilemedim işte. Yemeğe kalışımı, Günseli’nin geleceği bakımından olumlu bir işaret saymışlardır. Aklımı başıma toplamam için bir fırsat verdiler bana. Ne kadar da iyi tanıyorsunuz beni canım? Derimin altındaki karışıklığı bilmeden yargılıyorsunuz beni. Ne kadar damat delisi bir kalabalık. Ulan, ölüyorum ben: ne yapacaksınız benim gibi damadı? Tam çorbamı içerken başımı kaldırsam ve... beni kökümden sarsan şeyleri, “onu”, hamamböceğini filan anlatsam...her şeyi itiraf etsem gözyaşları içinde. Ne yaparlardı acaba? Dünya tarihinde buna cesaret eden biri çıkmamış. Belki benim gözümden kaçmıştır. İnsanlar yüzde yüz ölümlerin kucağına atmışlar da kendilerini, buna cesaret edememişler. Önemli saymadığımız için kayıtlara geçirmedik mi diyorsunuz. Öyle olsun. Bir itirazım yok. Zaten benim de böyle bir şey yapmam zor: ölüme doğru bile insan çekingen ve tedbirli oluyor. Özellikle, gülünç olmaktan, vebadan korkar gibi çekiniyor. Son nefesine kadar gülünç olmaktan korktu; hiç olmazsa bunu sürdürdü, denilebilir benim için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evin beyi karşımda oturuyordu: burjuva terliklerini giymiş bir durumda. Ona desem ki: Rasim Bey! küçük burjuva yaşantınızdan çıkın; birlikte sürünelim. İnsanlara bundan başka yapabileceğim, bir teklif yok. Günseli’ye evlenme teklif edebilirsiniz oğlum. Ha, evet; unutmuştum. Size de yukarıdaki uygunsuz teklifi yapmak isterdim; fakat yolunu bilmiyorum. Babanıza mı söylesem acaba? Olmaz. Doğru. Kuralları bilmiyorum. Yaşama kurallarından habersizim. Tek başıma beceremediğim bir yaşantıyı, birlikte nasıl sürdürürüz? Başkalarını taklit ederdik. Olmaz. Yaşamayı taklit ederek insan ancak yirmi beş yıl kadar yaşar senin gibi. Teklifini kabul edemeyeceğim oğlum. Fakat amcabey, yaşamayı nefes almak gibi rahat sürdürenler de var. Onlar daha fazla yaşasın. Yaşasınlar inşallah. Beter olsunlar! Yemeğimi bitirmedim. Oysa annem, yemeğimi sonuna kadar yemeye alıştırmıştı beni. Doğru dürüst bir şey öğretmedi zaten. Göstererek de örnek olmadı. Ben de öğrenemedim. Erkekler gibi tükürmesini, sigara içmesini, havluya yüzümü silmesini, eşyayı tutmasını bilmiyorum bu yaşımda. İnsanlara para uzatmasını bilmiyorum daha; cüzdanımdan para çıkarmasını beceremiyorum. Ne işim var bu dünyada benim? Tabağımı uzatışım bile başkalarına benzemiyor. Oysa ne kadar çalıştım tabağıma bakmadan tabağımı uzatmaya. Annem de yerli yersiz şımarttı beni: başka türlü oluşumu yanlış yorumladı. Onun oğlu kimselere benzemezmiş. Çok duyduk bu sözleri başka annelerden de. Annem sorumludur. Hiçbir şey bilmeseydim, belki yeni baştan öğrenebilirdim. O kadar da saf kalamadım. Artık çok geç. On yedi yaşıma kadar beni yıkadı; bütün imtihanlardan önce, sabahlara kadar anlattığım dersleri dinledi. Yalnız başıma çalışma alışkanlığını edinemedim bir türlü. Ruh doktorları da bu satırları okusalar, bilgiç bir tavırla pis pis sırıtırlar. En kötüsü, hayır demeyi öğrenemedim. Yemeğe kal, dediler:kaldım. Oysa, kalınmaz. Onlar biraz ısrar ederler; sen biraz nazlanırsın. Sonunda kalkıp gidilir. Her söylenileni ciddiye almak yok mu, şu sözünün eri olmak yok mu; bitirdi, yıktı beni. Kitaplar da büsbütün bozdu ahlakımı. İnanmak güzel şeydir, hayır, değildir. Erkek dediğin, cebinden dolmakalemini çıkarıp öyle bir adres yazar ki... Kaşığını alışkın bir hareketle çorba tabağının içine bırakır, kaşık hiç ses çıkarmaz tabağa düşerken. Sofrada konuşurken de söylediği sözlere kaptırmaz kendini. Bu nedenle bir hareket yapmaz: yemeği örtüye dökmez, bardağa çarpmaz. Bütün bunlardan önce, nişanlı bile olmadığı bir kızın akrabalarının evinde o kızla birlikte yemeğe kalmaz. Kalsa da kendini yiyip bitirmez bunu düşünerek. Belirsiz bir kuruntu yüzünden yemeği zehir etmez kendi kendine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durumumu düzeltmeliyim. Ne yazık, konuşamıyordum. Başım dönüyordu; yerimden kalkamıyordum. Selim Işık çökmüştü, çözülmüştü, bitmişti. Hâlâ aptal gibi gülümsemeye çalışıyordum. Kimsenin aldırdığı yoktu. Sadece tabakların hareketi görülüyordu; çatal-kaşık gürültüleri geliyordu.Boğuk sesler işitiliyordu. Sade bir aile atmosferi içinde bir cehennem oyunu sahneye konuluyordu. Boyumdan büyük işlere kalkmıştım. Şimdi, boyumdan küçük işleri bile başaramıyordum. Böylesine rezil bir yenilgi görülmemişti. Gücümü tahminde yanılmıştım. Turgut evlendiği zaman ben de evlenecektim. Çatal-kaşık ve fasulye pilakisi karşısında böyle ağır bir yenilgiye uğramayacaktım. Oysa fasulyeyi ne kadar severdim. Her şeyle aramı bozdum artık. Her şey bana düşman kesildi. Tanrım, diye düşündüm ilk defa.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İlk defa, Tanrım dedim; bıraksınlar beni artık...&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Tutunamayanlar/Sayfa 622.&amp;nbsp;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-5926482357040652070?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/5926482357040652070/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=5926482357040652070&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/5926482357040652070'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/5926482357040652070'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/09/ayn-beni-anlatyor-dersiniz-ya-hani.html' title='aynı &quot;beni&quot; anlatıyor dersiniz ya hani...'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-3789803177722913986</id><published>2011-09-19T03:18:00.001+03:00</published><updated>2011-09-19T03:32:26.487+03:00</updated><title type='text'>Hem Penaltı-Hem Gol.</title><content type='html'>&lt;div align="justify" class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-jJpNsl5OcsE/TnaI9RWBWdI/AAAAAAAABHU/W0OUwHoak_g/s1600/rainbow-heart-cancer-text-pic.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://2.bp.blogspot.com/-jJpNsl5OcsE/TnaI9RWBWdI/AAAAAAAABHU/W0OUwHoak_g/s320/rainbow-heart-cancer-text-pic.jpg" width="249" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Parçalanacağız. Çok üzüleceğiz. Üzülmekten de beter olacağız. İnandığımız şeyler değil inanmak istediğimiz şeyler yıkılacak. Uykusuzluğu yeniden tanımlayacağız. Şişmiş göz altı torbalarının ne kadar aşağıya esneyebildiğini fark edeceğiz. Herkes üstümüze gelecek, herkes bize ne olduğunu soracak, herkes başkalarına bizim neyimiz olduğunu soracak, herkes arkamızdan konuşacak ve herkes eninde sonunda salak olduğumuzu varsayacak. Bizse teker teker hepsine anlatmak zorunda kalacağız böyle böyle oldu diye. Her anlattığımızda aynı şeyleri hissedeceğiz. Yolda görünce nasılsın bile demeyenler, soracaklar olayları öncelikle. Çünkü bu hep “büyük haberdir” onlar için. Anlatacağız, farklı kelimelerle bazen uzun bazen kısa cümlelerle. Bazen çoğu kısmını atlayarak, bazen sanki bizim için önemsizmiş için. Onlar seni dinlemeyecekler ama. Lafının bitmesini bekleyecekler yalnızca ve kendi benzer olaylarını anlatacaklar. Rekabetçi piçler. Kimse kimsenin umurunda değil. Bunu erken fark edenler var. Fark etmek istemeyenler var. Akıl doktorlarına gideceğiz. Büyük yeminler edeceğiz her seferinde olduğu gibi. Bazen affeder gibi olacağız. Özellikle geceleri. Özellikle müziğin sesinin kulaklığının dışına taştığı günlerde. Özlemenin med cezir gibi ay ışığı vasıtasıyla mideye dolduğunu düşüneceğiz. Arada güleceğiz. Sonra güldüğümüze şaşıracağız. Acaba diyeceğiz. Acaba oluyor mu? Acaba bitiyor mu? Sonra yolda eski tanıdıklarla karşılaşacağız, o günlerin tanıklarından. İsimleri sohbetlerde geçerken içimiz cız edecek. Bir insanın içinin gerçekten “cız” edebildiği gerçeğiyle yüzleşeceğiz. Yalnız kalmak isteyeceğiz. Sonra yalnız kalmaktan korkacağız. Kimse bize dokunmasın isteyeceğiz. Sonra herkese sarılmak isteyeceğiz. Biz anlatmayalım ama gelip sorsunlar isteyeceğiz. Akşamları çok üşürken aniden omuzlarımıza örtülen şallar gibi. Kendimizi yerden yere vurmak isteyeceğiz, LSD’ye başlamak, kokain çekmek isteyeceğiz. Böyle herkese yumruk atmak, küfür etmek, dövmek, parçalamak, etlerini ısırmak, şişleri karnına sokmak, sıkı kroşelerle böbreklerini patlatmak en büyük hayalimiz olacak. Öfke patlaması kavramıyla tanışacağız. Öyle filmlerdeki kadar havalı olmadığını öğreneceğiz. Salaklaşacağız. "Yaptıklarımdan hiç pişman olmadım" pisliğine bulaşacağız. Aslında götümüzün köküne Habeşistan Bedevileri kobrasını yediğimizi bileceğiz ama kendimizi kandıracağız. Yaptıklarımızdan hiç pişman olmadık ha? Oyuncak mıyız ki biz acaba? Sonra pişmanlık safrası boşalacak. Heyecanlanma fazla ardından umarım mutludur safhası gelecek. Umarım mutludur? Mutlu olsun tabii ki. Mutlu olsun. Don’t Worry Be Happy! Mutlu olsun ki onu mutlu eden şeyin senle alakası olmadığını anla ve kendini içten içe daha çok ye. Madem öyleydi, madem sensiz de mutlu olabiliyordu neden “Sen başkasın başka” diyordu ki sana? Anlıyor musun başkasın sadece bir Sezen Aksu liriği midir? Umarım mutlu olurdan sonraki safha “yaşam devam ediyordur”. Eh tabii devam edecekti. Seni bekleyeceğini mi sanıyorsun? Zaman mefhumu neden bu kadar büyük kudret sağlıyor üzerimizde? Çünkü hiç kimseyi sallamıyor. Hiç durmuyor. Hareket halinde.  Seni sallamıyor. Durduğun sandığın şey içindeki zaman dostum. Yaşam devam ediyor ha. Yaşam devam ediyor. Bunu söyleyen insanların kafasında Magnum’u patlatıp “kusura bakma kardeş. Yaşam devam ediyor” demek istiyorum. Sen çoktan yok olmuşsun ki, yaşam devam etse ne etmese ne. Beklemeye devam edeceğiz. Zannedeceğiz ki bizi arayacak, bizi arayacak, bizi arayacak. Niye üç kere yazdığımı bilmiyorum. Gece yattığında telefonunu kapatmayan insan çaresiz ve yalnız bir insandır, yoğun ve sosyal bir insan değil. Bir olasılığı bekliyordur. Beklemeyi ertelemeyecek kadar güçsüzdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşam devam ediyordan sonra saçmalayacağız. Psikolojimiz Sezen Aksu’nun şarkılarındaki “karasızları” oynayacak. Git’i dinleyeceğiz. 2 ay sonra Geri Dön’ü. Bırak Beni’yi çok seveceğiz, iki ay sonra Seni İstiyorum’u. Götümüz egoyla doluyken Unut diyeceğiz, vakit bizden çalınca biraz: “unuttun mu beni?” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir insanı istemek ne anlama gelir? Fiziksel olarak O’nun gözlerini, düzeltilmiş kaşlarını, gölgeli gözlerini, bakımlı tenini, saçına dikkatlice verdiği şekli, yüz ifadesinin özgün biçimi, kavislerini, kıvrımlarını, hatlarını, göz hareketlerinin koreografisini ve biçimli ağız kaslarını kendininkilerle sonsuza kadar çarpıştırmaya duyduğun istek midir sadece?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha da ileri gidersek O’nun bedenine dokunmak, sürtünmek, değmek, bastırmak, sıkmak, okşamak, öpmek, yoğurmak, tırmalamak, çimdiklemek, okşamak, ısırmak, emmek, yalamak, kucaklamak, ağırlığını taşımak, soluğunu içine çekmek, ter ve göz yaşındaki tuzun içinde erimek için her şeyden vazgeçmeye hazır olmak mıdır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoksa O’nun artık ağlamayan gözlerindeki, hıçkırmayan boğazındaki, yara izlerine dönüşen bakışlarındaki, romatizmalı düğümlere dönüşen ellerindeki kimsesizliği yok etmeyi arzulamak mıdır? Yoksa fırtınaların, sürüklemelerin, tökezlemelerin, düşmelerin, hastalıkların ve darbelerin onda bıraktığı yaraları anlamaya duyulan sonsuz lakin başarısız iç çekişler midir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır. Bunların hiçbirisini birbirinize yapamayacağınızı çok iyi bildiğin ve onun da çok iyi bildiği halde, birbirinizi terk etmemenizdir.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-3789803177722913986?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/3789803177722913986/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=3789803177722913986&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/3789803177722913986'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/3789803177722913986'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/09/hem-penalt-hem-gol.html' title='Hem Penaltı-Hem Gol.'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-jJpNsl5OcsE/TnaI9RWBWdI/AAAAAAAABHU/W0OUwHoak_g/s72-c/rainbow-heart-cancer-text-pic.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-7599515759187317474</id><published>2011-09-14T17:51:00.006+03:00</published><updated>2011-09-15T01:02:21.102+03:00</updated><title type='text'>Bir "Tutunamayanlar" İncelemesi</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/--nwMAvthaps/TnC-tznhOMI/AAAAAAAABHQ/-leyZGlBZFU/s1600/o%25C4%259Fuz1.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://1.bp.blogspot.com/--nwMAvthaps/TnC-tznhOMI/AAAAAAAABHQ/-leyZGlBZFU/s320/o%25C4%259Fuz1.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Kitaplar insanlara benziyor. Çoğunu seviyorsun ama bazılarını azcık “arızalı” seviyorsun. Hatta daha da öteye giderek bazılarını kıskanıp, sonsuza kadar kendine saklama planları yapıyorsun. Mesela Suç ve Ceza’yı herkesin okumasını arzuluyorsun ki üzerine tartışıp; “Bence Raskolnikov yanlış yaptı beyler :(“ deme fırsatını bulabilesin. Ama, işte.. bazı yazarlar ve kitapları var ki, kimse onları okumasın, bilmesin, duymasın, haberi olmasın, aklına gelmesin, üzerine düşünmesin, sevmesin istiyorsun. Kitabın sadece seni anlattığını, o yüzden de kitabı bir tek senin tam manasıyla anlayabildiğini düşünüyorsun. Dışarıda o kitabı sevip, öven birisini görünce sinirlerin hopluyor. Çünkü kafandan belli belirsiz şu olasılık geçiyor: “Acaba kitabı benden daha mı iyi anladı?”. İnsanları kıskanıyoruz çünkü yalnızca bize ait olmadıkları fikrine dayanamıyoruz ve kitapları kıskanıyoruz çünkü yalnızca bizim için yazılmadığı fikrine dayanacak takatimiz yok.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Aslında Tutunamayanlar’ı anlatmak için kafamda daha “biçimsel” bir teknik vardı. Sonra bu fikirden vazgeçtim. Kitaptaki tekniği, karakterizasyonu ve imge biçemlerinin profesyonelce incelemesini bırakayım eleştirmenler yapsın. Zaten bir kitabı sevmeyi-sevmemeyi bırakıp onu “objektif” gözle incelemeyi asla beceremeyeceğim için editörlük ya da eleştirmenlik hayallerim falan yok. O yüzden aşağıda okuyacaklarınız tamamen sübjektif ve aşırı taraflı olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğuz Atay, 12 Ekim 1934 tarihinde Kastamonu’nun İnebolu ilçesinde doğdu. Babası milletvekili seçilince, tüm ailesiyle Ankara’ya taşındı. Büyükannesi Fransızdı. Devrim İlkokulunun 5.sınıfında Edebiyatla tanışarak Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu eserini okudu. Ne ilginçtir ki Devrim İlkokulu daha sonra yıkılarak yerine Modern Çarşı yapıldı. Ve ne ilginçtir ve belki de Oğuz Atay’ın lanetidir; Modern Çarşı 2003 yılında tamamen yanıp kül olurken, okuldan kaçıp bilardo oynadığım lise arkadaşlarımla birlikte Çarşı’nın yanışını canlı izledim. Matematiğe kafası çalışan her insanın kaderini yaşayarak, babasının baskısıyla mühendislik okumayı seçip İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliğine girdi. İlk başlarda dersleri çok kötüydü, ilgilenmiyordu. Sonra babasıyla kavga etti ve şu yemini etti: “Göreceksiniz kırıntılarımla bile bu okulu bitireceğim.” Diplomasını aldığında okul birincisiydi. Askere gitmeden önce yakın bir dostunun ablası Fikriye Gürbüz’le tanıştı. Askerden dönünce bir süre devlet dairelerinde çalıştı, Dolmabahçe Sarayının ünlü Hazine Kapısının restorasyon planını çizdi. Sonra en yakın arkadaşı Uğur Ünel ile “Betonar” şirketini kurdu, 3 ay sonra iflas ettiler. 60’lı yıllarda ahbaplık kurduğu Kemal Tahir’in teşvikiyle “Olaylar” diye bir edebiyat dergisi kurdu. Dergiyi ayakta tutmak için 5 ayrı isimle yazılar yazdı ama dergi de batmaktan kurtaramadı. Kitaptaki ünlü “Bat dünya bat” sözünü bu zamanlarda arkadaşlarıyla çevirdiği sohbetlerde üretti. 1961 yılının başında Melek Sinemasında Fikriye ile tekrar karşılaştı. Fikriye, yurtdışında (Londra) profesyonel moda eğitimi almış ilk Türk stilistlerindendi. Evlendiler ve Özge adında bir kızları oldu. Bu sırada Denizcilik Bankacılığında çalışıyor ve Karaköy İskelesinin yapımıyla uğraşıyordu. Tutunamayanlar’ın altyapısını,&amp;nbsp; mutsuz bir evlilikle ve işte bürokrasiyle uğraşırken içine düştüğü bu bunalım zamanları oluşturuyor. 1967’de hem işinden ayrıldı, hem de boşandı. Sonrası daha ilginç. En yakın arkadaşı Uğur Ünel’in eski eşi Sevin Seydi ile görüşmeye başladı. Ufak tefek ve esmer Sevin, esasında klasik ölçülerde güzel sayılmayacak bir kadındı. Ancak üst düzey entelektüelliği ve rafine karizmasıyla kendine has bir havası olan çekici bir kadındı. Londra’da resim eğitimi almıştı. Resimlerinin altına Oğuz Atay için şu imzayı atıyordu: “SSZYR”: Seni Sevdiğim Zamanlarda Yaptığım Resimlerden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Daha ayrıntılı bir Oğuz Atay biyografisi için Yıldız Ecevit’in yazdığı “Ben Buradayım” eserini okuyunuz)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğuz Atay, Tutunamayanlar’ı 1968 yılının kışında sevgilisi Sevin Seydi’nin evi olan Hayriye Caddesi, Numara 9 kat-2, Beyoğlu adresindeyken, kitabın ana taslağının üstüne el yazısıyla&lt;i&gt; “Kimse dinlemiyorsa beni -ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- yazmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda, bana, bunu da yaptınız.”&lt;/i&gt; cümlesini yazarak başladı. 1 yıl içinde de bitirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evli bir inşaat mühendisi olan Turgut Özben, okul yıllarında çok yakın dostu olan Selim Işık’ın intihar ettiği haberini alır ve bu olayın peşinden gitmeye karar verir. Peşinden gideceği iz onu İstanbul-Ankara ve hatta İnebolu arasında mekik dokutacak, geçmişe dair pek çok “eski” dostla yeniden bir araya getirecek ve belki de içine gömdüğü esasta çok eski ama onun için “yeni” bir dost” Orlic’in ortaya çıkmasına vesile olacaktır. Kitabın özeti aşağı yukarı böyle. Selim Işık’ın yok edilişine damla damla tanık olurken, Turgut Özben’in de kendini keşfetmesini izliyoruz. Ancak bunu yaparken araya kitabı “dağınık” yapan manzumeler, küçük öyküler, karakterler ve ayrıntılar gibi sayısız paradigma eklenerek, romana zor bir yoğunluk katılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tutunamayanlar’ın çoğu eleştirmene göre ilk “modern” Türk romanı olarak kabul edilmesinin sebebi, kitabın anlatmaya çalıştığı içsel dertleri, “tipler” etrafından değil sıradan denilen karakterlerin psikolojilerini derinleştirerek yapması. Dışarıdan baktığımızda ne Turgut’un ne Selim’in ne Günseli’nin hatta ne Süleyman Kargı’nın öyle “nevi şahsına münhasır” özellikleri yok. Sıradan işleri var, sıradan hayatlar sürüyorlar. Yaptıklarına sebep olan şeyler öyle büyük “travmalara” dayanmıyor. Tüm ailesi öldürüldüğü için intikam almaya karar veren klasikliğinde kişiler değiller. Veya babasından şiddet gördükleri için psikopat olmamışlar. Büyüme süreçlerindeki parça pinçik etkilerle bugüne gelmişler. Tıpkı gerçek hayattaki gibi. Kitabın, edebiyatımıza yaptığı birinci katkı, belki de yazın kalitemizi bir anda 30 yıl ileriye zıplatan ilk özelliği budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisiyse anlattığı insan profili. Aslında bir çoğumuzun içinde yer aldığı, eskilerin küçük burjuva dediği profilin içinde yalnızlaşan insanların ayakta kalma mücadelesidir Tutunamayanlar’ın özü. Nedir 1960’lardaki küçük burjuva? Üniversite bitirmiş, batının koltuk takımını, sabahlığını, Pazar gecesi sinemaya gitmesini almış, yeni yeni tanıdığı modern dünyaya tam adapte olamamış ancak arkada bıraktığı “arabeske” de ait olamayan şehirli insan. Nedir 2011’lerdeki küçük burjuva? Elinin altında interneti bulunan, istediği anda İngiltere ligini izleyebilen, İtalyan kahve türlerini bilebilen, 2-3 dil bilen konuşabilen ama dışarıya çıktığında dolmuş kuyruğunda öne geçme hinliği yapan insan. Nitelikler ayrı, tepkiler benzer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tutunamayanlar'da anlatılan, yaşam tarzı çelişkilerinin ortasında kalmış, direnmek için çaba gösteren ama bu direnişini evrensel kültürün “çocuksu” dediği bir heyecanla yapan karakterlerin hayatta kalma mücadelesidir. Bir ölüm-kalım savaşıdır. Tutunamayanlar’da bir kavganın aynı tarafındaki ancak iki farklı kanadındaki macerası vardır. Selim Işık kavganın kaybedenidir, Turgut Özben ise kazananı. Günseli Ediz ise kavganın kaynağının vücut bulmuş halidir. Kavganın ayrıntıları çok önemli değildir Tutunamayanlar’da, zaten hepimiz farklı yerlerde farklı zamanlarda böyle kavgalara giriyoruzdur. Tutunamayanlar’da mesele, kavganın “Öz”üdür. Tutunamayanlar’ın konusu insanın kendisinden daha çok içinde bulunduğumuz şartlara direnirken vereceğimiz serüvenin kaderidir. Çok geyiğini yapıyoruz ya “Sen baya olgunlaştın ya” diye. İşte Tutunamayanlar, olgunluk denilen; çaresizliklik duvarına çarparak insan ilişkilerinin ortalamasının kabul edilişine, ya da Oğuz Atay’ın dediği gibi “yıpranmış ümitlerden taze ümitsizliklere kesiksiz bir geçiş...” anına kadar bizi yerlerde süründüren sürecimizin en büyük anlatıcısıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın sayfalarında Selim Işık’ın kişiliğinde alakalı alakasız yavaşça ilerlerken işte bu duvarın nasıl önümüze örüldüğüne tanık oluruz. Selim’in “manasız” bunalımlarını, “başkası için gülünç gelecek” tökezlemelerini, “üzerinde bile durulmayacak” kaygılarını, “buna sevinilir mi lan?” türü mutluluklarını ve o mutluluk kaynağına coşkuyla sarılmasının sürecini izleriz. Ancak Selim’in az buçuk ayakta kalabildiği en azından düşünmemeyi başarabildiği “kaygıları” aşk belasına bulaşıp Günseli’yle tanışana kadar sürer. Günseli Ediz’den sonraysa çöküş başlar. Çünkü artık iki kişi olmaya çalışır. Ve Sartre’nin dediği gibi “Başkaları cehennemdir”. 80-85 sayfa süren ve hiç noktalama ifadesi kullanılmayan "Günseli Ediz" bölümünde bu çöküş anlatılılır. Söz gelimi Günseli’nin ailesi Selim’i yemeğe çağırır. Selim, kızın teyzesinin önünde duran tuzluğu nasıl isteyeceği konusunda kafa patlatır, patlatır, patlatır…sonunda yemeği tuzsuz yemeye karar verir. Yine aynı yemekte Günseli’nin teyzesi kendisinden masadaki makarnayı tabağına koymasını rica eder. Selim, öyle heyecanlanır, öyle ne yapacağını bilemez ki eli ayağına dolaşır. Kızın her söylediğinden anlamlar çıkartıp hasta olur. Selim'in ilişkisi bilindik ilişki süreçlerinin ötesinde, en küçük anın bile etkisinin daha sonra 450 kat dolayında hissedebildiği bir süredir. Zaman böyle çaresizlikle geçtikçe de Selim Işık’ın “Selim’liği” erir, Selim’lik eridikçe de onun hayatının peşindeki Turgut, yeni bir Selim bulur. Onaylayan, “efendimiz” diyen ve kavgacı olmayan bir Selim: Olric. Meşhur Olric. Aslında basbayağı kurnazlık. Aslında Olric, Turgut kendisinin Selim’in korkak davranıp “düzeni” kabul eden versiyonu olduğunu kabul etmediğinden, bilinçaltının onun karşısına çıkarttığı bir Turgut-Selim karmasıdır. Kitabın sonunda Selim madden gitmeyi yani ölmeyi seçer. Turgut ve Olric de gider. Peki nereye? Kim bilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tutunamayan’ların üçüncü fark yaratan özelliğiyse kitabın bugüne kadar yazılmış en başarılı otobiyografik-kurgu eserlerden birisi olmasıdır. Neredeyse tüm yazarlar için estetik bir eksi olarak görülen “kendi hayatını anlatmış yaa” sanrısı, Tutunamayanlar’da öylesine başarıyla kotarılmış ki kitaptaki otobiyografik öğeler sanatsal bir güce dönüşmüş. Bu biraz da Oğuz Atay’ın güçlü yaşamıyla da ilgilidir. Çoğunlukla istediği gibi gitmese de, inanılmaz derinlikte, incelikle dizayn edilmiş bir yaşamdır onunki. Oğuz Atay’ın hayatını iyi biliyorsanız, Selim Işık’ın Oğuz Atay, Turgut Özben’in Uğur Ünel, Turgut’un karısı rolündeki Nevin’in Fikriye, Günseli’nin ise Sevin’liğinin farkına vararak okursunuz romanı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela aşık olduğumuz insanla ilk defa konuştuğumuz anda, o insanın bize söylediği şeylerin hatta sorduğu sorunun bile bir önemi yoktur; çünkü çoktan karşımızdaki kişinin etkilim gücü altında eriyip bitmişizdir. Sadece kendi düşüncelerimizle meşgulüzdür, başka bir dünyada kendimiz kaybetmişizdir. İşte böyle anlarda birkaç saniyelik cevap anı daha sonra bize dakikalarca sürecek düşünce havuzlarına başımızı sokar. Boğuluruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, Tutunamayanlar işte bunun tersini yapıyor. 738 sayfalık kalın bir kitapta sadece tek bir anı, tek bir saniyeyi, tek bir şeyi anlatmaya çalışıyor: Tutunamamayı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir blog hizmeti olarak, kitaptan sevdiğim birkaç yeri alıntı yapmak istiyorum. Okumayanlar için Sneak Peek hesabı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Piyano çalmayı çok isterdim," dedi donuk bir sesle. "Şimdi piyanoya oturur, kelimelerle ifade etmekte güçlük çektiğim bütün duygularımı, acılarımı tuşlara dökerdim. Bazen şiddetli, bazen yavaş basardım onlara. Kim bilir ne ince ayrıntıları vardır o dokunuşların? Kelimeleri daha önce öyle kötü yerlerde kullanıyoruz ki, kirletir diye korkuyoruz duygularıma dokunursa. Seslerin başka türlü bir dokunulmazlığı var.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ben ölmek istemiyorum, yaşamak ve herkesin burnundan getirmek istiyorum, bu nedenle mutlak bir yalnızlığa mahkum edildim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Olric susuyorsun.. Korkma Olric Susmak'la ilgili aptal bir kelime oyunu yapmaya niyetim yok... Su'sarsam susarım Olric, bunun için parantezlerimi kullanmam... peki Olric ya ölürsem buna uygun bir kafiye buluruz di mi... Gelmiyor içimden Olric, içimi o mengene gibi sıkıştıran şeyi şairane bir dille anlatmak gelmiyor... Hiçliğimi daha afilli kılmak hayatı daha yaşanılır kılmıyor… Küstüm Olric, şairlere de küstüm… Onlar inandırdı bizi "yarınlar güzel olacak" yalanına...Peki Olric yarın olacak mı?... Herkes geçer diyor. Geçer mi Olric ? Herkes ne bilir acımı? Herkes ne bilsin acımızı? Yaşar gibi yapmaktan, özlemez gibi yapmaktan, iyiymiş gibi yapmaktan, nefes alıp onu içimde tutmaktan, o nefeste boğulmaktan sıkıldım. Ki nefessizlikten değil nefesten boğulmaktır marifetimiz Olric. Bazen yok olmak hiç olmaktan iyidir..!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Yok mu olalım efendimiz..?&lt;br /&gt;- Var mıyız ki Olric..?”&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-7599515759187317474?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/7599515759187317474/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=7599515759187317474&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/7599515759187317474'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/7599515759187317474'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/09/bir-tutunamayanlar-incelemesi.html' title='Bir &quot;Tutunamayanlar&quot; İncelemesi'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/--nwMAvthaps/TnC-tznhOMI/AAAAAAAABHQ/-leyZGlBZFU/s72-c/o%25C4%259Fuz1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-6615497573919236256</id><published>2011-08-30T02:55:00.001+03:00</published><updated>2011-08-30T19:04:51.380+03:00</updated><title type='text'>Mutsuzluk Tarlasında Mevsimlik İşçi Olarak Çalışmak.</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-F13fxUk-xCw/TlwkgVwP0dI/AAAAAAAABG0/e0xZBHHCTpY/s1600/kap%25C4%25B1.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://1.bp.blogspot.com/-F13fxUk-xCw/TlwkgVwP0dI/AAAAAAAABG0/e0xZBHHCTpY/s320/kap%25C4%25B1.jpg" width="185" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bir sürü psikolog bir sürü ilaç var ama hiçbir prospektüste, reçetede ya da tanıda “Hoşlandığı kız tarafından doğum gününe çağırılmamanın tedavisinde çok iyi sonuçlar vermektedir” türü şeyler yazmıyor. Nasıl ki hiç kimse kanserin tedavisi bulundu! yazamayacaksa  onkoloji tarihi boyunca, psikoloji bilimi de bunu yazmayacak. Çünkü kapılarımızın dışında, mutsuzlukla ve mutsuzluğun hazmıyla dönen koca bir alem var. Ve de yalnızca insanı eğlendiren kitaplarla, filmlerle veya insanın hüznünü “manalı” hale getirip biçime sokan şarkılardan oluşan kocaman bir ekonomik pastadan ibaret değil bu. Bu bok, aynı zamanda sadece mutsuzluk psikolojisinde ortaya çıkan pek çok duygu üzerine kendi varoluşlarını koyan sayısız insanın da içinde barındığı bir kremalı yaş pastadan ibaret. Mantıklı şekilde düşündüğümüzde boğazımızdan aşağı mavi bir hap sallayıp 2 dakika sonra mutlu hissedebilseydik eğer, şu anda hayatımızda olan pek çok insanla asla tanışamayacağımızı gerçeğini anlıyoruz. Ve bu gerçekten öylesine korkuyoruz ki. Ya da ben korkuyorum. Sizi de davama ortak ettim. Mazur görünüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü ben de öyle birisiyim abi. Çok acınası ama öyle. Benim de gerçeğim bu maalesef. 21 yaşımdan beridir ne “ekmek” yiyorsam sosyal hayatıma dair, “mutsuzluklarınız” sayesinde yiyorum. Hayır sevgilisinden ayrılan kıza “sen daha iyisini hak ediyorsun canım” diyen adamlar gibi değilim. O bambaşka, daha “sonuç” odaklı bir yöntem. Bir iddiası var “Bak sen daha iyisini hak ediyorsun, eh bende de ayıptır söylemesi mantar tabancası gibi alet edevat var. Ben seni daha mutlu ederim” diyor.  Yani aslında onun beklediği karşısındaki kişinin, eski boyutundan çıkıp, kendi boyutuna geçmesi. Öyle değil midir? Sevdiğimiz her insan bizim için başka bir gezegen hatta başka bir boyut değil midir? Farklı atmosfer basıncı, farklı bir dönüş hızı, farklı bir yerçekimi oranı ve oksijen miktarı yok mudur? Bilmiyorum. Belki de yoktur ve bunlar sadece yazıyı biraz daha çekici kılmaya dair adice cümlelerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bendeki durum tamamen kendi boyutumla ilgili değil. O boyutun kapısına gelmesini istediğim insanlar çoğunlukla yarı yolda benim ahşap kapımı bırakıp daha iyi kapılara; turunç kaplı Osmanlı Saray Kapılarına falan gittiler. Boyutumun kapısına gelen bazı insanlara da kapıyı hiç açmadım. Pas tutmuş gibi sanki kapı. Ve o paslı kapıyı açarken çıkacak “ciyak” sesinden ve harcayacağım kuvvetten çok çekiniyorum. Yemiyor işte. Çünkü bir kere açtın mı kapılarını, çok zor kapanıyor, bir sürü gereksiz rüzgar giriyor içeriye. Üşüyorsun. Keşke açmasaydım diyorsun ama iş işten geçmiş oluyor. Bir de kapını açtın mı birisine, gün geliyor o kapıdan çıkabiliyor. İşte o zaman kapının ahşabı çok fena gıcırdıyor be Gepetto Usta. Bu kapı benzetmesinden tüm yazı boyunca Trabzon Ekmeği arası Ayaş domatesi yemeyi planlıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bendeki durum daha çok kendi kapılarının içine kapanan kişilerin kapı contalarını yağlamak. Onları dışarı çıkarmaya teşvik etmek. Onları dinlemek. Arada da kimseye söyleyemediklerini ona söylemek. Neden? Senin de anlatmaya ihtiyacın var da ondan. Herksin vardır Betty Blue. Neden onlara anlatıyorsun? Çünkü başka kimse dinlemiyor ki. Neden dinlemiyorlar? Vakit değerli, kimsenin birbirini dinlemeye tahammülü yok. Çok şey söyleniyor çünkü onlara. Hep anlatmak, kendinden başka kimseye değer vermemek bu evrende. Hep dinlemekse; söyleyecek şeyinin olmaması. En azından algılar öyle. Ve algıları değiştirmek, geceleri yatarken hep alıştığın pijamayı değiştirmekten daha meşakkatli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun zaman dinledikten, anlattırdıktan, anlamaya çalıştıktan sonra, bir yerden sonra çabalama başlar. Tek atışın vardır; tek uygun zamanda tek atış. Bam. Kaçırırsan, geri dönüşü yok. Eminem Baba’nın da dediği gibi “You only get one shot, do not miss your chance to blow/ This opportunity comes once in a lifetime yo” Atışını yaparsın. Önceden ne emek harcadıysan, o emeğin karşında nasıl bir anlam ifade ettiğini çözmeye çalışırsın. Sonra beklersin. Bekleme süresi en korkuncudur. Beklemek zaten genel olarak dünyadaki aniden eser rüzgarla ağzına burnuna giren kül tablasındaki sigara külünden sonraki en iğrenç şeydir, bir de böylesine az olasılıklı bir şeyi beklemek daha da fenadır. Seni sevdiği ya da sevmediği anlaşılamayan birisini anlamak, hareketlerine mana yüklemek öylesine zor ki…Hiçbir formata uymuyor. Fenerbahçe’ye yapılanlar gibi ne öldürüyor ne kaldırıyor. Süründürüyor. Sürününce de dizlerim kanıyor ama benim. Ve dizlerimi çok kanattım ben. Hep izleri kaldı pis pis erkeğe yakışmayacak şekilde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse. Beklersin…beklersin…beklersin. Sonunda karar verir. “Resmi sonuçlara göre: “Ben…bilmiyorum, kafam çok karışıktı, aniden gelişti her şey. Lütfen kendini üzme, seninle alakası yok”. Hayda…eh ne olmuştur? İyileşmiştir, ne olacak? Zaman bu amına koyayım, her bokun ilacı. İyileşmiştir ve iyileştiği sürede içinde kalan eğlence ihtiyacını dolduracak “hakiki” birisini bulmuştur. Senin için kafasını karışmıştır. Sen muhakkak aranacaksındır, taa ki bundan sonraki yeni mutsuzluğunda. Belki birkaç mesajla, birkaç konuşmayla, belki birkaç öpücükle de kendini avutacaksındır, hep yaptığın gibi. Umut fakirin ekmeği. Avuntu da yalnızın Risotto’su.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte son yıllarda sürekli sürekli sürekli sürekli sürekli sürekli sürekli böyle şeyler başıma rast gelince, büyük bir karar aldım. Bu işte karar alınır mı bilmiyorum ama iyileşemeyecek kadar yaralı insanların yaralarını iyileştirmeye adadım kendimi. Onlar insanın halinden anlıyor çünkü. Ve aynı boyutta güzel bir kapı komşunun olması bu dünyadaki en güzel şeylerden bir tanesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vega (ki bence en iyi şarkısıdır), Vakit varken kaç buradan diyor ya, beklenenler olmadan, korkulanlar olmadan diye, bırakın da korkulanlar olsun be hacı. Bırakmayın. Bekleyin.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-6615497573919236256?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/6615497573919236256/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=6615497573919236256&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/6615497573919236256'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/6615497573919236256'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/08/mutsuzluk-tarlasndan-mevsimlik-isci.html' title='Mutsuzluk Tarlasında Mevsimlik İşçi Olarak Çalışmak.'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-F13fxUk-xCw/TlwkgVwP0dI/AAAAAAAABG0/e0xZBHHCTpY/s72-c/kap%25C4%25B1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-5051296530906490562</id><published>2011-08-24T01:24:00.001+03:00</published><updated>2011-08-24T01:27:12.256+03:00</updated><title type='text'>Yanlış Zaman-Yanlış İnsan</title><content type='html'>&lt;div align="justify" class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-AZUefVwmobc/TlQlu6z7XtI/AAAAAAAABGw/3JW1BAQBpLo/s1600/pablo%252Bpicasso.jpeg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://1.bp.blogspot.com/-AZUefVwmobc/TlQlu6z7XtI/AAAAAAAABGw/3JW1BAQBpLo/s320/pablo%252Bpicasso.jpeg" width="261" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Picasso tablolarının arasında kaybolmuş bir Van Gogh’um ben, ya da beyaz bir boksör Mike Tyson emmi tarafından kulağı ısırılan. Belki virgülüm, noktalama işaret kaçkını Oğuz Atay’ın klas bir romanında. Zannediyorum ki bir ter damlasıyım insanın taşaklarıyla bacağı arasındaki o havasız yüzeyde. Bir ihtimal kulaktaki kirinizim, Akdeniz'in serin sularında bıcıbıcı yaptığınız günlerden miras. Marmaris’e gelmiş İngiliz bir turist tarafından ilk denemede kapılan bir dondurma külahıyım bendeniz; bir Kahramanmaraş dondurmacısının spektaküler görsel şovunda. İnce uçlu Nokia şarjıyım, ne zaman lazım olsa bulunamayan, ne zaman lazım olmasa elinize kolunuza çarpıp zaman kaybı yaratandan. Zara’dan çıkarken güvenlik bandında hırsız alarmını çaldıran o bahtsız bedeviyim, topluca gidilen ve hep başkalarının ortalarda kümeleşip konuştuğu, senin de ancak en kenardan kulak misafiri olabildiğim buluşmalarda. Bir mönüyüm cakalı olduğunu iddia eden kitsch bir restoranın lakin ne sorsanız “şu anda yapamıyoruz efendim” cevabını aldığınız türünden. Kalın kesilmiş bir tarla soğanıyım, güzelim çoban salatanın içine sırf gıcıklığına doğranmış. Bir mantar parçasıyım, Dominos’ta defalarca “mantar istemiyorum” dediğimiz halde muhakkak pizzanın içinde yer alanlardan. Hacı Şakir sabunuyum, oranızı buranıza sürdüğünüzde kıllarınızın üzerinde kalıp sizden sonra banyoya girecek olana arkanızdan küfür ettirecek. Düğmeleri zorlukla açılan bir gömleğim, muayenehaneden önce göğüs filmi çektirmek için hızlıca çıkartman gerekli olanlardan. Bağları kolayca gevşetilemeyen, o yüzden üstüne basılarak gezilmek zorunda kalınan bir bot çiftiyim ben, ayakkabı denerken onca hemcinsimin arasında kıçını devirip denemek için bir yer bulabilmişken. Ceylan derisi koltuklara sahip Mercedes’in insana sıkıntı veren emniyet kemeriyim. Paslanmış bir şehirler arası otobüsün sürekli soğuk hava kaçıran çift kat camıyım ben, başını bana yaslamak isteyen tüm güzel kızların nazarında. Mavi renkli, fotoğrafı 2 ay önce yenilenmiş bir nüfus hüviyetiyim, ne zaman ailece tatile çıksak, evin büyük oğlu tarafından unutulup, Polatlı’dan geri dönülmek zorunda bırakılan. Garip bir kulak misafiriyim, yanımda yapılan ortaklaşa süper faaliyetlerde ismi hiç geçmeyen ve ağız kenarıyla “Seni de bekleriz cnm” denilen. Üstüne giydiği kıyafete “Bu ne canım kocakarı gibi ya” denilen gelinlik çağdaki bir kızım, kuzenimin düğününde odak noktası olmak isteyen çünkü odakta olmayı hiç tatmamış olan. Bir yastığım, terli havalarda sürekli ısınarak başlarını kaşıttığımdan tersyüz edilen sizin tarafınızdan. Ben parçalanmış bir peçeteyim, grip olduğunuzda burnunuzu silip cebinize sıkıştırdığınız sonra da makinede yıkanınca parça pinçik hale gelenlerden. Ordayım. İstenmiyorum ama ordayım. Aslında orada olmamam gerekiyor. Çünkü istenmiyorum. Ama orada olmam gerekiyor. Muğlak ifadelerimden ben suçluyum hakim bey. Beni atın F Tipi cezaevine ve koğuş arkadaşlarım olsun bir Ergenekon Sanığıyla, taş atan 15 yaşındaki bir terör örgütü sempatizanı. Beni saçmalı tüfekle boynumdan vurun ama ölmeyeyim, kör olayım 3 ay sonra da tıp bilimi sayesinde görmeye başlayayım. Boynum çok kanasın. O toprakla karışık ılık kan boğazımdan yavaşça aksın. Ama ölmeyeyim. Midem patlamasın diye bıçak koymasınlar. Annem arkamdan ağlamasın. Babam usulca başını eğip metanetle “Allah razı olsun”ları yapıştırmasın; yaklaşık 40 yıldır görmediği dayısının oğlunun biraderinin kaynının eltisinin kayınçosuna. Cenazemde çok yağmur yağmasın, eve geldiklerinde insanlar ıslak çoraplarını değiştirmek zorunda kalmasın. Saçlarına aşırı sıvının halis mulis çamur kokusu yerleşmesin. Helva yenmesin arkamdan, karşı komşudan ödünç sandalye istenmesin, karşıki pideciden pide yaptırılmasın ardımdan ve Metro’dan büyük kolilerle paket ayran alınmasın Ah bu kafamdaki şeyler artık her neyseniz, neden gitmiyorsunuz? Neden siktirip gitmiyorsunuz? Neden kibarca gitmiyorsunuz? Neden gürültüyle evdeki herkesi uyandırıp gitmiyorsunuz? Neden arkalı önlü 4 sayfa tutan ve yarısında mavi pilot kalem bittiği için siyahla devam edilen bir mektup bırakıp baş ucuma gitmiyorsunuz? Neden bana güllü kahvaltı hazırlamadan gitmiyorsunuz? Neden demlikte dünden kalmış çay ve suböreği artıklarından oluşan kahvaltımı yapmadan önce gitmiyorsunuz? Neden tan vaktine vururken saatler gidip de vardığınız yerden bana “ben eve geldim, şimdi yatıyorum. İyi uykular aşkımmm” diye mesaj göndermiyorsunuz?&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-5051296530906490562?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/5051296530906490562/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=5051296530906490562&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/5051296530906490562'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/5051296530906490562'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/08/yanls-zaman-yanls-insan.html' title='Yanlış Zaman-Yanlış İnsan'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-AZUefVwmobc/TlQlu6z7XtI/AAAAAAAABGw/3JW1BAQBpLo/s72-c/pablo%252Bpicasso.jpeg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-5459775289904726610</id><published>2011-08-19T01:35:00.001+03:00</published><updated>2011-08-19T11:22:42.160+03:00</updated><title type='text'>Karpuz.</title><content type='html'>&lt;div align="justify" class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-QlcV08rEGao/Tk2Rg5ORy4I/AAAAAAAABGk/MndGOCm8nGk/s1600/GARPUZ.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="270" src="http://4.bp.blogspot.com/-QlcV08rEGao/Tk2Rg5ORy4I/AAAAAAAABGk/MndGOCm8nGk/s320/GARPUZ.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Gece, saat 23:15. Görev: Ev için karpuz almak. Sonra da onu önce ikiye bölmek, ikiye böldüğümüz parçalardan birisini de yarım ay şeklindeki 4-5 parçaya daha ayırmak. Sonra da içindeki sulu ve çekirdekli kısmı tabaklara aktarmak. Zor ama imkansız değil. İyi karpuz kesenin iyi seviştiğine dair ciddi fikirlerim var. Temeli bana dayanıyor. Hayır ya şaka yaptım, karpuz kesmenin temeli sonuçta seksle aynı: kabuğu soymak, içindeki tatlıya erişmek için bıçakla doğru yerlere kuvvet uygulamak. Seks mevzusunu kapatalım. Burası “aile salonumuz üst kattadır bayan” blogu. Konuya dönelim. Evden çıkarken evin büyük, dolayısıyla enayi oğlu olarak ve Fuzuli’nin “Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı” değil sözünü zerre salamayan birisi olarak şunu söylemeden rahat edemedim: “Allah Allah, ulan tek bir enayi ben miyim ya? Çok sevdiğin oğlunu göndersene…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anladığınız üzere çok sevdikleri oğullarını göndermediler. Nedenini bilmiyorum. Türk Ailesi ekolünden nefret ediyorum. Ya nefret etmiyorum aslında. Sadece sevdiğim insanlardan nefret ediyorum. Bir de uzun süre balkonda bekleyen futbol toplarının havasının inmesinden. İkisi de onlara en çok ihtiyaç duyduğun anda seni yüzüstü bırakıyorlar. Benzetme Dersimiz sona ermiştir, dağılabilirsiniz. Mr. Çağıran, siz kalın lütfen. Vardır ya amerikan filmi geyiği. Benim dersten sonra kalmamı isteyen öğretmenim hiç olmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sülalemdeki çoğu insanın kumral ötesi olup benimse ismimi Taylan şeklinde değiştirecek kadar esmer olmam yüzünden “çingenelerden” alındığıma dair hep şüphelerim vardır. O yüzdendir beni karpuz almaya göndermeleri normaldi. Saçma sapanlığıyla beni benden alan terliklerimi ayağıma sürdüm, kapıyı çekip dışarı çıktım. Üzerimde pembe bir tişört, altımda beyaz şort vardı. Acayip yıldızlı bir gece değildi, zaten gerek de yoktu, insanların yüzlerine bakmak varken yıldızlara neden bakayım ki? Karşıya geçtim, hedefim karşıdaki Pınar Market’i ziyaret edip oradaki çırak çocuğa “Abicim iyilerden bir karpuz versene” diyerek hafif burjuva, hafif elitist tavrımla onu ezmekti. Tam marketin kapısından içeri giriyordum ki, içime bir şey doğdu, böyle kıvılcımsı, kalbimizin altına aniden giren sıkışımsı gibi bir şey. Kendi kendime dedim “En iyisi aşağıdaki büyük markete gideyim”. Ya, yok. Yine uydurdum. Olay daha komplike. Temelleri yakın geçmişe dayanıyor. Beni tanıdıysanız ki tanımadınız, ben plan yapmadan iki şey yaparım: 1) Tuvalete giderim 2) Mutfakta buruşmuş kağıt ya da meyve çekirdeği gördüm mü çöp kutusuna üçlük atarım. Genelde girmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olay şu. Bir kız var. Evet, blogdaki çoğu hikaye böyle başlıyor ama yapacak şey yok. Büyüyemedim. Belki ileride çeşitlilik diye “Bir erkek var”, “Bir Orangutan var”, “Bir CNC Tezgahı var” türü şeyler diyebilirim ama şimdilik böyle yapsak daha iyi. Neyse, bir kız var efendim. Eskiden Ankara’da yaşardı kendisi, beni de severdi, en azından bazen severdi, düzeltelim, en azından bazen beni sevdiğini söylerdi diyelim. İşte eskiden Ankara’da, şu anda İstanbul’da yaşayan hanımefendi, tatilden fırsat bulup Ankara’ya akrabalarının yanına gelmiş. Evi bana acayip yakın olduğundan dolayı onun Ankara’dayken hangi marketten ne aldığını, ne almadığını, hangi dondurmayı sevdiğini, evinde hangi yumuşatıcıyı kullandığını, hangi tür kiraz sevdiğini, şampuan olarak ne kullandığını falan her şeyi biliyordum. Ayrıca şunu da iyi biliyordum, kendisi karpuza BAYILIYORDU. Karpuz bir kutsal kitap yazsa, eminim ki Tanrı diye Karpuz’a tapardı. O kadar fena seviyordu. Kendisine vaktinde çok karpuz keserdik, vay mazi vay, insan karpuz kesmeyi özler mi lan? Garibovski. Karpuzu da her zaman, benim sonradan gitmeye karar verdiğim marketten alırdı. Ve genellikle de bu saatler arasında alırdı. En azından Ankara’da yaşarken öyle alıyordu. Kendisinin şehrime geldiğini öğrendiğim günden beri çeşitli saatlerde dükkanın etrafında bekleyip, onun gelmesini umuyordum. Daha önceki günlerde saat 20:00’den 21:00’e kadar bekledim, gelmedi. 21:00’den, 22:00’ye kadar bekledim, hatta canım sıkıldı içeriden Uludağ Gazozu aldım, gelmedi. 22:00’den 23:00’e kadar beklemiştim dün, yine gelmedi. Ama bu sefer gelecekti, bakalım. İnşallah gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayağımda terliklerle indim markete. Etrafa baktım. Salak salak insanlar vardı ama O yoktu. Yani zaten yaptığım süper anlamsız bir şeydi. Sanırım ilgi manyağıydım o yüzden oluyordu. Aşk dediğin aşağı yukarı öyle bir şey galiba, karşılıklı göt kaldırma. Aşk acısı da o götün yere düşüp, uyluk kemiğinin üzerine düşme ağrısı vermesi. Sırf bu şey uğruna 24 yaşında, çocukça işlerle uğraşıyordum. Sıkıntıyla öfleyip marketten içeri girdim, kapanmasına çok az süre kalmıştı. Canım Haylayf bisküvi çekiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa keselim. Tak, kasada onu gördüm. Beni görünce şaşırmadı. Kendisini 3 gündür beklediğimi söyleyince de şaşırmadı. Çünkü benzer şeyleri, Tunalı’daki Starbucks’a erkekle mi geliyor kiminle giriyor, ne yapıyor öğrenmek için bir arkadaşımın beynine girerek onu orada çalışmaya ikna edip, kendisinden tanıdığım birisi gelince rapor almak gibi bir sürü manyaklık yapmıştım, alışıktı. O çocuğun bana çok faydası oldu hakkını kesinlikle ödeyemem. Yazar burada kendi kendine gülüyor. Uy, dağıttık. Neyse, karşılaştık, gülümsedi, bana daha önceden beraber tatil yapalım diye bir teklifte bulunmuştu, onun üzerine konuştuk. Sonra beni Bloga yazarsan babama söylerim demişti, onu konuştuk. Sonra tasarım dünyasından ünlü bir tiple tanışmış, belki onun yanında çalışabilirmiş onu anlattı ama inanmadım. Yalancılık ganidir. Sonra, yemeklere hiç tuz koymadığını anlattı, ona inandım. Poşetlerimizde karpuz, ayaklarımızda terlik Ayrancı’nın yokuşlarını tırmanmaya başladık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konunun kısadan hissesi yok. Eğer stalkerlıkta bir kariyer yapmak istiyorsanız, ilk önce vazgeçmeyeceksiniz. İkincisi çoğunlukla başarısız olacaksınız, bunu şimdiden kabul edin. Üçüncüsü, insanların çoğu bundan hoşlanmayacaklar, o stalkerlık böyle yapılmaz, şöyle yapılır diyecekler, bu şehirde stalkerler bitmez diyecek ama siz onlara hep kulak tıkayacaksınız. En sonunda başarıyla görevinizi tamamladığınızda, “mmm” o muhteşem kokuyu alacaksınız. Eğer anlamadıysanız Haluk Bilginer’in Atatürk’ü oynadığı İş Bankası reklamı gibi yazdım. Yorumlar kısmına “Bir Türk Dünyaya Bedeldir!!” veya “Fuck Turks, Kurdish Gerillas hitting Turkish Army” veya “@gerilla, senin her yerini s.kerim oğlum” veya “please someone translate that?” veya “Atatürk bir masondu” veya “Atatürk olmasaydı şimdi anan bacın İngiliz Doğruyordu” veya “Ya her şeyin altında kavga ediyorsunuz, sizden utanıyorum” türü şeyler yazabilirsiniz, izin veriyorum. Haydi rast gele. Rastgele birleşik mi yazılır yoksa?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca ben neden mutluyum ya? Öf.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-5459775289904726610?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/5459775289904726610/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=5459775289904726610&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/5459775289904726610'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/5459775289904726610'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/08/karpuz.html' title='Karpuz.'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-QlcV08rEGao/Tk2Rg5ORy4I/AAAAAAAABGk/MndGOCm8nGk/s72-c/GARPUZ.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-3042140267388972978</id><published>2011-08-13T00:19:00.001+03:00</published><updated>2011-08-13T00:20:19.006+03:00</updated><title type='text'>Kendini açıklayamayan adam: Arda Turan.</title><content type='html'>&lt;div align="justify" class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-pJr8VS42aDw/TkWJ7lLazSI/AAAAAAAABGQ/ocv2DYXiQdM/s1600/Arda+Elveda.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="160" src="http://3.bp.blogspot.com/-pJr8VS42aDw/TkWJ7lLazSI/AAAAAAAABGQ/ocv2DYXiQdM/s320/Arda+Elveda.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Vedalar çoğunlukla can sıkıcıdır. Edenin de edilenin de içinde gün geçtikçe küçülen, küçüldükçe derinleşen, derinleştikçe alışılan, alışıldıkça da karakterinize yön veren izler bırakır. Zaten hiçbir veda da alelade yapılmamıştır bugüne kadar; 30-40 balta darbesinden sonra devrilen ağaçlar misali, karşı koymaya çalışırken, ayakta durmaya kasıp dizlerimizin titrediği mücadeleler verirken içimize ekilmiştir hep o “gitme” fikri. İşte, Bayrampaşa doğumlu, Adnan oğlu Arda Turan’ı da Madrid’e giden Türk Hava Yolları’nın tarifeli uçağına bindiren şeyin nüvesi, uğruna “vuruştuğuna” inandığı tüm değerlerin yıkıldığı o uykusuz gecelerde eklemlenmiştir aklına. Birkaç örnek mi arıyorsunuz? Buyursunlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;9 Ağustos 2006, &lt;/b&gt;Galatasaray-Mleda Bolesav maçından sonra maçta harikalar yaratan 19 yaşındaki Arda Turan’ın açıklamaları: &lt;i&gt;“Galatasaray'ın tribününde olmak bile benim için büyük bir mutluluktur. Daha dün şurada Hakan Ağabeyin toplarını topluyordum. Bugün onunla oynuyorum. Bu büyük bir gurur”&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;1 Mart 2011,&lt;/b&gt; Hakan Şükür’ün, Arda Turan’ın sakatlığıyla ilgili açıklaması: &lt;i&gt;“Arda kardeşimizin bugünkü durumu sakatlıkla alakalı değil, bana göre tamamen psikolojik. Mevcut ortamdan uzak durmak istediği için bilerek oynamadığını düşünüyorum”&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arda Turan’ın &lt;b&gt;2008’in hatırlayamadığım bir vaktinde&lt;/b&gt;, Galatasaray Dergisine verdiği röportajdan bir alıntı: &lt;i&gt;“Birisinin bana, senden daha iyi Galatasaraylıyım demesi zor. Eğer diyecekse o kişiyle uzun uzun oturup konuşmamız lazım. Ben iddia ediyorum, Ben çok iyi Galatasaraylıyım. Galatasaray kaybettiğinde tribündeki Galatasaraylı kadar, belki de daha fazla üzülürüm”&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;19 Mart 2011. &lt;/b&gt;Galatasaray Taraftarı, Fenerbahçe Mağlubiyetinden sonra Florya’yı basıp, Arda Turan’a yönelik şu tezahüratta bulunuyor: &lt;i&gt;“Kimisi gece alemlerinde/kimisi sinema peşinde/ Galatasaray ruhu yok hiçbirinde/ düşmüşler paranın peşine/Söyleyin sizden çok mu şey istedik?/ Formanın hakkını verin dedik/ Biz 14 sene bekledik/ Sizin gibi ruhsuz görmedik”&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Esasında Arda Turan’ın hikayesini anlatmak, 85’le 90 yılları arasında doğan şehirli erkek çocuklarının hikayelerini anlatmakla aynı şey. Arda’yla yaşıtız, muhtemeldir o da benim gibi; Annenin katî surette karar verici olduğu, babanın da “başına sorun almamak” için annenin karar verdiği “her şeyi” onayladığı türde bir aile yapısının içinde büyüdü. Bizim neslimiz çocuk olmakla-büyümek arasındaki Araf’ta sıkışmış, çarpa çarpa yaşayan bir nesildir. Bu sallanış, bu, bazı yanları 3 yaşında çocuk kadar ham, bazı yanları 40 yaşındaki adam kadar olgun karakterizasyon bizi fazlaca alıngan lakin mayası iyi, öfkeli ama aslında en çok kendisine zarar veren, dışarıya duygusal ancak çok sevdiklerine karşı acımasız bireyler haline getirdi. Çok şey yapmak istedik, yapabildiğimizde dünyanın nimetleriyle aşırı şımardık, yapamayınca da çoğunlukla da etrafımızı suçladığımız açıklamalar yaptık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arda Turan’ın Galatasaray’da “A” takımla çıktığı ilk antrenman, kaderin cilvesi olsa gerek; Fatih Terim’in 2.Cimbombom (Cimbombom kelimesini Word’de yazınca garip durduğunu itiraf etmeliyim) seferindeki son idmandı. Henüz 18 yaşındaydı. Paf takımının “parlayan” bebelerindendi, sakalı çene altından taze çıkıyordu ve hala ailesiyle yaşayıp, annesinin pişirdiği bamyaya burun kıvırıyordu. 2-3 sene önceki top toplayıcılığında“Topu hızlı atsana lan” lafını bolca işittiği Hakan Abisiyle, Hasan Abisiyle, Ayhan Abisiyle aynı takımdaydı artık. 50 Alex gücündeki Felipe’yle paslaşıyordu. Çoğumuzun en büyük başarısının Özdebir Sınavında açı ortay sorularını çözebilmek olduğu vakitlerde, gübreyle beslenmiş çimlerin üzerinde yeni bir yıldız doğuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi sene “efsane” Gheorge Hagi gelince takımın başına, topu ayağına amiyane tabirle “zamklayan” bu çocuğu iyice pişsin, üst düzeydeki Galatasaray Kulübünün kadrosuna ayak uydursun diye Vestelmanisa Spor’a kiralık olarak gönderdiler. Arda ile aynı yaştaki Mehmet Güven ise kadroda kalıp 5 yıllık Galatasaray kariyerini 1 gol 3 assistle bitirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arabayla İzmir’e 21 dakikada, İstanbul’a ise 5 saat 17 dakikada ulaşılan Manisa’da, Ersun Yanal’ın hücumu beklerin yönlendirdiği sisteminde, sağ beke yerleştirildi. Ciğerini eline alıncaya kadar koşmayı, kademe yapmayı, hücuma destek verip, orta yapmayı burada öğrendi. Serkan Balcı-Deniz Barış-Ahmet Hassan orta sahasından Blackburn’ü eleyen bir takım yaratan hocanın kanatları altında bambaşka bir Arda çıkmıştı ortaya. Ehliyeti bile olmadığından idmanlara dolmuşla gitti, arkadaşlarının arabasıyla gitti, taksiyle gitti, bisikletle gitti, yürüyerek gitti ama artık İstanbul’a geri dönmek için yeterince pişmişti. Galatasaray o sezonu 3. bitirdi. Hagi’nin görevine son verildi. Ek bilgi candır canandır, ortalığı şenlendirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2005-2006 sezonuna geldiğimizde, Eric Gerets, yanındaki ekürisi büyük yetenek Aydın Yılmaz’la birlikte Arda’ya adam akıllı şans veren ilk hoca oluyordu. Sol kanada koyulan genç, çantasında taşıdığı yeteneklerini büyük bir süratle göstermeye başladı. Tribünlerde “Kim bu çocuk yaa?” ile başlayan muhabbetler, maçtan sonra eve gelince Google’a “Arda Turan+Gs” yazmalar, 5-6 maçtan sonra yerini “Arda Rulezz”lere dönüşüyor, meşhur taraftar kültü “takımın parlayan yıldızını efsanelere benzetme fetişti” Metin Oktay-Arda Turan cümleleriyle kurulmaya başlanıyordu. Lakin, ne Türk Futbolu Metin Oktay zamanındaki kadar saf ve temizdi, ne Türk Futbol Taraftarı 1960’lı yıllardaki kadar nahifti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arda’nın ilk “bombası” 22 kasım 2006 Bordeaux-Galatasaray maçında rakip oyuncuya aparkat-kafa atıp, oyun dışı kalmasıyla patladı. Taraftarın kafasındaki ilk “acaba?” o maçla ortaya çıktı. Kendileri sanki 18 yaşındayken, uyduruk bir halı saha maçı için, gıcık olduğu için, yorgun olduğu için saçma sapan kavgalara hiç girmemiş gibi, bu davranışın Arda’ya “yakışmadığını” söyleyip, meşhur yaftayı bastılar: “Şımarmış”. Arda halbuki bilemiyordu ki en az sahadaki oyun kadar, biz futbol taraftarları da, medya mensupları da, gazeteciler de sahteydik, yalandık dolandık. İnsanların, testosteron seviyelerini yükselttiği için izledikleri sporda hakiki hırsla atılmış bir kafayı ayıplayacaklarını hiç düşünmemişti. Olsundu, fark etmezdi Arda için, o bildiği yolda devam edecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kere tepki alıp, taraftarın istim üstündeki dikkatini çekmişti artık, geri dönüşü yoktu. Ertesi sezon onun için çok iyi başlamadı, kötü skorlar geldikçe taraftarla atışmaya başladı, taraftarla atıştıkça, gerginlik kaftanına iyice sarılmaktan çekinmedi. Kendisini sürekli açıklama derdine düştü, insanların onu anlamadığını söyledi. Bir sene sonraki Beşiktaş Derbisinde, topun kendisinden çıktığını bile bile korner kullanıp, takımını öne geçirdi. Çünkü Arda öğrenmişti artık taraftarı mutlu edenin testosteron olduğunun, o hormonun da zafer sonucunda vücuda aşırı derecede yüklendiğini… Arda, çocuk değildi artık, taraftarın annesine küfür etmemesi için, sokakta rahat gezebilmesi için o golün “her şekilde” atılması gerektiğini öğrenmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, onlara istediklerini verdiğini düşünmesine rağmen yine tepki topladı. Mehmet Ali Birand, Haber Bülteninde O’nun asla bir “Metin Oktay” olamayacağını bahşetti. UltraAslan Taraftar Grubunun “Lideri” bir zat, Internet sitesinde onun için bu açıklamaları yaptı, ucunun nerelere gideceğini hiç tahmin etmeden:&lt;i&gt; “Ya maç bitiminde taraftara el kol yapan Arda Turan’a ne demeli? herhangi bir Anadolu kulübünde oynasaydı Cola Turka, Turkcell reklâmlarını sadece televizyondan izlerdi. Şımardı denildikçe daha coşkuyla destekleniyorsa içinde bulunduğu camianın değerini bilmeli”&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şımardı mı? Ama bir önceki sene şampiyonluktan sonra Fanatik Gazetesine 34 Ard XX plakalı Porsche’sinin kaputunda yaşlanmış şekilde poz verip, şu açıklamayı yaptığında kimse ona şımardı dememişti:&lt;i&gt; “Ben Arda Turan’ım. Gözümün gördüğü hiçbir şeyden korkmam”&lt;/i&gt; Şimdi ne olmuştu peki? Ne olacaktı, başarısızlık vardı. Sen başarısızlık getiriyorsan, ne yapsan yaranamazdın, başarı getirdiysen de onlara “hırsız” desen bile fark etmezdi; “efsane” olurdun. Merhaba Kapitalist Dünya. Hoşça kal en sevdiği yemek bamya olan Arda Turan. Merhaba, kendini ifade anlatamayan, şımarık ama Porscheli Arda…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O günden sonra, en iyi bildiği işin sahadaki kısmını yapıp 2008 Avrupa Şampiyonasında, yarı finale kadar çıkmamızda en büyük katkıyı gösterdi. Şımarıklığı, artistliği, arabaları, çapkınlıkları, pantolonları vesairesi yine unutulmuştu ama O unutmamıştı, sisteme karşı geldiğini düşünen toy bir genç gibi şöyle bir açıklamayla kişisel şovunu yaptı Milli Maçtan sonra: &lt;i&gt;“Türk İnsanı için mücadele ediyoruz, maddi beklentimiz yok, bunu bilsinler!”&lt;/i&gt; İçindekileri tüm çıplaklığıyla açıklamak istiyordu ama yapamıyordu işte, karşıdakinin anlayamayacağını düşünüyordu, o yüzden şunu tekrarlıyordu bolca: &lt;i&gt;“Bunu bilsinler!”&lt;/i&gt;. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Viyana kapılarına vurmaya başlayınca koç başıyla (nasıl klişeyim) Avrupa’dan teklifler gelmeye başladı ama o -takımı hiç fark etmez- Abilerinden gördüğü, onların da kendi Abilerinden gördüğü, “pışpış” oyununa şunun gibi açıklamalarıyla devam etti:&lt;i&gt; “Daha yolun başındayım. İçimdeki Galatasaray aşkını kelimelerle tarif edemiyorum. Aslantepe’de oynamadan hiçbir yere gitmiyorum. Ben doğuştan Galatasaraylıyım, Beni sevenleri üzmeyeceğim”&lt;/i&gt; Belki o gün diyebilseydi, beni sevenler de keşke beni üzmese diye, her şey daha farklı olabilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu açıklamadan 1 hafta sonra, 13 Eylül 2008’de Galatasaray Spor Kulübü Resmi Sitesinde, resmi Metin Oktay’ın yanına koyuldu. Bu olaydan iki ay sonraysa 9 Kasım 2008’deki Fenerbahçe Maçında, orta hakeme “hassiktir lan ordan”, kendisini sakin olması için uyaran hakeme de “Kes lan kes” dedi. O’nu Metin Oktay’la eşleştiren taraftarın yorumuysa şuydu: &lt;i&gt;“Eric Cantona, Armando Diego Maradona, George Best onlar da serseriydi ama…”&lt;/i&gt; Hani bu çocuk 1 yıl önce şımarıktı? Hani Mehmet Ali Birand’a göre asla bir Metin Oktay olamayacaktı? Arda, oyunu kurallarına göre oynamayı öğrenmişti artık. Onu hiçbir şey yere yıkamazdı, Türk Futboluna duymak istediği tondan konuşacaktı. Bir makine yaratılmıştır nihayet Türk Spor Camiası tarafından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;2009.&lt;/b&gt; Galatasaray Dergisine yeni bir açıklama, artan ego tonunu ve suçlamayı önceki açıklamalarıyla siz karşılaştırın: &lt;i&gt;“İnsanlar bana bu ülkede yapmadığım şeyleri söylüyorlar. Gece çıkmadığım halde çıkıyor diyorlar. Alkol kullanmam, kullanıyor diyorlar. İnsanlar televizyonda bana hakaret dahi ettiler. Beni savunan olmadı. Hani ben Türk futbolunun geleceğiydim, genç yetenektim?”&lt;/i&gt; Psikolojik açıdan bakarsak, kendisini savunulması gereken bir değer olarak gören yüksek bir özgüvenin içine gizlenmiş, derin “başarısızlık” korkusu. Arda bireyselinden bakarsak, hiç anlaşılamadığını düşünen bir çocuğun yıllardır devam eden kendisini ifade etme çabası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatta da, futbolda da hata yapabildiğimiz sınırlar çok dardır ve hayatta da futbolda da bir kere düştün mü, ayağa asla eskisi gibi kalkamazsın. Başarısızlığın kekremsiliği vurdukça Galatasaray Taraftarına, Arda da iyice kendini suçluyordu. Ertesi sezon ya “abilerinin” kulağına üflemesi ya da kendi kararıdır bilinmez; kaptan yapılacağını umuyordu. Çünkü o küfür yemesine rağmen, Avrupa’dan istenmesine rağmen takımında kalıp fedakarlık yapmıştı ve o fedakarlığın karşılığını alması lazımdı. Kaptan şu anda futbol hayatına nerede devam ettiği bilinmeyen Casio Lincoln’a verildi. Neden? Çünkü o hala “Bizim çocuktu”. Olmuyordu yani, yapamıyordu. “Bizim çocuk” oldukça, başını öne eğdikçe şaplak yiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O sezon da çok parlak geçmedi onun için. Hamburg maçında ayağı delik şekilde oynadı, küfür yedi. Kız arkadaşının göbeğini öperken çekildi uzaklardan, hayatında bir kadına en fazla 20 santimetre yaklaşabilen, onu da porno filmler vasıtasıyla bilgisayar ekranı vesilesiyle yapabilen adamlardan küfür yedi. Elinden gelen kadar assist yaptı, gol attı, mücadele etti, 3 maç oynayıp 5 maç yatan, Galatasaray'daki Kariyerinde sağlıklı şekilde ardı ardına 3 tane 90 dakika çıkartamamış Kewell ondan çok saygı gördü. Sevilmek, kendisini açıklamak istedi, onu dinlemediler. Kendisi dinlettirmek için bir taraftarı Fenerbahçe Marşı çaldığı için idmandan kovdurdu. O zaman onu dinlediler, aslansın kaplansın dediler. Fenerbahçe’den teklif aldı, &lt;i&gt;“Allah Fener Forması giymeyi nasip etmesin” &lt;/i&gt;dedi, ertesi gün kaptan yapıldı. Bu çocuk madem hak ediyordu da geçen sene neden O yerine Lincoln yapılmıştı kaptan? İllaki bir “açıklama” yapması, taraftar artistiği mi yapması bekleniyordu? Arda Turan, 5 yıldır birilerinin beklentilerine cevap vermeye çalışıyordu ve yorulmuştu. Sürekli yeni şeyler isteyen, takdir etmeyi çok bilmeyen ve başarısızlıkta hakareti yapıştıran bir dünyadaki bir orta oyuncusuydu O. Ve bundan o kadar nefret ediyordu ki…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuna geldik maceranın. Kısa kısa başlıklarla gidip, nasıl bir psikolojide yaşadığını Arda'nın o süreçte anlamaya çalışalım. Bir sabah kalkıyorsunuz gazetede Rıdvan Dilmen ve Hıncal Uluç tarafından Messi’den daha iyi bir futbolcu olduğunuzun ilan edildiğini okuyorsunuz. Başka bir sabah kalkıyorsunuz, sakatlığınızın aşırı seks yapmaktan dolayı meydana geldiğini okuyorsunuz. Ertesi sabah kalkıyorsunuz, sevgilinize 360 milyarlık bir araba aldığınızı okuyorsunuz. Bir hafta sonra kalkıyorsunuz, Arsenal ve Real Madrid’in sizin için kapıştığını okuyorsunuz. İki gün sonra kalkıyorsunuz, sevgilinize dizide öpüştüğü için şiddet uyguladığınızı okuyorsunuz. Bir sabah kalkıyorsunuz Fenerbahçe Başkanının size “lan” dediğini okuyorsunuz. Nasıl? Böyle bir ortamda psikolojik olarak nasıl sağlıklı kalabilirsiniz Allah aşkına? Gecelerinizi ölümüne karanlık düşüncelerin içinde nasıl gün ışığına bağlayabilirsiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatta herkesin karanlık geceleri vardır, kabul. Ama Arda’nın o gecelerde neler düşündüğü bizim hiç umurumuzda oldu mu? Benim olmadı, hiç yalan söyleme arkadaşım; senin de olmadı. Futbol, sefil hayatlarını biraz olsun unutturduğu için milyonlarca insanı kendisine çekti. Ancak bizler ise, kendi sefil hayatlarımızın bedellerini Türkiye’de futbolu oynayanlara ödetmeyi seçtik. Çünkü bize hep öyle yapıldı, biz de öyle yaptık. Arda’ya öyle yaptık. O hep kendisini açıklamaya çalıştı. Beceremedi. Nihayetinde de dayanamadı. Gitti. Ona A Takımın kapısını açan ilk kişi Fatih Terim’di. Kadere bakın ki gittiğindeki hocası da Fatih Terim’di. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arabesk bir Şairin dediği gibi: &lt;i&gt;“Gitmek güzeldir. Kalıp bir sirk maymununa dönüşmektense hayatınızda, kalıp suratımızı boyamaktansa, kalıp "geride kalan her şeye" tahammül etmektense; gidilmelidir”&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;i&gt;&lt;br /&gt;&lt;/i&gt;&lt;b&gt;11 Ağustos 2011&lt;/b&gt;-Arda’nın Türkiye sınırları içerisindeki son açıklamasından kısa bir bölüm: &lt;i&gt;“Burada kalbimdeki takım her zaman Galatasaray’dır. Ama hedeflerim ve ideallerim var. Beni çok isteyen beraber konuştuğumuz bir Atletico Madrid Kulübü var. O yüzden  ben de severek ve çok isteyerek gidiyorum. Çünkü oradaki insanların bana inandığını düşünüyorum. Ben o inancı geri çevirmemek istiyorum."&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hoşça kal Arda. Gitmekle en iyisini yaptın sen. Darısı tüm kalanlara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Yazıda kaynak olarak kullandığım tüm Internet Sözlüklerine, Türkiye Futbol Federasyonu'nun Internet Sayfasına ve Ultraaslan Forumlarındaki Şifresini bana veren adını veremeyeceğim arkadaşıma teşekkür ediyorum.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-3042140267388972978?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/3042140267388972978/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=3042140267388972978&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/3042140267388972978'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/3042140267388972978'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/08/kendini-acklayamayan-adam-arda-turan.html' title='Kendini açıklayamayan adam: Arda Turan.'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-pJr8VS42aDw/TkWJ7lLazSI/AAAAAAAABGQ/ocv2DYXiQdM/s72-c/Arda+Elveda.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-2876341673560058405</id><published>2011-08-08T01:14:00.001+03:00</published><updated>2011-08-08T01:24:04.498+03:00</updated><title type='text'>Çakıl taşlarım vardı benim.</title><content type='html'>&lt;div align="justify" class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-Z2Fq12aWVe0/Tj8MkhAJhJI/AAAAAAAABGI/9iTAZg7f7r8/s1600/az%25C4%25B1nl%25C4%25B1k.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://2.bp.blogspot.com/-Z2Fq12aWVe0/Tj8MkhAJhJI/AAAAAAAABGI/9iTAZg7f7r8/s320/az%25C4%25B1nl%25C4%25B1k.jpg" width="318" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük heyecanlara yer yok hayatımda, küçük heyecanlardansa bolca var. Porno izlerken babaya yakalanma korkusu, 20 küsur yıllık ömrümde adrenalin seviyemi en üste çıkaran şeydir gerisini varın siz düşünün. Ölümcül aşk hikayelerim yok benim, küsüp 20-30 yıl ilgiyi alakayı kestiğim arkadaşlarım da yok, küçük artistikler yapıp ertesi gün “kanka naber?” dediğim tek tük arkadaşlarım var benim. Digitürk’ün Family kanalında bolca yapılmış; yatağın üstünde dile getirilmiş mega anlamlı konuşmadan sonra önümü aydınlatan bir ailem yok benim, “gelirken dondurma al” tadında bir familyanın üçüncü üyesiyim ben. III.Reich değilim yani. Kimseyle kopmamacısına sarılmadım ben, kimsenin kolundan sertçe tutup “Gitme” diyemedim, kimsenin uçağını arabayla takip edip, deli cesaretimi göstermedim. İnsanın anılarında spot lambasının yanma sesiyle yer edinmiş büyük eylemlerim hiç olmadı benim. O yüzden de yazmaya sardım galiba, burada bir şeyler yaşamak için başkalarına hiç gerek kalmıyor çünkü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Klavye delikanlısı denir ya kimliklerini saklayarak internette millete küfür eden çocuklar için, işte bendeniz de hayal delikanlısıyım. Hayalimde bambaşka şeyler yaşıyorum hep ve bambaşka şeyler söylüyorum çokça ve bambaşka şekilde davranıyorum bolca. Sonra da gerçek olacakları günü bekliyorum. Sonrasındaysa bambaşka şeyler olunca, iyice hayallere gömülüyorum. Elimde kazma kazıyorum kazıyorum kazıyorum kazıyorum taa hayal magmasının en dibine kadar... Hayaller bile bir yerde bitiyor oğlum. Oranın da ötesine geçmek istiyorsun. İmkansızı demiyorum, gerçekle-hayal arasındaki araftan söz ediyorum. Eminim ki gerçeklerin bazen size hayal, hayallerin de bazen çok gerçekmiş, sanki yarın hakikate dönüşecekmiş gibi geldiğini biliyorum. Bilmesem bile düşünüyorum. Hani kesin olacak da sen sadece günleri sayacaksın, yatçaz kalkçaz yatçaz kalkçaz yatçaz kalkçaz, bir bakmışsın hayaller gerçek olmuş, uzamışsın sonsuza. Hayallere iyice saplanınca, kendini içten içe bitirmeye başlıyorsun. Gerçeklere hiç tepki veremez hale geliyorsun. Sıkıntıdan kaçıyorsun, zira hayallerde her şey Kıbrıs’taki Casionlardaki içkilere erişircesine zahmetsiz ve bedavadır. Hayal bağımlısı olmak diye bir şey var ve bence iddiadan veya köpek yarışından bile daha tehlikeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayallere batmak keşke hayali arkadaş ya da şizofreni gibi olsa da en azından kendime “hastayım” diyip işin içinden çıksam ya da Bakırköy’e kapatılıp gardiyanlar tarafından copla taciz edilsem. Maalesef olmuyor. “Az deliysen” şayet Türkiye’de bunun anlamı çok boktandır; standartların olduğu bir dünyada o standartlara uyamadığın için eleştirilip, o standartlarla yargılanacaksındır. “Az”’ın olduğu her şey çok kötüdür Türkiye’de. Demokratik Kongo Cumhuriyetine mensup bir Afrikalı kardeşimizsen mesela Türkiye’de nadirsen; el üstünde tutulursun, ne büyük sikin olduğuna dair övgüler alırsın ama azınlıksan, Ermeni’ysen sike sike askere alınırsın lakin sağ kolunda maksimum iki pırpırla. Benim, senin, onun veya bizim hayatımız bu yüzden çok boktan işte. Biz ne çoğuluz, ne hiçliğiz. Azınlığız. Var olmak istersin ama bunu başaracak kadar onlardan değilsindir; garipsindir, kekemesindir, şişmansındır, yeterince güzel değilsindir, ayakların güzel değildir, sesin çirkindir, çanta sana yakışmıyordur, ayakların taraklıdır, çok hareketlisindir, çok yavaşsındır, kemikli bir burnun vardır, boyun kısadır, boyun çok uzundur, güzel gitar çalamıyorsundur. Boşver dersin, koyarlar dersin yok olmak istiyorum dersin ama işte o zaman “yassak kardeşim” derler kolundan tutarlar, önüne nimetlerini koyarlar; güzel kızlarını güzel adamlarını koyarlar, güzel şarkılarını koyarlar, seni öperler, okşarlar, geleceğin ne de güzel geleceğini söylerler, geleceğim derler, bizli cümlelerle aklının ücra ormanlarındaki kelebekleri oynatırlar, geleceğin parlak deyip yüreğindeki kasları çalıştırırlar pata küte pata küte son viteste giden buharlı trenler gibi. Sonra ne olur? Olmaz. Kolunu tutan kollar gevşer ve sana der ki “Bir dakika kardeşim, senin ilerleyebileceğim yer benim izin verdiğim yer kadardır. İlerisi sana yasak bölge”. Ardından ne olur? Yetenekliysen Milyonlarca güzel kitap ve roman yazarsın. Yeteneksizsen ağlarsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyada azınlık olmak demek yalnız olmak demektir. Maalesef ki onda bile senin seçimin değildir bu; öyle olmak zorunda kalırsın. Bırakırlar seni aniden ama sen nedense yalnızlık hoşuma gidiyor benim dersin. Ne büyük yalan Allah’ım. Yalnızlaşıp bir süre boşlukta asılı kaldıktan mütevellit hayaller kurarsın ve hayalinde doldurursun senin gibi Az’ları ve asırlar sonra iktidara gelip, çoğulları astıracağınız ve size yaptıkları, sizi bulamaç ettikleri, sizi kesmeşeker gibi erittikleri, size sözler verip tutmadıkları için idama mahkum edeceğiniz günlerin gelmesini beklersiniz.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-2876341673560058405?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/2876341673560058405/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=2876341673560058405&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/2876341673560058405'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/2876341673560058405'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/08/cakl-taslarm-vard-benim.html' title='Çakıl taşlarım vardı benim.'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-Z2Fq12aWVe0/Tj8MkhAJhJI/AAAAAAAABGI/9iTAZg7f7r8/s72-c/az%25C4%25B1nl%25C4%25B1k.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-9098414081418505918</id><published>2011-07-31T00:57:00.000+03:00</published><updated>2011-07-31T00:57:58.427+03:00</updated><title type='text'>"+Rep"le kadınlara asılan hainler</title><content type='html'>&lt;div align="justify" class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-XIfJNolju5I/TjR7K9PwtfI/AAAAAAAABGE/6c4Tk52Pauo/s1600/1728_1.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://4.bp.blogspot.com/-XIfJNolju5I/TjR7K9PwtfI/AAAAAAAABGE/6c4Tk52Pauo/s320/1728_1.jpg" width="271" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Evet. Merhaba. İnternette güzel kadın videoları paylaşan bir forum var. Bendeniz oraya üyeyim. Böyle aklınıza “cıbıldaklık” babında ne gelirse, Türk-Yabancı, ünlü, ünsüz, amatör falan ne ararsanız onların videoları var işte. Buraya kadar enteresan bir taraf yok. İnternette böyle siteler gırla var. Ama bu sitenin en büyük özelliği, videonun linkinin açılması için senden mutlaka kendini tekrar etmeden “Teşekkür” mesajı babında bir şey yazmanın bekleniyor olması. Yani eğer her videonun altına “Eline sağlık kardeş” yazarsan üçüncü beşinci mesajdan sonra seni siteden atıyorlar, videodan mahrum kalıyorsun. Bunu hiçbirimiz istemeyiz. İşte o yüzden, her videoda mutlaka enteresan ve “adult” ifadeler içermeyen şeyler kullanmanız lazım. Sitede, spor spikerlerinden magazin programları sunucularına, haber bülteni sunucularından şarkıcılara ve hatta yazarlara kadar neredeyse her sektörden kadın ve erkeğin (evet, böyle bir hizmet var) işlerini icra ederkenki görüntüleri var ki, bu aslında işin en enteresan, en iğrenç kısmı. Bu televizyonlardan tanıdığımız simaların azımsanmayacak kadarı da bu sitelere üye. Kendi videolarının altındaki yorumları okuyorlar ve hatta yorum bile yapabiliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim 2000 küsur mesajım var. Mesajlarımı okurken kendimden resmen iğreniyorum, ben bu kadar ezik miyim, böylesine sahte miyim diye. Eğer vaktiniz varsa, buradaki sahtelik diyarından örnekler vermek istiyorum ki durumun vahametini anlayın. Mesela bir kadının magazin programındaki görüntüsünü ele alalım. Kısa bir elbise giymiş olsun. Bacaklar “fora” derler ya işte tam öyle. Kadının adı atıyorum Gamze olsun. Yorumların matematiği aşağı yukarı şöyle. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1)&lt;strong&gt; “Gamze Hanım’a sarı renk gerçekten çok yakışıyor”.&lt;/strong&gt; Anlamı: Gamze Hanım’ı sarı renkteki iç çamaşırlı haliyle bol bol düşüneceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2) &lt;strong&gt;“Ah, Gamze Hanım: Alımlı ve Cesur”.&lt;/strong&gt; Cesur’un anlamı erkek dünyasında bellidir: Kendi sevgilime, eşime ya da kız kardeşime izin vermeyeceğim kadar dekolte giymek. Alımlı’nın anlamı ise belliden de bellidir: Evire çevire, sabaha kadar. Hani 21. yüzyıldayız, birisi size Alımlısın diyor ve sen bunu çok masumane anlıyorsan, sen çok yanlış gelmişsin kardeş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3) “Zerafetin ve şıklığın timsali: Gamze Hanım” Evet. Bilerek Zerafet yazdım, doğrusunun zarafet olduğunu biliyorum ama insanımızın %98’i bunu bilmiyor. Zarif, şıkın bir alt kademesidir. Genellikle Gamze Hanım çok “açmamışsa” hafif bir hayal kırıklığıyla zerafeti yapıştırırlar. Şıklık kelimesiyse, genellikle standart ekran renklerinden farklı bir renk giyenlere mutlaka söylenir. Yolda görürsem çekinmem bön bön bakarım ama laf atmamın mealidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4)&lt;strong&gt; “Çok başarılı bir programdı, çok güzel bir sohbet oldu”.&lt;/strong&gt; Bu da forumun klişelerinden. Hani bu sunucuların bazıları siteye üye ya, abimiz düşünüyor ki ben herkes gibi abazan mesajlar yazmayıp, programla ilgili mesaj atarsam şayet Gamze Hanım belki bana cevap verir, samanlık seyran olur bir umuttur yaşatan insanı aldım elime sazımııı…Böyle bir mesajdan en son cevap alan insanın adına yapılan anma törenlerinin 640.cısı falan kutlanıyor. O kadar imkansız yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5) &lt;strong&gt;“Tek kelime ile Enfes”.&lt;/strong&gt; Tek kelimeciler, bir üst maddedeki abilerden sonraki benim kişisel favorim. En kolay “farklı” mesaj atma yolu. Aslında bir paradoks tabii, tek kelime ile derken bile yekûnda tek kelime olmuyor. Ama çok kullanıyorlar, bunu genellikle geyiğe banmadan ben videomu çekerim, hülyama bakarım, sokarım foruma diyen tiplerin kullandığı bir şey oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın cinsel alanına karşı övgü kisvesi altındaki gizli abazanlık, Twitter’da da çok var, her gün görüyorum, her gün okuyorum, her gün gülüyorum. Twitter’da ünlüye reply atmak isteyenler iki kısma ayrılıyor. 1) Siz’li biz’li, sanki üniversitedeki hocasıyla konuşan tip. Öyle bir kibardır ki, ulan zannedersin İngiltere’deki Stuart Ailesinin günümüze kalmış üyelerinden veya yeşil vadinin paşa dedesinden kaldığı padişah torunu falan. Diğeri daha beter. Sanki askerlik arkadaşıyla konuşup, bir de onu suçlayan adamlar. Direkt ismiyle hitap ederler. Hadi diyelim Simge Fıstıkoğlu’na Simge dedin bir derece anlarım. Abi, “Abdullah bizim işler ne oldu abisi? replysi atan adam var yahu, el insaf. Sonuçta Twitter’ın piyasa değerini bu kadar yükselten şey sen ben değiliz, popüler isimler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buraya kadar hep komiğime giden olayları anlattım. Başka bir olay daha anlatayım dün bizzat başımdan geçen. Dün, hoş bir kız arkadaşımla Tunalı’ya indik. Amacımız bana güneş gözlüğü almaktı. Ben geçen hafta onsuz tek başıma gözlükçüleri gezmiştim ama bırakın indirim almayı başarmayı, benimle ilgilenmemelerini bile sağlayamamıştım. Sanki biz hırsızız ya, beyzadeler paso “Size göre gözlüğümüz olduğunu sanmıyoruz” beyefendi deyip beni kovdular. Gerçi bir satış taktiği miydi bilmiyorum, çünkü “Bana göre değil mi? Al ulan şu 2 milyarı ver bana elmas taşlı Versace gözlüğü” dememe çok az kalmıştı. O kadar çileden çıktım çünkü. Neyse, işte tek başıma gidip babafingoyu aldığım dükkana bir hafta sonra size bahsettiğim güzel arkadaşımla gittik. Kız da zaten Tunalı falan diye baya şık giyinmişti, şıkır şıkır içeri girdik. Ulan öyle bir yalakalık yapıldı ki bize aslında çoğunlukla kıza; ben onun yanında olmama rağmen verilen gazın koksuyla bile kendimi Süpermen zannettim. Önce hemencecik çırağa “Oğlum bize 3 neskafe yap” geldi. Neskafeler geldi, içtik. Sonra “Hanımefendi arkadaşınız mı?” sorusu geldi. İtoğluit’e bak. Yukarıda anlattığım gizli amelli yalakalığa 20 dakika maruz kaldıktan sonra, iki tane gözlüğün arasında kararsız kaldım. Adam bu sefer de bunu dedi direkt kızın gözlerinin içine bakarak: “Kardeşimiz (aklı sıra beni küçültecek ya) bunlardan istediğini alsın, para da almıyorum, 1 hafta taksın, eğer beğenmezse gelirsiniz (bak bak yalnız gel demiyor, illa kızla geleceğim) beraber diğerini veririz”. Aaa…ya bu geçen hafta “Beyefendi burada size göre gözlük yok dememiş miydi?”. Gözlüğü çok beğenmeme rağmen almadım. Çıktık gittik, Özsüt’e oturup tatlı yedik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, meseleyi iyice açalım. Ben asla demiyorum ki insanlar aklındakileri, “Bakın hanımefendi, ben sizin memelerini yalamak istiyorum, o yüzden sizin okulunuzla veya resim merakınızla olan boktan şeyleri dinlemek zorunda kalıp, uygun yerde sizi evinize bırakma teklifi yapacağım” türü cümleleri direkt söyleyerek bu işlere girişsin. Çünkü o da çok “hayvansı” geliyor bana, insan dediğin “alt metin” olayını kullanabilen canlıdır. Sadece altında alt ve art niyet olmasın. Alımlı ve şık demesin abi, bacakların çok güzel desin Gamze Hanım’a mesela. Hiç değilse konuya odaklansın. Razıyım. Sonuçta bence gayet eğlenilecek kız vardır, ama eğlenilecek erkek de vardır. İki tarafın düşüncesi de buysa, bu bence ne ayıptır, ne bohemliktir, ne acınası bir durumdur, ne insan kullanmaktır. Eğlence iyidir. Ama bu eğlenceye gireceksin diye kendinin bile inanmadığın leş kokan yalakalıkla kızın dibine düşüp, gelen müşteriye bile bu ayağı çekersen, o dükkandaki tüm gözlükleri alır, saplarını açıp genişletir, kaynak makinesiyle uç uca birleştirip senin münasip yerine sokarım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-9098414081418505918?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/9098414081418505918/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=9098414081418505918&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/9098414081418505918'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/9098414081418505918'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/07/reple-kadnlara-aslan-hainler.html' title='&quot;+Rep&quot;le kadınlara asılan hainler'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-XIfJNolju5I/TjR7K9PwtfI/AAAAAAAABGE/6c4Tk52Pauo/s72-c/1728_1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-3992799358892112901</id><published>2011-07-27T02:01:00.000+03:00</published><updated>2011-07-27T02:01:33.875+03:00</updated><title type='text'>Hamamböceği ve Sentez.</title><content type='html'>&lt;div align="justify" class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-ArHN9HDYAY0/Ti9E9CroLXI/AAAAAAAABGA/rF6DeKKEkyk/s1600/hamamb.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://1.bp.blogspot.com/-ArHN9HDYAY0/Ti9E9CroLXI/AAAAAAAABGA/rF6DeKKEkyk/s320/hamamb.jpg" width="297" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Çok değil, biraz önce bir hamamböceği gördüm. Odamın içindeydi, baş parmağım büyüklüğündeydi, siyahtı ve aslında neresinde taşıdığı belli olmayan gözlerini bana dikmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böceklerden, örümceklerden, farelerden, salyangozlardan, ahtapotlardan, bukalemunlardan, solucanlardan, tenyalardan, kurbağalardan, kertenkelelerden, karıncalardan, çekirgelerden veya kırkayaklardan korkmadığım aksine sevdiğim için heyecan bile duymadım. Şaşırdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elime alıp böcekçiği balkondan aşağı, Vietnam cangılına salmaktı niyetim. Rüyanız Hayrolsun. O yüzden eğilip iki parmağımla tuttum böceği. Kaçmasın diye de parmaklarımı sıkıştırdım. Yumuşak bir doku değildir hamamböceği sırtı, Muhabbet Kuşu Gagası sertliğindedir kabuğu. İlginç şekilde de nemlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elime alınca benimle konuşmaya başladı. “Duydum ki bizi bırakmaya azmediyormuşsun delikanlı…etme” dedi. Çünkü dişiydi. Çünkü yaz aylarında ürerler Hamamböcekleri ve üredikleri için normalin 50 katı besin almaları gereklidir. O yüzden dişileri gezer etrafta. Vikipedia. Yalnızların dostu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedim ki “Böyle olması gerekiyor. Bu dünya ikimiz için çok küçük.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Felsefik bir canlıydı sanırsam: “Değil. Siz insanlar ihtiyacınız olmayan yerleri işgal etmeyi çok seviyorsunuz. O yüzden hiçbir yere sığmıyorsunuz.” Bana “Siz insanlar” ayağı çeken bir çokbacaklıyla konuşuyordum. Ayakta durmak çok yabani kaçıyordu artık. Yatağıma oturdum elimde bir hamamböceği nam-ı diğer Karafatmayla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kafka-Dönüşüm, sizin kutsal kitabınız falan mı? Oradan mı öğreniyorsun bu lafları?” sorusunu sorup masumca, böceği sol tarafıma koydum. Elimde tutmak anlamsızdı. Yatağa koyunca uzun dokungaçlarını etrafa salladı. “Kafka mübalağayı seven bir kardeşimizdi. Bizim dünyamız hiç öyle anlattığı gibi değildir lakin iyi niyeti yüzünden müdahale etmedik”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Neden etrafta gezip durarak, en beklenmedik yerlerde karşımıza çıkıyorsunuz?” diye sordum zarif hanımefendiye. Gülümsedi mi bilmiyorum, daha doğrusu dudakları var mı onu da bilmiyorum. “Birisinin sizi kollaması lazım değil mi? Farkında olmadan size bakıyoruz aslında. Üzülüyoruz size, kendi aramızda konuşuyoruz toz şeker ziyafeti çekerken. Uyanmakla-uyumak arasındaki zamanda saçmalıyorsunuz çünkü kusura bakma hiç”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böcekten bile ayar yiyordum. Yaşasın Lube Ayar. Kendimi toparladım. Karşı saldırıya geçmem lazımdı. Ancak önce onun Şah’ını görmem lazımdı. “Ne demek istiyorsun?”. Yatağın üzerinde küçük ayaklarıyla bidi bidi gezinmeye başladı. Gezinirken 40 yıllık mahkum gibi usta işi volta atıyordu: “Çünkü sıkılıyorsunuz. Sıkıntınızın geçmeyeceğini biliyor ancak yine de kasıyorsunuz. Hep bir çaba, hep bir saçmalayarak geçilen virajlar. Ona artistik, buna artistik, ona dilenme buna dilenme. Ezme, ezilme. Gazete gibisiniz ya. Öf. Zorlamayın. Zorladıkça daha çok acır”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şap. Cevabı yapıştırdım: “Ama şöyle de bir şey var ablacığım, sizin yaşayabileceğiniz en lüks yer, benim bok kokan donlarımın olduğu dolabın altındaki delik. Benimse koca bir odam var. Hatta koca bir dünyam. Tüm dünya bana ait”. Bir cızırtı geldi kulağıma, el örgüsü kazağı çıkartırken üstünden, çıkan ses türünden. Gülüyordu. Böcek gülmesi böyle oluyordu demek ki. “Koca bir dünyanız var, 5 santimlik böcekten korkuyorsunuz. Koca bir dünyanız var, 63 kişiyi öldürüyorsunuz5. Kusura bakma da en son çiftleştiğim ve içime 5000 yumurtasını bırakan erkek arkadaşımın çükü kadar büyük dünyanız. İnsanoğlu işte. Olmayacak hayal kuran şempanzelersiniz siz. Daha fazlası değil.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demek ki böcek olsaymışım bu abla gibi olurmuşum. Canım çalmayı bilmememe rağmen piyano çalmak istiyordu. Garip garip şeyler. Arkadaşıma avucumu uzattım, ses etmeden elime tırmandı. Elimle gözlerini gözlerimin hizasına getirdim. Öpüşecek gibiydik, hayvan seksinde son nokta. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sana göre dünya nasıl olmalı peki Böcek Hanım? Ya da sizin dünyanız nasıl yani?”. Hamamböceklerini kanı niye yeşil değil de beyazdır hep düşünmüşümdür. Asıl asil kan onların. Kırmızı manasız. Soruma düşünmeden cevap verdi ki beyin ağırlığı 2-3 miligram olunca böyle yapması da gayet normal: “Hayatımız absürddür delikanlı. Ama o kadar absürddür ki bundan zevk alırız. Değiştirmeye çalışmayız mesela, içimizden hiçbirisi ulan ben de başbakan olayım demez. Film çekeyim Oscar alayım demez. Besleneyim, üreyeyim, sıcak ve kuru bir yer bulayım, bir de radyasyon sızıntısı oldu mu veya kafamızı kopardılar mı ölmeyeyim. Tüm derdimiz bu yani. Hayatın bize verdiği bal değil, biliyoruz, en fazla şeker. Ama siz şekeri zehir ediyorsunuz, bizse bal ediyoruz. Kapiş?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrılık vakti miydi artık? Bir soruya daha yer var galiba. “Ne yapmam gerekiyor peki? Kurtlar ayağımı ısırıyor. Ama ben kurt değilim ki. Isıramıyorum onları. Dudağımı ısırıyorum. Yapman gereken şeyleri yapamayınca neden çok rahatsız hissederiz ki? Hamamböcekliğinde bunun çözümü var mıdır? Çok uzaklarda yürüyen bir adam gibiyim ben onun için, bilmiyorum, çok uzaklardan geçen bir hayal gibi ya da...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tam olarak yok da değilsin di mi?” Lafımı kesmişti. Hani sabırsızlık insandan insana miras kalan bir duyguydu? Böcekler de laf kesiyordu, karanlıktaki uykuları aniden kesen vakitsiz araba alarmları gibi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evet. Yok da sayılmam. Var olan bir şeyim. Böyle deyince bir çeşit pagan tanrısı gibi hissettim kendimi. Ben var olmak istiyorum, ama var olamayacaksam yok olmak istiyorum. Ama beceremiyorum. Acılar keşke beni kırıp atsa da savrulsan ötelere, kırık kırık yaşasam. Ama kırmıyor. Sadece yoruyor”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aniden elimden sıçrayıp halıya kondu. Gidecekti muhtemelen çok mutlu olduğu odanın parkeleri arasındaki yuvasına. Lakin son bir şey söyleyeceği vardı: “Bizim gibi ol garip çocuk. Böcek ol. İçinden geleni yap, kötü şeyler olacağını bilsen bile korkma, bırak kendini. Bizi ezeceğinizi bildiğimiz halde yine karşınıza çıkıyoruz. Biz salak değiliz ki, insanlar bizleri ezer terlikleriyle, insanların raid’leri var, zehirli gazları var üzerimize sıkarsınız, ölürüz. Gittiğimiz yer daha iyi diye mi yapıyoruz bunları? Hadi canım. Sizi korkutmayı seviyor muyuz? O kadar cani değiliz, arada sırada erkeklerimiz kızların kaldığı yurtları bu amaçla bassa da genelimiz masumdur. Peki…neden çıkıyoruz karşınıza sonumuzun bokun en dibi olduğunu bile bile? Ha? İstiyoruz çünkü, bu kadar basit delikanlım. İstiyoruz çünkü belki böcek görme adrenalini damarlarında geziyorken doya doya, anlarsın nelerden vazgeçtiğini korku uğruna. Korktuğunu biliyorum. Biz biliriz, Örümcek Adam’da var ya örümcek hissi, bizde de var ondan. Korkuyorsun. Biliyoruz, kontrolün dışında kalacak kadar derinleşti battığın çukur. Biliyoruz, son geri dönüş noktasını çoktan kaçırdın. Ama bu senin suçun. Yüzleş. Başkalarına da hayatın vurduğunu anla, zor da olsa yapması, her zamanki gibi kaçma. Vazgeçme. Hadi kendine mukayet olasın”.&lt;br /&gt;Dolabın altından eski yerine döndü. Böcekler ilginç yaratıklar. Çok şey öğrenebiliyorsunuz onlardan.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-3992799358892112901?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/3992799358892112901/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=3992799358892112901&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/3992799358892112901'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/3992799358892112901'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/07/hamambocegi-ve-sentez.html' title='Hamamböceği ve Sentez.'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-ArHN9HDYAY0/Ti9E9CroLXI/AAAAAAAABGA/rF6DeKKEkyk/s72-c/hamamb.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-9179032137273301734</id><published>2011-07-22T01:04:00.001+03:00</published><updated>2011-07-22T01:15:02.368+03:00</updated><title type='text'>“The day before the day”*</title><content type='html'>&lt;div align="justify" class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-wXCKKvx6vu4/TiihGgHF55I/AAAAAAAABF4/D5vSUjdVt8Y/s1600/grandma7.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="273" src="http://1.bp.blogspot.com/-wXCKKvx6vu4/TiihGgHF55I/AAAAAAAABF4/D5vSUjdVt8Y/s320/grandma7.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Hayatımda bir kadını ilk kez 9 yaşında kaybettim ben. İsmi Pembe Ranger’dı. Amerikalıydı ve dizi oyuncusuydu. İsmini bilmiyorum ama amerikan lise dizisi ponpon kız lideri sarışınıydı işte, galiba 17-18 yaşlarındaydı. Televizyonda izleyip artık nasıl bir kafaysa bendeki, ileride bu kızla evleneceğim diye kendi kendime karar vermiştim. Düğün yerimizden tutun, davetiyede ne yazacağı, konuklara ne yemek verileceğine kadar her şey kafamdaydı. Ancak, ne yazık ki o yaz gittiğim topraklarında 4 mevsimin de aynı anda yaşandığı, medeniyet beşiği Türkiye’nin güzide tatil beldesi Fethiye’de, komşu bebelerinden bir tanesinin kırmızı renkli, sanki üç boyutluymuş gibi görüntü gösteren o meşhur aletinde Pembe Ranger’ın başka bir Ranger’la öpüştüğü resmi görmemle dünyam karardı. O sesle sokaklar yankılanmadı ama. İnsan Cedric’den bir yaş büyükse neyin imkansız neyin hakikat olduğunu anlayamıyor. Canın ne istiyorsa onun harbiden gerçekleşebileceğini falan sanıyorsun. Pembe Ranger’la yolumun kesişeceğini hayal etmiştim. Çocukluk bu demek galiba, hayal etmek ama nasılını düşünmemek. Hayalin sadece merkezine odaklanmak. Ayrıntıları ezip geçmek. Bunlar hep çok Hollywood filmi izlemekten oluyor, biliyorum. İzlemeyeyim diyorum ama sonra elim Matrix’e, The Rock’a, Con Air’e falan gidiyor, durduramıyorum kendimi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pembe Ranger’ın ihanetini gördüğümde gözüm yaşlı bir şekilde eve, daha doğrusu yazlığa ananemin yanına gittim. Tontonlar üstü, sanki pamuk ve beyaz leblebiden yapılmış iyilik ötesi bir kadındır ananem. Kendisinden sevgiden başka bir şey görmedim. Hatta bir kompozisyonda yüzsüz şekilde yazmıştım Dedem=Para makinesi, Anneannem=sevgi makinesidir diye. Ananemin yanına gittim, olayı anlattım, güldü, beraber dışarı çıkıp deniz kıyısındaki kafenin tekinde limonata içtik, ilk aşkımı unutmama yardımcı oldu. Sağolsun. Bembeyaz bir teni, gözlerinde tatlı bir kahverengiliği, o tatlılığı 50 kat büyüten gözlükleri ve içinden sürekli güzel şeyler çıkan kahverengi bir cüzdanı vardır. Kraliçedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra, ben azcık daha büyüdüm. 10 yaşına geldim. Çift haneli yaştır 10, möhim yaştır. Aydınlıkevler’de oturuyorduk. Annemin en sevdiği duvar saatini, kames topla kırınca, zaten sallanan bir ekonomik durumla boğuşan valide beni evden kovdu. Ben de elime beyaz bir poşet alıp, don ve atlet alarak dışarı çıktım nereye gideceğimi bilmeden. Sahiden de nereye gideceğimi bilemedim, okula uğradım önce, kimse yoktu bahçede. Sonra karşıdaki eski apartmanın güzel bir ceviz ağacı vardı, oraya tırmandım, etrafa bakıp “Ne yapıyorsun oğlum orada?” diyen bir ses aradım. Ses gelmedi. Karnım acıkmıştı. Yaz ayıydı ve susamıştım. Biraz yürümeye karar verdim, dere tepe dümdüz yürürken karşıdan ananemin ve kahverengi cüzdanının ve 10 numara gözlüklerinin geldiğini gördüm. Beni görünce ne yaptığımı sordu, durumu anlattım. O gün ananem ve dedemin sıcacık ilgisiyle, beni Aspava’ya götürüp döner dürüm yedirmeleriyle ve ertesi gün anneme emanet etmeleriyle bu kovulma macerasını da sonlandırdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hadi 2 yıl daha büyüyelim. 12 olalım. İlkokulun karşısında Gözde Kırtasiye diye süper lüks bir kırtasiye vardı. Devrin en iyi oyuncaklarını falan biz ilk orada görürdük. Şimdiki gibi zengin değildik, o kırtasiyeye bakabilmekten başka bir şey yapamazdık. Neyse, bir gün Gözde Kırtasiye, kapısının önüne oyuncaktan portatif bir boks aleti koydu. Hani şu lunaparklarda olanlardan, vurdun mu sallanıp ses çıkararak puan gösterenlerden. Biz daha doğrusu biz ve tüm okul da çıkışta oraya gidip yumruğu çakıp “Bakın beyler, ben yumrukla boğa deviririm” artistiği yapıyorduk. Ancak, yine bir okul çıkışı benim koyduğum yumrukla, yumruk atılan torba kopup yola fırlayınca, ben de korkudan tabana kuvvet kaçtım. Nereye mi? Tahmin edin artık abicim. Ananem sağ olsun, hiç kimseye söylemeden, gitti oyuncakçıya emekli maaşının yarısını gömüp o oyuncağı bana satın aldı. Evde hala durur atmaya kıyamadım. Manevi değeri hayvan gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar torbaya mı girdi? 4 yıl daha atalım, çok zayıfım diye kafaya takıp ananemin çabalarıyla, ballı kaymaklarıyla kilo almamı anlatalım, 1 yıl daha ilerleyelim dört tane azı dişimi çektirdiğimde yemek yiyebileyim diye çektiği çabayı anlatayım, yıllar geçsin, üniversiteye ananesiyle kayıt olan ilk insan onurunu yaşadığımı anlatayım size, vakit geçsin, Atakule’ye benimle birlikte gelip, benimle 65 yaşındaki haliyle Street Fighter oynamadaki çabasını anlatayım. Ben çok yalnızdım diyorum ya, aslında hiç değildim. Ananem vardı çünkü. Ateşimin 42 dereceye yükseldiğinde, ayağıma 10 dakikada bir ıslattığı havluyu koyup, bana bakmasını, ben uykuya dalana kadar, yanı başımda oturup bana meyve soymasını anlatayım. Hayatımı kurtardı lan, var mı daha ötesi? Hayat. Tek atışlık bir şey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama, en unutamadığım yıl 2008’di. Ananem hasta olmuştu. Yaşlılık, “Tansiyonum var bey” sanıyorduk lenf kanseriymiş. Önce bize taşındı günlerce elinde kumanda televizyonun karşısındaki kanepede uyukladı. Sonra sık sık hastanelere gitmeye, lombositleri, alyuvarlarını saydırmaya başladı. Sonra, kemoterapi yapıldı. Çok kustu. Beyaz saçları döküldü. Artık 10 numara gözlüğünü de takmaz oldu. Biraz daha hastaneye gitti, her okuldan geldiğimde onu uyurken bulmaya başladım. Anneme yardımcı olmak istedi, elinde tığ ile iş yapmaya çalıştı, gücü dermanı kalmamıştı. Arada sırada odama geliyordu, beraber dışarıdaki manzaraya bakıyorduk. Şimdiki gibi tüm Ankara ayağımızın altında değildi. Boktan bir bina manzarası vardı. Ama onunla bakınca her yer İsviçre Alpleriydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün hastaneye yatırıldı. İki kez ziyarete gittim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gece yarısı kapı çaldı. Evde kimse yoktu. Gelen babamdı. “Annem nerede?” diye sormadım. Çünkü gereksizdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi sabah annem geldi. Kapıyı tekrar ben açtım. Kendisini aynalı komidinin önüne attı ve hıçkırmaya ve böğürmeye, “Elleri pamuktan anneciğim” diye ağlamaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben kaybetmeyi o gün öğrendim işte. Sonra da sadece hep tekrar ettim. Başka kişilerle, başka manzaralarla, başka sebeplerle. Ama hep kaybettim anasını satayım. Hep.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-9179032137273301734?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/9179032137273301734/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=9179032137273301734&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/9179032137273301734'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/9179032137273301734'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/07/day-before-day.html' title='“The day before the day”*'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-wXCKKvx6vu4/TiihGgHF55I/AAAAAAAABF4/D5vSUjdVt8Y/s72-c/grandma7.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-1498423334008096041</id><published>2011-07-18T02:20:00.001+03:00</published><updated>2011-07-18T11:19:09.039+03:00</updated><title type='text'>Kola’y olmayacak. (Evet, iğrenç espri)</title><content type='html'>&lt;div align="justify" class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-n4DOrBgwbtk/TiNsMNocMKI/AAAAAAAABF0/gVqUFYSz6qk/s1600/header_image.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://2.bp.blogspot.com/-n4DOrBgwbtk/TiNsMNocMKI/AAAAAAAABF0/gVqUFYSz6qk/s320/header_image.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bomboş ve baş ağrısı kokan bir odanın içindeyim. Odamın içindeyim. Camlar, kapılar, dolap kapakları sımsıkı kapalı. Dünden kalma akşam üstü teri, vücudumda uzun süre kaldığından dolayı bedenimi turşucu içi gibi kokutturuyor. İçim Vezüv yanardağı gibi yanıyor ve içebileceğim hiçbir şey o ateşi söndürmüyor. Belki kola bunu başarabilirdi ancak dün öğleden sonra itibariyle kola içmeyi de bıraktım. Sebebi basit: Gerek yok. Daha Can Yücel’vari yaklaşırsak: hayatta hiçbir şeye bağlanmayacaksın, çünkü yok olabilirler ve sen de onlarla yok olursun. Yazıktır. Yarın Coca Cola fabrikaya kilit vursa ben ne yapacaktım? Pepsi mi? Yetmiyor ki…Ice Tea mi? Eski kafalı diyebilirsiniz ama çay benim için sıcak içilen bir içecektir ve ne mango ne limon ne şeftali aroması bunu değiştirebilecektir. Bu konuda gelenekçiyim. Taze sıkılmış portakal suyu mu? Bu meretle hikayem çok yabancı değil: “Yaa bu çok sağlıklı, bundan sonra her kahvaltıda sıkıyorum sıkıyorum sıkıyorum…içiyorum abicim”le başlayıp, 3.gün çaya geri dönüş yapmak. Tanıdık geldi, di mi? Belki, Niğde Gazozu. O da kola gibi değil ve her yerde bulunmuyor ama şayet çok çok sıkışırsam içerim. Eroin bağımlılarına tedavi merkezlerinde kafa bulduran ağrı kesiciler içiriyorlar yaa diye de kendimi savurum. Yani…bakacağız, bu 7. kola bırakma denemem falan olacak. Umarım başarabilirim. Ki zaten özellikle havaların en sıcak olduğu, ekseriyetle dışarıya çıkılıp bir şeyler yenildiği, arkadaşlarınızın sizi evine çağırıp maç izlettiği yaz ayında bırakmayı seçtim ki, kış aylarında içmemek çok daha kolay olsun. Bakalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii halihazırda mutsuzluğa dünden razı bir bünyem olmasına, bu bünyeyi ayağa kaldıracak ilaçları içmememe, bu bünyeye mutluluk veren insanların festivallerde, konserde falan takılmasına kolasızlık da eklenince bildiğin depresyondayım yani. Türü: “Elimden gelen bir şey yok” depresyonu. Mesela ağlamak istiyor, ağladıktan sonra da annemin (babam gelmez) gelip beni teselli etmesini ve bu olayı da 1500 akrabama anlatıp, üzerimden 50 yıl komikli şakalar üretilmesini istiyorum ama yaşlar akmıyor işte. Gözlerimi sıkıca kapatıyorum ama elime geçen tek sonuç başımın dönmesi oluyor. Ama gözlerini sıkıca kapatınca sanki wormhole gibi bir şeye giriyorsun, bak o dünya çok acayip. Veya ayak parmaklarımın ucundan saç tellerime kadar ilhamla dolup, insanların ağızlarını açık bırakıp, süper övgüler alıp o övgüleri siklememek istiyorum ama…istediğimle kalıyorum. Hani üzüntüyle, depresyonla doldum ya, millete bakıyorum böyle Fransızca şarkılar takıp, eski fotoğraflara bakıyorlar, iyi oluyor ya…ben de açmak istiyorum ama bazı sorunlar çıkıyor. İlki,  Fransızca şarkı bilmiyorum. Az biraz Ayşa..ayşaa..duy sesimi…ayşa…ayşa bil halimi… falan, o da Fransızcaya benzediği için. İkincisi Fiat Punto reklamındaki şarkı. Onun da sözlerini bilmiyorum, daha doğrusu tek dizesini biliyorum: “mmm”. Ağzımla “mmm” sesini kullanarak sözlerini sallıyorum kafadan.Ya…hadi bir tane Fransızca şarkı öğrendim diyelim. Eski fotoğraflarımız o kadar iğrenç ki, baksam kesinlikle bin beter depresyona girerim. Salak salak pozlar, eskiden “saçı süper sert jöleyle deve dikeni gibi dikmenin” en iyi saç modeli olduğunu düşündüğümden, saçlarımın böğk hali, ya süper zayıflık, ya süper yağlı bir ten, ya köse sakalın üstünde Ayhan Işık bıyığı ya da sapsarı dişler. Düzgün tek fotoğrafım var o da, sünnetten önce banyoda çektirdiğim çırılçıplak poz. O yüzden Fransızca şarkı-resim şeyini de yapamıyorum. Keşke yapsam, çünkü yapamayınca bu sefer aşağıdaki paragraftaki şeyi-şeyleri yapmak zorunda kalıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abi ben depresyondayken sapıklaşıyorum ya. Hani azgınlaşıyorum, “O..YEAAH!” falan da değil. Bildiğin Taksim’deki Yılbaşı Sapığı Terk’leşiyorum. Hani herkeste depresyon farklı şekillerde çoğunlukla da sessizleşip, eli eteği çekmek şeklinde vuku bulur ya. İşte benim için “kuku buluyor” (Bir iğrenç espri daha!). Fena. Çünkü ben normalde sakin birisiyimdir hatta “oğlum sen ne ayaksın?” türü klasik homofobik şakalara uğrayacak kadar kız işlerinden uzağımdır. Sürekli kafamda başka şeyler vardır, sokakta gezerken her şeyi düşünürüm, ilginç bir ağaç görüp “Lan bu ne ağacıdır acaba?” diye düşünürüm, arabaların plakalarını ezbere atmaya çalışırım, önünden geçtiğim lokantaların fiyatlarına bakarım bir sürü şey. "Lan kıza bak ya scud füzesi gibi…" şeklinde çok düşünmem. Ancak ne zaman üzülecek bir şey geçse başımdan veyahut birisine kızsam, gözlerimin "karı algılama" kapasitesi 7 yıl askerlik yapıp terhis olmuş gencinkinden halliceye dönüşür. Sürekli bir arayış, sürekli bir çapkınlık hevesi, sürekli millete hayvansı bakış ve çırpınma. Mesela dün ne yaptım, Facebook’ta yıllardır arayıp sormadığım ne kadar kız varsa “Nbr cnm?” diye mesaj attım. Nbr ne lan? cnm ne lan? Belki cevap gelir de aramızda cigulililikler yaşanır diye tüm bu şamata. Yaşanmadı. O yüzden de işte saçma sapan komedi filmlerindeki hatunlara bile ağzı açık ayran budalası gibi bakıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bunların sebebini de iyi biliyorum. Saf abazanlık değil. Saf seks arzusu da değil. 5 tane playmate ile yatsam bile depresyonumun geçmeyeceğini iyi biliyorum. Çünkü mesele göğüs ucu ya da ojeli küçücük ayak parmaklarından çok daha öte, çok daha imkansız şeylerle ilgili. Mesele tek başına kalmanın dayanılmaz sıkıcılığı. Ramiz Dayı gibi olacağım amma velakin, yapabileceğim şey yok. Mesele yeğen, mesele…kıskançlık.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-1498423334008096041?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/1498423334008096041/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=1498423334008096041&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/1498423334008096041'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/1498423334008096041'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/07/kolay-olmayacak-evet-igrenc-espri.html' title='Kola’y olmayacak. (Evet, iğrenç espri)'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-n4DOrBgwbtk/TiNsMNocMKI/AAAAAAAABF0/gVqUFYSz6qk/s72-c/header_image.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-6631951814722719727</id><published>2011-07-14T01:53:00.000+03:00</published><updated>2011-07-14T01:53:45.118+03:00</updated><title type='text'>Hoşçakal.</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-EZ8qE5JTve8/Th4e-EyiZGI/AAAAAAAABFw/lknQzogwLhE/s1600/IMG_0056.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://1.bp.blogspot.com/-EZ8qE5JTve8/Th4e-EyiZGI/AAAAAAAABFw/lknQzogwLhE/s320/IMG_0056.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Hep yanımda durmasını istediğim birisinin gitme zamanı yaklaştığında çok salak davranıyorum. Sürekli ona sarılmak, saçlarını düzeltmek, ince bileklerine “senin nabzın hızlı mı atıyor ya?” bahanesiyle dokunmak, eğer şanslıysam aynı yalanı “Kalbin de hızlı atıyordur senin şimdi” cümlesiyle de uygulayıp nefes alıp verişini dinlemek istiyorum. Ağzını koklamak istiyorum ama öpmek istemiyorum. O nefes sanki yeter gibi geliyor bana. Ama zaman mefhumu sevimli zamanlarda süper hızlı akar, saate ne zaman baksan yelkovanı hep beklediğin yerin fersah ilerisinde görürsün ya, o gün de ilerlemişti işte ve günün en iğrenç sorusu nihayetinde dile dökülmüştü: “Çıkalım mı artık Miraç?”.-Çıkmayalım olmaz mı?- Saat 00:15’ti, metro kapanmıştı, Ocak ayının felaket kar yağdığı günleriydi ve hanımefendinin otobüsünün kalkış saatine çok az vakit kalmıştı. Öf. Ondan hatıra kalsın, arada koklarım diye o tuvaletteyken içinden habersizce çıkartıp sakladığım pembe renkli bodysi hariç her şeyin tastamam olduğu bavulunu elime alıp, dışarı çıktık. Kapanan kapı sesi ve otomatik açılan apartman ışıklarının loşluğu etrafı sarmıştı artık. Öf ki ne öf.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabanlarımıza gömülüp, evin karşısındaki taksi durağına kar taneleri omuzlarına konarken çıktık, zaten tanınan bir simaydım, zaten ömrü hayatım boyunca tesadüftür ki hep taksi duraklarının karşısında oturduğumdan taksici kafasını iyi bilirdim, “dümen sularının” atomlarını bölmüşümdür falan. Zaten o yüzden de içeriden en “Şereflikoçhisarlı tip” çıkıp “Gençler şu arabaya” diye seslendi bize. “Şu arabayı” bulduk, ön kapıya oturmaya yeltendim, bileğimden tuttu, hava eksilerde geziyordu ama sanki benim için çok basit bir sıfat olacak ama Havai gibiydi: “Ya… Miraç, nereye? Yanıma otursana”. Yanına oturdum. Aramızda 2,5 santimetre ya vardı ya yoktu. Şereflikoçhisarlı Amca bavuldan dolayı gayemizi hemencecik anlamıştı, gaza basıp yola çıktı. Günlerden Cumaydı lakin burası Ankara’ydı, yollarda tek tük arabalardan, kaldırımlardaysa her kar yağdığında dışarıda el ele gezerken birkaç tanesini görebileceğiniz yeni evlenmiş çiftler dışında kimsecikler yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yarım saat sonra büsbütün fiziken ayrılacaktık ama ben yan yana oturmaktan bile çok memnundum. İçimde, 20 yıldır müzik yapan efsanevi grubun yeni ama tutmayan albümünden 2-3 şarkı söyledikten sonra “popüler” şarkısına geçtiğindeki seyircinin verdiği “oooo” reaksiyonu vardı. Bu da iyi bir şeydi. Yolda, yol hariç üç beş şey konuştuk, Kızılay’dan geçerken Seks Shop’larda satılan İspanyol Sineğinin afrodizyak etkisi olmadığını, Sıhhiye’de Dil Tarih Fakültesinin önünden geçerken, kapıda bu saatte bile polis olmasını, Opera’dan geçerken acaba kaç kişinin semte ismini veren Operaya geldiğini, Akköprü’den geçerken klasik “Lan eskiden buralar boklu dereydi şimdi ne olmuş?” muhabbeti ve daha bir sürü şeyi. Mesafe yakınlaştıkça içimde tuhaf bir yılan dolaşıyordu, taksinin içi bazen de sessizleşince, kendi soluk alışverişlerimin ne kadar gürültülü olduğunu anlıyordum. Kaybetmek boktandı. Ama galiba kendimize itiraf edemesek de en fazla başkasına kazandırdığımız için kaybetmek çok boktandı. Ah be Türkiye’deki Erol Evgin Bizim Aile’den sonraki “Önemli olan katılmaktı” cümlesi, ne kadar büyük yalanmışsın be canikom. Mühim olan kazanmak değil. Mühim olan kaybetmemek. Ovv..nerede kalmıştık. Bu yazı, güya çocukluğumu nasıl kaybettiğimi anlatacaktı size, konudan konuya uzun atlama yaptık resmen. Taksi, Dünyadaki Taç Mahal’den sonraki en muhteşem mimari yapısı AŞTİ’nin önünde durdu. İndik. Saate bakmak bile istemiyordum artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lakin hayat çok sürprizlerle doluydu ve doğru dua yönlendirmesiyle küçük mucizeler de yaşanabiliyordu. Kar iyice tipiye dönüştüğünden mütevellit, hatunu “yeni memleketine” götürecek otobüs, o meşhur Bolu Dağından inerken yolda kalmıştı. Ofistekilerin açıklaması buydu. Ne zaman gelirdi? “Ben de senin kadar biliyorum güzel abicim”. Yoksa başka güne falan mı ertelenirdi?, Allah’ım lütfen lütfen lütfen ertelensin, ne olur. “Bakalım yani, şayet 2 saate gelmezse, bilet değişimi yapacağız ertesi güne”. Sağıma baktım, hanımefendimiz benden uzakta telefonla konuşuyordu. Ah, birisi benden uzaklaşıp telefonla konuşmasından nefret ediyorum. Sanki sürekli benden bir şeyler gizleniyormuş gibi. Tecrübelerime göre “gibi”sini bile atmak gerek ya neyse.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elimizde 0 çare, Aşti’nin otobüslerin geldiği platformu gören kıç düzleştirici demir banklarına oturduk. Saatin geçliğinden mütevellit yanımızdaki diğer oturanlar şunlardı: 50 yaşlarında, saçı sakalı, gözü burnu, ağzı alnı, kulağı çenesi birbirine karışmış bir evsiz çünkü belediye soğuk havalarda ölmesinler diye evsizleri Aşti’de yatırıyordu, etrafa büyük gözleriyle bakıp kendi kendine “Ben yapmadım, annemden izin almıştım” diyen deli bir kadın ki Aşti, içinde yatıp kalkan delileriyle meşhurdur ve birbirlerine sırt vermiş iki inzibat eri ki Aşti’de seyyar bir askere alma şubesi vardır. Banklarda sohbetimiz biraz daha derinlere inecekti. İkimiz de bunu biliyorduk. Söze o başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Üzülüyor musun?&lt;br /&gt;- Neye?&lt;br /&gt;- Bilmem. (Elini kağıttan uçak fırlatır gibi bir hareket yaptı)&lt;br /&gt;- Ben de bilmiyorum. Üzülsem ne değişecek ki yani?&lt;br /&gt;- Sık sık ararım seni ya, istiyorsan mektup bile yazarım. Kağıtlısından.&lt;br /&gt;- Siktir et mektubu. Bu sen değilsin ki zaten.&lt;br /&gt;- Sence ben neyim Miraç ya? Her şeyi terslemekten ömrünü çürüttün amına koyayım  ya…&lt;br /&gt;- ….&lt;br /&gt;- (Güldü), içindekileri söyle ya açıl, erkek manyağı diyeceksin, sevgi arsızı diyeceksin, sevgiden aşktan anlamıyor, fondöten sürmezse çingeneye benziyor diyeceksin, kabul et işte…&lt;br /&gt;- Ya hayır, bunları söylüyorum da bunlar kendimi kandırmak için şeyler ama. Herkes yapar ya ondan yaptım sana işte.&lt;br /&gt;- Gerçekte ne düşünüyorsun peki, ne olursun…&lt;br /&gt;- Pöff…peki, her Allah’ın günü yatakta dua ediyorum, çok başarısız olmanı, çok mutsuz olmanı, her şeyini kaybetmeni, ağzını burnunu kırmalarını, felç olmanı, diyalize bağlanmanı, dilini kesmelerini, yüzüne kezzap atmalarını istiyorum. Ve neden biliyor musun?&lt;br /&gt;- Benden nefret ediyorsun çünkü&lt;br /&gt;- Hayır. Bunları istiyorum çünkü ben o zaman da yanında olurum Yaprak. Ama başkaları olmaz işte. Belki o zaman bana gerçekten bir şans verirsin, belki o zaman bir şeyler çıkar. Ben buna çoktan razıyım. Ama…olmuyor yani böyle şeyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otobüs firmasının bürosunda çalışan adamın sesini duyduk: “İstanbul 1 arabası gelmiştir. Anadolu’nun 1 arabası gelmiştir.” Dışarı çıktık, beyaz örtü her yeri kaplamıştı ve hava 50 Sub-zero soğuk hava aduketi kadar soğuktu. Bavulunu muavine verdim, otobüse binip koltuğuna baktık, sonra da aşağıya indik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saçımdaki karları sildi. Dayanamadım: “Gitmesen olmaz mı?”. Gitmeseydi yani. Yarın gitseydi. Ya da ondan sonra. “Kayıt olmam gerekiyor ama ya, daha ev bakacağız falan. Bir sürü şey, bilirsin”.  “O zaman yarın gitsen? Eve gideriz şimdi, uyuruz, sabah Elizin’de kahvaltı yaparız. Sonra bakarız çaremize”. Yüzüne solgunluk çökmüştü, yere bakıyordu “Annemler İstanbul’a gelmiş beni bekliyorlarmış” Otobüsün kornası çaldı. “Gitmem gerek Miraç, inince seni çaldırırım”. “Sen bilirsin”. Elini kabanının ceplerine sokmuştu, ensemden tutup beni kendi boyuna çekti. Yanaklarımdan öptü. “Beni sakın unutma olur mu?”. Otobüse bindi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve sonra bekledim. Geri gelmesini. Hani filmlerde olur ya, hani romanlarda olur ya, hani kısa öykülerde olur ya, hani şiirlerde olur ya... Camdan baktım, çantasını karıştırıyordu. Telefondan arayacaktı muhakkak. Hemen elime telefonumu aldım. Telefon çalmadı. Otobüs hala hareket etmemişti; birazdan inecek, aradaki 2 metrelik mesafeyi koşacak, boynuma atlayacak ve beni öpecekti. Çünkü beni seviyordu. Sadece henüz farkında değildi. Otobüs hala bekliyordu. Neyi? Bana ne. Dikkatini çekmek için el salladım, o da gülümsedi el salladı. Ama o kadar. Neden ya? Nasıl? Gelmeyecek sanırım. Sanırım değil, gelmeyecek. Hayallerde yaşıyorum resmen. Ya ama otobüs hala hareket etmemişti ki, muavin yolcuları sayıyor, şoför aracın önünde sigarasını içiyordu. Umut hala var. Hadi be balım, in şu arabadan. Benim için en azından bunu yap. Koltuğundan kalk, yanındaki abladan izin iste, koridora çık, merdivenlerden in, ayağını karlı yüzeye bas ve koş. En azından seni tekrar koklayabilseydim. Gelmiyorsun. Neden? Otobüs hala hareket etmiyor. Yoksa arızalandı mı lan? Kalorifer sistemi bozulmuş olabilir hava soğuk ya? Eh o zaman bir gün daha burada kalır. 24 saat az süre değil lan. Gece uyumazsak fıstık olur. Ama inmiyor bile. Belki iner ama, otobüs hareket etmedikçe o umut, o sıcak dudakların, o çarpıntıların tekrar hissedilmesi için karnımda umut var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otobüs hareket etti.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-6631951814722719727?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/6631951814722719727/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=6631951814722719727&amp;isPopup=true' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/6631951814722719727'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/6631951814722719727'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/07/hoscakal.html' title='Hoşçakal.'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-EZ8qE5JTve8/Th4e-EyiZGI/AAAAAAAABFw/lknQzogwLhE/s72-c/IMG_0056.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-1896061710110081067</id><published>2011-07-01T23:21:00.000+03:00</published><updated>2011-07-01T23:21:28.164+03:00</updated><title type='text'>Eti Cin ve Kola Lütfen.</title><content type='html'>&lt;div align="justify" class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-UwcFT1FeVXU/Tg4qW4geL9I/AAAAAAAABE8/j9XJj7pAfgw/s1600/abesis03732.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://1.bp.blogspot.com/-UwcFT1FeVXU/Tg4qW4geL9I/AAAAAAAABE8/j9XJj7pAfgw/s320/abesis03732.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Başım dönüyor. Büyümek hep tedirginlik içinde olmak galiba. Altüst edilmekten korkmak, karşının söyleyeceklerinden korkmak, farklı bir şey yapmasından korkmak, gitmesinden korkmak, gelmesinden korkmak. Hep korkmak anasını satayım. Doğamız mı böyle bizim? Değişemez miyiz? Hayatta değişmeyiz. O çocukluğumuzda kaldı, ben bilseydim bırakır mıydım manyak gibi sürekli beni takip ettiğini sandığım Ay’a bakmayı? Bizim için derler ya “Türkler çok günübirlik yaşıyor” falan diye, bence külliyen yalan. Keşke günlük yaşayabilseydik de en azından gün bazında bir denge tutturabilseydik. Bizim yaşadığımız şey, geleceği beklerken aradaki şeyleri kaçırmak. Sonra da kaçırdığımız şeylere özlem duymak. Hep daha fazlasını istediğimizden şimdinin aslında ileride asla yaşanmayacağını kafatasımızın arasına sokamamak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acaba imkansızlığın farkına varmamızı sağlayan o genetik kod ya da kimyasal o şey, artık neyse, ne zaman atılıyor içimize? Acaba ne zaman asla 2.13 boyunda zenci bir basketçi olup NBA’de oynayamayacağımızı ya da Ash Ketchum gibi pokemon sahibi olamayacağımızı anlıyoruz? Bizi hakiki imkansızlıklardan çekip, daha olasılıklı imkansızlıklara atan o olgunluk nerede oluşuyor? Hayal kırıklığının saf üzüntüsünden uzaklaştırıp, kıskançlık krizleriyle hayallerimize nefret duymamızı sağlayan o melun hisler bütünü kendi kendine mi oluşuyor? Herkes yıkılıyor bir yerde, kabul. Fakat neden büyünce yıkımlar kemiklerimizi kırıyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehirler arası yolculuk ederken hepiniz yakalamışsınızdır, otobüs küçük bir Anadolu şehrine sabaha yakın bir saatte girer, karanlık daha kaybolmamıştır, siz de bomboş yolda kırmızı ışıkta beklersiniz ve hep nedense hava biraz nemlidir. Kimsesiz yolda, kırmızının yeşile dönmesini bekleyen tek otobüs sizsinizdir. Etrafınıza bakarsınız, burnunuzda uyku kokusu vardır, otobüsteki insanların yüzde 80’i ağzı açık uyuyordur, bazıları mutlaka tepedeki ışığı yakmıştır, çok azı da kafalarını birbirlerine dayamış, tonunu ayarlayamadıkları sesleriyle konuşuyorlardır. Güneş doğarken, otobüs şehrin sınırlarına girmek üzereyken, kulağında mp3 playerla hayal kurmayan insanoğlu kalmış mıdır acaba? Şehirlerarası otobüs alınan büyük kararların ve büyük özlemlerin yeridir lakin o büyük kararlar ve özlemler otobüsten indiğiniz anda söner gider. Kendine ait enerji alanlarıdır otobüsler. Ayağınız o kadar şişmişken zaten kim sağlıklı düşünebilir ki? Büyümek dedim ya yukarıda, işte büyüdün mü aslında düşünce bazında küçülüyorsun. Büyük kararlar alamazsın mesela, 7 yaşındaki çocuk gibi artık okula gitmeyeceğim diyemezsin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sarhoşken taksiye binmek de bir ekoldür. Değil midir? Saçma sapan öflememiş var mıdır arabanın içinde? Şoföre konuşmamış mıdır, adama “abi” deme sayısını dakika başına 350’ye çıkartmamış mıdır? “Hayırlı işler” en çok sarhoşken söylenmiyor mu? Neden en alakasız adamlar sarhoşken aklımıza geliyor? Neden en çok sarhoşken başkalarına ihtiyacımız oluyor? Boktan bir döngü resmen, bu kadar haksızlık olur mu ya? Yalnızlıktan kaçmak uğruna içiyorsun ya, tuhaf şekilde herkese sarılmak, öpmek istiyorsun. Anlatamadım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkesin çocuk olmaktan vazgeçtiği bir yer var. Ben AŞTİ’de vazgeçtim çocuk olmaktan. Nasıl mı? Uzun hikaye. Sonraki yazıya.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-1896061710110081067?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/1896061710110081067/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=1896061710110081067&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/1896061710110081067'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/1896061710110081067'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/07/eti-cin-ve-kola-lutfen.html' title='Eti Cin ve Kola Lütfen.'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-UwcFT1FeVXU/Tg4qW4geL9I/AAAAAAAABE8/j9XJj7pAfgw/s72-c/abesis03732.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-6860342511732157194</id><published>2011-06-27T23:41:00.002+03:00</published><updated>2011-06-28T00:54:02.029+03:00</updated><title type='text'>MKTP</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-WgEiU4wgLsg/TgjpH7O6mPI/AAAAAAAABDc/ygSIG_4yARk/s1600/havuz3.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="196" src="http://1.bp.blogspot.com/-WgEiU4wgLsg/TgjpH7O6mPI/AAAAAAAABDc/ygSIG_4yARk/s320/havuz3.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Seni çok özledim. Azı çoku olmaz ki bu işin, saçma sapan yerlerde seni düşünüyorum, aklıma çok geliyorsun. Aklıma geldikten sonra da aklım oyulmaya başlıyor. Durum bu. Keşke değiştirebilseydim demeyeceğim, nafile olur. Zaten değiştirmek de istemem. Senden bana kalan yegane şeyler bu görüntü-his arası enteresan imajlar. Kaybolmasınlar diye feci uğraşıyorum, küçük notlar alıyorum-alıyordum fırsat buldukça onları tekrar tekrar okuyorum. Sanki tekrar yaşıyorum gibi oluyor. Neler demişiz, easasta neler demek istemişiz de yememiş her şey oralarda yazıyor. Bu notları ne yapacağımı bilmiyorum. Yakarım belki, belki çocuğuma veririm. O notlarla o kadar çok hayal kurdum ki. Haddi hesabı yok. Salak salak şeyler ama çok hoşuma gidiyor. Mesela işteki masama hep senin resmini koymak istiyordum, hala istiyorum. İkimizin çektirdiği elimizle “ok” yaptığımız fotoğrafı sürekli çantamda taşıyorum. Bende manyak anısı var. Ama kimseye göstermiyorum, sadece taşıyorum işte. Arada sırada kokluyorum falan kimseye söyleme. Sen kokmuyor. Plastik kokuyor. Ama daha iyi seçenek var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse, merhaba, nasılsın? Neler yaptığını iyi biliyorum ama senin sesinle duymak çok daha güzel olurdu. Ben nasıl mıyım? Bilmem. Her şeyden çok çabuk yoruluyorum. Güya hep patlayasım geliyor ama tek yapabildiğim şey işe gitmek oluyor. Tanıdığım pek çok kişiye yumruk atmak istiyorum ama yapabildiğim tek şey televizyon izlemek oluyor. Evden kaçasım geliyor ama yapabildiğim tek şey arada sırada taksiye binebilmek oluyor. Çok sıkılıyorum. Garip şeyler aklıma geliyor. Canım kendimi aşağı atmak istiyor mesela ama “Hayat iki uçlu paslı makastı; ben de yüzümü kapattığı için saçlarımı kestim” tadında şeyler yüzünden değil. Merak ediyorum sadece. Ölmeyi istemiyorum ama bilmiyorum işte, merak da ediyorum. Çünkü sen daha iyi bilirsin hiç ulaşamayacağım şeyleri istemede tam bir dünya markasıyım. Beni neden sevmediğini hiç bilemeyeceğim çünkü beni sevdiğini çok iyi biliyorum. Öf. Senin hakkında ne kadar çok yalan söyledim biliyor musun? Biliyorsun. O yüzden yoksun ya zaten :). İş arkadaşlarım seni sevgilim zannediyorlar. Evet. O fotoğrafımızı odama koydum ben aslında. Gelen geçen de sordu “Aga yenge de çok hoşmuş” diye. Ben de birkaç yaşayamadığımız hikayeyi anlattım. O soruyu sorsunlar diye koymuştum zaten oraya. Bazen seninle hayali telefonla konuşuyorum. Hep beni sevdiğini söylüyorsun, bazen sana uğruyorum mesela gelirken kesme dondurma alıyorum ama keçi sütünden. Utanmıyorum yaptığımdan. Umurumda değil lan. Zerre kadar değil. Sokarım gerçeklere de yalanlara da. Benim için senin hakkında anlattığım şeyler, gerçekten de gerçek. Kızdın mı? Kızma ne olur. Neden yaptığımı biliyorsun. Zaten bunu bildiğin için seviyorum ya seni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seni hep başkalarında arıyorum, hem sana haksızlık oluyor hem de onlara. İnsanların gerçek yüzünü görmek istersen onlara kafa at repliğinin geçtiği bir film izlemiştik beraber. İyiydi. Hayattaki en büyük haksızlıklardan birisi başkalarının rollerini başkalarına yüklemek. Arkadaş gibi yaklaşan baba, abla gibi olan arkadaş, anne gibi davranan arkadaş hepiniz o kadar salaksınız ki ve o kadar kendinizden uzaksınız ki…  Ama bunu ben de yapıyorum. Aynısını değil ama ben de, bendeki seni başkalarında arıyorum. Nihayetinde de patlıyor. Patlar tabi. Çok eğriliyoruz çünkü. Bu dünya bize neden kimlikli olma baskısı yapıyor? "İlişkisi yok 3 kişi beğendi, Boşver kanka içelim"-"ilişkisi var, 2 kişi beğendi, cnm hayırlı olsun" kadar mıdır insan ha? Bilmiyorum. Başım ağrıyor, yemek yiyemiyorum, alerjim azıttı; deli gibi öksürüyorum ve bomboş bir havuza çırılçıplak atlayıp avuç içlerim buruşuna kadar yüzmek, daha sonra da çıkıp meme uçlarımın küçülmesini istiyorum. Çünkü bana çektirdiğin şey aynen bu sevgilim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-6860342511732157194?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/6860342511732157194/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=6860342511732157194&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/6860342511732157194'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/6860342511732157194'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/06/mktp.html' title='MKTP'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-WgEiU4wgLsg/TgjpH7O6mPI/AAAAAAAABDc/ygSIG_4yARk/s72-c/havuz3.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-6164293706184569133</id><published>2011-06-25T01:29:00.003+03:00</published><updated>2011-06-25T13:48:47.428+03:00</updated><title type='text'>Hastanedeki İncir Ağaçları (Öykü)</title><content type='html'>&lt;div align="justify" class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-9XRuwF4GYeI/TgUPgqLyOEI/AAAAAAAABDY/bSkHJYKpPnc/s1600/female-patient-in-the-hospital-room1.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="205" src="http://3.bp.blogspot.com/-9XRuwF4GYeI/TgUPgqLyOEI/AAAAAAAABDY/bSkHJYKpPnc/s320/female-patient-in-the-hospital-room1.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Katya, elektronik aletlerin iç organlarını taradığı, doktorun, lokal anesteziyle uyuşturulmuş vücuduna batırdığı her çelik iğnenin işkence nöbetlerine yolladığı, içine drenler sokmaya uğraştığı çelik masanın üzerinde geçirdiği üç saatten sonra laboratuardan buraya sedyeyle getirildi şahidiyim. İğneler ve kanamalar gücünü tüketmişti; ciğerleri nefessiz kalmıştı, bedeni ter içinde sırılsıklamdı. Doktorlar Katya'yı yüzlerinde etkinlik ve yetkinlik maskeleriyle tekerleklerin üzerinde odaya getirdiler. Ona her şeyi yavaşça, ağır ağır, hafif mekanik seslerle, şekiller ve diyagramlar çizerek, röntgen filmleri göstererek açıkladılar. Açıkladılar ve ötekilerin organları üzerindeki, öteki uğraşlarına doğru gittiler. Gitsinler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi yatakta yatıyor, hareketsiz, yüzü ilaçlardan ve yorgunluktan grileşmiş, gözleri donuk; ne düşündüğünü söylemek imkansız. Kendisine sorulan her soruya, sadece doğru cevabı vermeye odaklanarak itaatkar bir şekilde cevap verdi; sonra da içine girilmesi mümkün olmayan hasta yalnızlığına geri döndü. Ona dinlenmeye çalışmasını söylediler dışarıdaki sesler. Yıpranmış ve boğum boğum elleri, kırışıksız çarşafların üzerindeydi. İşten başka bir şey bilmemişti. Doğu Avrupa’nın bir köyünden Küçük Asya’nın başkentine sözleşmeli bir hizmetkar olarak yaptığı ilk seyahatten başka, iş dışında bir yere gitmemişti. Buhran yıllarında, iç organlarını parçalayan doğumda, tek başına yatalak kocasına baktığı beş yıl boyunca, hep yapması gereken işleri yapmıştı. Son haftalarını üstlendiği bütün görevleri titizlikle yaparak, sona erdirilmesi gerekenleri bitirerek geçirmişti. Hizmetçilik yaptığı evin bahçesinde ya da mutfağında yapacağı hiçbir şey kalmamıştı; biriktirdiği paraların son kısmını da bir daha göremeyeceği kızının evine yolladı. Yapacağı işler daha şimdiden ölümün ötesine uzanmıştı. Kendisini bırakıp gitmiş olan çocukları için yapabileceği bir şeyler olmadığını fark etti. Bedeni artık kararlılıkla hareket ettirip kuvvetlendirmesi için kendisinin değil, maalesef ki teknisyenlerin ellerindeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onları yeniden yaşamak, onları ötekilerle paylaşmak için hatıralarını karıştıranlardan değildi Katya. Hayatının anlamıyla, ölümünün anlamıyla ilgili herhangi bir şey söylemek gelmedi aklına. Hiç kimseden herhangi bir yemin ya da bağlılık istemedi. Hemşire, ağrı kesiciyi istediği kadar alabileceğini söyledi. Hemşire, ilacın bulunduğu ampülü “IV”’ye tutturdu ve ne zaman isterse dozu arttırabileceğini söyledi. Hemşire geçen geceki dozun yeterince güçlü olup olmadığını sordu. Hatırlamıyordu. Hemşireye gülümseyip yarım yamalak Türkçesiyle teşekkür etti. Şikayet etmedi, kramp geldiğinde bedenini hareket ettirmek için çabalarken katiyen yardım istemedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra, Doktorlar gelip ona yalan söylediler, muhtemelen kendilerine de yalan söylüyorlar. Enjekte ettikleri sıvıların acıyı yok etme gücü olduğunu söylediler. Tam etki göstermesi için dozajı takip edeceklerini söylediler. Kadının uyuyabileceğini söylediler. Komaya girebileceğini ve huzur içerisinde göçebileceğini söylemediler ama sen onlar konuşurken ciğerlerinin güçlükle çıkarttığı hırıltıları, buzlu denizlerde batan bir gemi yolcusununki gibi şiddetli soluklarını duydun; bu soluklar kadının göğsünü dağladı, pencereleri, kapıları, duvarları parçaladı. Soluklardan başka hiçbir şey duyamaz oldun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Organları delik deşik olmuş, safra ve kanla tıkanmıştı ama ciğerleri, kalbi ve kasları, yıllarca çalışmanın verdiği güçle içlerindeki işkencenin şiddetine dayanmaya çalışıyordu. Bedeni, çürümenin her evresiyle mücadele etti, her seferinde başka bir seviyede denge kurmaya çalıştı, bir deniz kazası kurbanının nefes almak için yüzeyde kalmaya çalışıp gecenin içinde sınırsız okyanusun bir diğer dalgasıyla yeniden dibe savrulması gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Telefonu kaptın ve kadının başka bir kadın arkadaşını aradın. Solukları kulaklarını yırttı, telefonun karşı taraftaki çalışını duyamadın bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En sonunda biri Rusça senin anlayamadığın bir şey söyledi; ardından o geldi. Sesinin yapacağı şeylerden korkuyordun; kendini doktorların senin bile anlayamadığın teknik açıklamalarını rapor ederken duydun. Şöyle dedin, “Çok zayıf.” Karşındaki kadın sadece, “Geliyorum” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Telefonu kapattın, ona eğilip, “Geliyor. Geliyor. ‘Geliyorum’ dedi,” dedin. Gözleri sana bakıyordu ve açıktı ama ifadeye benzer bir şey yoktu içinde. Dudakları biraz hava almak için gerginleşti ancak nafileydi. Elleri tarazlanmıştı, avuçları açık ve ılıktı; sert parmakları dokunuşuna cevap verdi, açıldı. Kolları yılların çalışmasında tükenmiş, ağrılardan hissizleşmiş uzanıyordu. Yüzü boz, yanakları gevşekti; yaz zamanı parkları gibi sıcaktı. Geniş, yüksek alnı açıktı, soluk bir ışıkla parlıyordu. Üzerine dokunan el, bahçesindeki toprağın içinde minik organizmaların hareketleri gibi sert, kasılmış bir çizgi bulamadı. Üzerlerine hafifçe kapanan ellerin altında gözleri yavaşça kapandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşı gece yarısı havaalanından doğruca buraya geldi. Taksiye otelin adresini verip, bavulları bırakmasını rica edip parasını ödedi. Arkadaşının yattığı odaya geldi. Üzerine eğildi, yüzünden, ellerinden, boğazından, göğsünden tekrar tekrar öptü ve adını söyledi, çok hafifçe. Katya, gözlerini açtı, arkadaşına baktı, hava almak için çabalamayı, solumayı durduramayan ağzıyla ona gülümsedi. Arkadaşı onu sevdiğini söyledi. Tekrar tekrar söyledi, yeniden söyledi. Bunu söylemekte tereddüt etmeyeceğini biliyordun; tamamen savunmasız ve tedbirsizdi. Bu son derece tehlikeli kelimelerdi halbuki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katya, nefes almaya çalışırken gülümsedi, açık ağzının boşluğundan gülümsedi, dünyanın güvenilmezliğini henüz bilmeyen bir çocuğun gülümsemesiyle gülümsedi. Arkadaşı nemli çarşafları düzeltti, bağını yastıktan kaldırıp karışmış saçlarını düzeltti, sonra tekrar yastığa koyup başını onun başına yasladı. “Seni bırakmayacağım” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemşire ekibi vardiya değiştirdi; sabah olana kadar asistan doktorlar birbiri ardına geldiler. Ama arkadaşı biraz olsun dinlenmek, uzanmak istemedi. Ancak uçuştan sonra elini yüzünü yıkayıp birkaç tuvalet malzemesi almak için oteline gitti. Bir saat içinde döndü. Sen biraz yemek yedin. Sana baktı ve telefon ettiğin için teşekkür etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Odayı paylaşan öteki hasta o akşam taburcu edildi; ayrılırken bütün çiçeklerini ve meyve sularını ona bıraktı. Gitmeden önce uzun süre onun yanında oyalandı, başını okşadı. Boşalan yatağa başka bir hasta getirmediler. Çalışma günü sona erdiğinde kadının arkadaşları geldi, odada ciddi yüzlerle bakarak durdular, geldiklerini söylemek için hafifçe konuştular onunla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşı dinlenmeyi reddetti ama onlar oradayken makine kahvesi içti. Gece odaya tekrar süzüldü ve küçük yatak lambasının etrafına kapandı. Ciğerlerinin iniltisinden başka her şey terk etmişti odası, solukları ağrıyla dağlanan acı bir çaba ama tekrar inlemeden önce yeterli havayı çekemiyor gibiydi. Ne caddenin trafik gürültüsü ne de koridordaki telaş odaya nüfuz edebiliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşı soluyan ağzından protezini çıkartmaya sonra da diş etlerinde, dilinde, boğazında biriken kalın mukusu süngerle silmeye çalıştı. Protezi tekrar ağza takmak onun için çok zordu. Katya kendisi takmak için elini kaldırdı, titreyerek yerine takmaya zorladı. Sonra eli sert çarşafların üzerine düştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşı bu sararmış elleri aldı, losyonla nemlendirdi, sert çizgilerini, kırışıklarını okşadı. Birlikte bir şeyler yapmak, bir yere gitmek için defalarca kavradığı eller. Onları sıkıca tutup göğsüne bastırdı, onun üzerine eğildi. Bitişik yatakta yarım saat de olsa uzanması için yaptığın ricaları kabul etmedi; bu arada, sen orada olacak, onun uykuya dalmasını engelleyecektin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni vardiyanın hemşireleri geldi çipil gözleriyle, termometrelerini, IV’lerini, drenajlarını kontrol ettiler. Birbiri ardına asistan doktorlar yine geldi. Arkadaşlar işten geldiler yine. Arkadaşı, hepsini yatağın yanına çekip, daha yüksek sesle konuşmaları, onun her şeyi duyabildiğinde, anlayabildiğinde ısrar etti. Yüksek sesle konuştular sonra koridora çekilip ağladılar. Arkadaşı ağlamadı; narin yüzünden bir kez bile endişe dalgası geçmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşlarının Katya'yla konuşabilmeleri, kendisinin de biraz olsun dinlenmesi için kenara çektin onu, sıkıca sardın ama bedenindeki büyük şiddetle mücadele edip odaya geri döndü. Gecenin karanlığı odayı tekrar işgal etti; soğuk ve sonsuzdu sanki. Hemşire, arkadaşlarının yolladığı gül vazolarını getirdi tekrar. Hiç kokmuyorlardı, sonu gelmeyen gecenin içinde kayboldular zaten. Hemşireler gitti. Sen biraz uyudun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah oldu. Bir sonraki vardiya geldi, doktorlar geldi, göstergelere baktılar ve kanındaki gelişmelerden bahsedip gittiler. Arkadaşlar geldiler, konuştular. Arkadaşı onları konuşmaya, kulaklarına doğru konuşmaya zorladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katya’nın yüzü bir anda burkuldu; hava solumayı bıraktı, inledi, birden doğruldu, kolındaki, yanındaki burnundaki tüpleri savurdu. O ve arkadaşları onu tuttular, içindeki işkenceyle sarsıldılar, bu işkenceyi kendi bedenlerine emdiler, kendi bedenlerine sakladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yatağa geri düştü, şaşkın gözlerle onlara baktı. Hemşire elinde iğneyle odaya daldı, net bir sesle adını ve soluna dönmesi gerektiğini söyledi. Hemen dönmeye çalıştı; arkadaşı ve hemşire ve sen iğne bitene kadar ona destek oldun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşı, arkadaşlarına dönüp “İşte gördünüz,” diye bağırdı, “her şeyi duyuyor, her şeyi mükemmelen anlıyor. Onunla konuşun.” Onun adını söylediler, kendi adlarını söylediler, orada olduklarını, hep olacaklarını, hatta arabalarındayken, ofislerindeyken, fabrikalarındayken bile orada olacaklarını söylediler; sonra geri çekilip ağladılar. Arkadaşı, kendisini ikna etmelerine, geri çekmelerine izin vermedi, yorulmadığını, hiç yorulmadığını söyleyerek direndi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katya’nın teni şeffaftı, gözleri ilkbahar gökleri gibi açıktı, yüzünde sürekli bir gülümseme vardı. Arkadaşı kramplarla bükülen bedeni kaldırıp kendi kırılgan kollarıyla destekledi. Kiri temizledi, kaloriferde ısıttığı havluyu serip onu yine yatırdı, ince ak saçlarını başının etrafına, bahçesindeki erken bahar sisi içinde süzülen çiçekler gibi narince yastığın üzerine yerleştirdi. İyi olacağını, sihirli bir sözcükmüş gibi kulaklarının boz kabuğuna tekrarlamaktan vazgeçmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boğazından çıkan hırıltılı nefes kalın ve taşkın geceyi yumrukluyordu. Yüzü ışıltılı, gözleri hareketsiz ve açıktı, yüzü huşu içinde donmuştu artık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-6164293706184569133?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/6164293706184569133/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=6164293706184569133&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/6164293706184569133'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/6164293706184569133'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/06/hastanedeki-incir-agaclar-oyku.html' title='Hastanedeki İncir Ağaçları (Öykü)'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-9XRuwF4GYeI/TgUPgqLyOEI/AAAAAAAABDY/bSkHJYKpPnc/s72-c/female-patient-in-the-hospital-room1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-9023869889133103379</id><published>2011-06-18T01:25:00.000+03:00</published><updated>2011-06-18T01:25:25.583+03:00</updated><title type='text'>Üzgünüm eskisi gibi değil lunapark.</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-GLmVhoqTK9s/TfvSgEcedZI/AAAAAAAABDU/NFea8ioBAto/s1600/lunaparkfe7.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://4.bp.blogspot.com/-GLmVhoqTK9s/TfvSgEcedZI/AAAAAAAABDU/NFea8ioBAto/s320/lunaparkfe7.jpg" width="314" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Ne kadar yalnız olduğunu Sezen Aksu stili “yokluğunla ben baş başayım nihayet ulan!” tadında değil de küçük şeylerle öğrenince adama daha çok koyuyor. Facebook’ta yazdığın saçma sapan bir cümlenin 2’den fazla kişi tarafından beğenilmesi gibi mesela, aylar sonra birisiyle buluştuktan sonra tekrar buluşmayı istemesinin verdiği “vay anasını” övünmesinde veya gururunla oynayanları sıraya dizip en az oynayanı tekrar özlemeye karar vermen gibi, alınmış güzel bir mesajı tekrar tekrar okuman, iki saat sonra “bu sefer son ya” deyip tekrar okuman gibi, zamanın esasında ne kadar hızlı geçtiğini anlaman gibi, gece yatağımda düşünecek tonla konum var cümlesini kurmak gibi, otobüs kartını iki kere üst üste basıp üstündeki sayıya bakmak gibi, saçının arkasının neden bu kadar kalktığının farkına varmak gibi, telefonu geceleri kapatmaktan vazgeçmen gibi, kendinden başka birisinin ne kadar çok alışkanlığını bildiğinde duyduğun şaşkınlık gibi hep küçücük şeylerde. Aslında seni mutlu etmesi gereken durumlarda. Mutluluk sonradan çok özlendiği için bu kadar mı boktan acaba? Eski resimlere bakıp, “ne kadar güzel gülmüşüz lan” demekten yorulduğumuz için mi hep yalnızız acaba? En sağlam finans modeli, riskten kaç, garanti yatırımlara gir. Kar marjı az amma velakin iflas edip intihar riski de yok. Mis. UHT yağlı süt markası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü cebine belirli miktarda para giriyorsa; belirli standartta mutluğuna erişmen biraz mümkün. Daha doğrusu oyalanman mümkün. Dünya sana mutluluk veremez ama mutsuzluğunu unutma fırsatları verir. Sistem bunun üzerine fırıldar zaten. Unut, birazcık uzaklaş ki aynı harcama ve harcanma tutkusuyla geri gel. Hafızası 5 saniye olan Kefal Balığının gelişmiş versiyonusun aslında. Tadın da lezzetli değil, tavada veyahut ızgara gitmezsin. Güzel filmler vardır mesela, izlersin; kendini azcık onların yerine koyarsın, kah üzülür kah sevinirsin; senin yapamadığın şeyleri yapan kahramanların kızı öpmesini izlersin sonra da film biter. Televizyonun düğmesine basarsın, elektron akışı söner stand-by kırmızısı yanar hoop yine kendi dünyandasın oğlum. Televizyonun ışığı kapandı mı bir an için her şey karanlık ve sessiz gelir ya size…İşte sizin hayatınızın aslı öyle aslında. O sessizliğe katlanamadığınız, kendi düşüncelerinizin sürekli aynı şeyleri tekrar etmesinden sıkıldığınız için Angry Birds var. Sokakta müzik dinleyenlerin topu şu anki yaşantılarını hak etmediğini düşünen insanlardır. Şu “Ben bunları hak etmedim” cilerdir. Bunları hak etmedim ve şimdi benim gibi hak etmediğine isyan eden kadın ve erkeklerin şarkılarını dinleyeceğim. Neden? Uzun mesele, çocukluğa götürür bu bizi Freud Amca. Yalnızken bile yalnız değiliz galiba. Çok yalnızız diye 4-5 kişi rakı içmeye giden arkadaşlarım var. Afiyet bal olsun ama sen öyle yapıyorsan yalnız değilsin ki be panpa, yalnızlığınla berabersin. O farklı işte. İnsanların çoğu yalnızlığıyla beraberdir, yalnız değildir. Asıl yalnız kişinin ne yapacağını, asıl yalnız adamın kim olduğunu söyleyeyim. Yalnız kişi, o 4-5 kişi rakı içmeye giden değildir, ne münasebet. O 4-5 kişiden bir tanesi zil zurna evine geldiğinde ayakkabısını çıkarırken “Geceyi biraz anlatsana abi?” deyip, “Siktir et geceyi” cevabını alandır.  Ömrü boyunca başkalarının kırık dökük aşk hikayelerini dinleyip, sen aslansın sen kaplasın çekendir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanların kalbine dokunabilen insanlar var. Çok tehlikeliler. Çünkü genellikle çok sevimli oluyor bunlar, genetik haritaları iyi çizilmiş besbelli. Çoğunluğu yaz tatili gibi kokuyor, hafif çim, hafif şeker, hafif klor, hafif Johnson Bebe Kolonyası, hafif küçük plastik kaptaki kahvaltılık tatil köyü çilek reçeli, hafif banyodan çıkıp kafaya sarılan havlu. Güzel gülüyorlar. Azı dişini görüyorsun ama hoşuna gidiyor. Böyle.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-9023869889133103379?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/9023869889133103379/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=9023869889133103379&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/9023869889133103379'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/9023869889133103379'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/06/uzgunum-eskisi-gibi-degil-lunapark.html' title='Üzgünüm eskisi gibi değil lunapark.'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-GLmVhoqTK9s/TfvSgEcedZI/AAAAAAAABDU/NFea8ioBAto/s72-c/lunaparkfe7.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-5109764829237209685</id><published>2011-06-03T00:30:00.002+03:00</published><updated>2011-06-03T00:34:12.653+03:00</updated><title type='text'>504 Gateway Timeout.</title><content type='html'>&lt;div align="justify" class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-pk8IgYkuroA/Tef9AbQD5hI/AAAAAAAABDQ/3OKT1PBTrMM/s1600/sshot-3.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="183" src="http://4.bp.blogspot.com/-pk8IgYkuroA/Tef9AbQD5hI/AAAAAAAABDQ/3OKT1PBTrMM/s320/sshot-3.png" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Ne varsa maillerde var. Aşağıdaki mailler aynı kişiye tarafımdan atılmıştır ancak birbirleriyle bağımsız zamana aitlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ahaha, yalnız nasıl kullandıysan akayı mailin spam maillere gitmiş. Benim en çok özendiğim ne onu söyleyeyim sana; Tam ve klas şarkıcı ismi "feat"+ mal gibi rapçi ismi. İşte Celine Dion feat Ice Cube. Oradaki Ice Cube olmaya özeniyorum elbet”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu çılgınlığına nasıl karşılık vermek gerek bilemedim, baştan gitmek ha, yüce yaradan aşkına...:) yalnız islam'da istarvoz'un alternatifi bir hareket var mı ki? Nazar değmesin tahtaya vurması mıdır ki acaba hiç bilemedim. çok uzağım bu işlere bak şimdi aklıma geldi. klasik dua hareketi o kadar güzel olmuyor. mesela onun da türleri var zaten türkmenler ellerini birleştiriyorlar, arap sunniler açıyorlar. türkler karışık. böyle şeyler. bence sosyal zeka önemli ya, çünkü ben hiç beceremiyorum ve sorun o ki çok becermek istiyorum. böyle arkadaşlarım beni her gün dışarı çağırsın, elime anahtar ve telefonu alıp cakalı cakalı yürüsem, kolları katlanmış mavi gömleğimin altına tişört giysem falan. böyle karum'dan alışveriş yaptıysan bilirsin, karum satış elemanı yavşaklığı vardır, adını bile bilmez ama kardeşim kardeşim diye gezer. işte öyle bir adam olmak istiyorum be. seninki bir tercihmiş ve bu baya seksi bir şey ama benimki değil, geçmişim kızla tanışıcam diye ya tüm akşam bakıp sıfırı almak ya da hayvan gibi üzerine atlayıp korkutmaktan ibaret.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen hiç kokoyin ya da eroyin kullandın mı ya? Cevaptan korkuyorum ya, o kokoyin meselesi evde 50 kere bağırarak kadınların en sevdiği iğne PENİS'ilindir diye bağırınca babamdan yediğim azarı hatırlattı bana. bir de başka bir azar yemiştim. o da ortaokuldaydık, böyle hafif saf bir ev ekonomisi öğretmenimiz vardı hanımefendi, o sormuştu ki çocuklar bu ay kaç çekiyor? "Ben de 31 hocam 31" diyip, arkasından 100 kere daha "31 çekiyor hocam, 31 31 31 31" demiştim. Nihayetinde kulağımdan tutup beni disipline götürdü. Kelime esprisi candır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“benim de hoşlandığım kız tipi ne bilmiyorum ama şunu sevmiyorum. yani çok normal bir insan olmadığım belli. kabul ediyorum. normalleşmeye çalıştım ama beceremedim yani olmadı. buraya kadar da tamam. taa en başta çok enteresansın yaa deyip hoşlandıktan sonra normal bir adam değilsin diye ayrılan kızlar oldu. hani diyor ki tuhaf ol ama bana dokunma. öyle birşey yok abi, o masal dünyasında. diğer bir bok da seni kusurlarınla seviyorum, siktir git ya...beni sev ya da sevme. ama kusurlarınla sevmek ne ulan sanki birşey bahşediyormuş gibi. öyle insanlardan hoşlanmıyorum. kusurun nesi sevilir lan?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hande Yener önceden bir giyim firmasında kasiyermiş. ama ona rağmen bok gibi giyiniyor. bi de aşkın nur yengi vardı 90'ların ağlak neslinden iyi ekmek yemişti.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hep merak ederim nerde mi nerede mi diye. Ya nerede kalmıştıktan sonra yine özlemlediğim bir espri türü, kendini övme adında espri olayı. mesela nerede kalmıştık işte sen benim ne kadar güzel olduğunu söylüyordun falan. deli işi”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Mailllerini ayda bir kontrol ediyorsun ha, belki sadece 2 günlük ömrü olan şu 1 milyon dolarlık mailler gelmiştir ve sen kaçırmışsındır. Paraya ihtiyacım yok deme, bu tam BİR MİLYON AMERİKAN FEDERAL BANKASINDAN ÇIKMA DOLAR!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aaa dur sana egosu yüksek erkek taklidir yapayım: Ben kısmet falan anlamam, istediğim şeyi cehennemin dibinde de olsa alırım! Nasıl? Bunu diyen bir kız ya da erkek gördün mü bence topuklayıp kaçacaksın.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Nasıl yok ya? Oradakiler dizi izlemiyor mu abi yapma yani gözünü seveyim (tercihen sağ) izliyorlar, Home Away diye bir dizileri var mesela holly mi ne baş karakter, orada Holly sevdiği ama aslında sevmediğini söyledi adamı gerçekten sevdiğini o adamın ampül takmasından sonra anlıyor. Bir fırtına tuttu bizi fantazisi var biraz. İzlemediysen izleme, boktan.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen neden ünlü olmak istiyorsun ki, ne yapacaksın yani ünlü olunca? Protest ünlü dendiğinde aklıma Türkü Bar'lara çıkan odam kireç tutmuyor'u 100 bin kere söyleyen ama hepsinde de şiiriin orijinalini bilmediğinden sözlerini karıştıran Şemdin Sakıklar geliyor. Bence asıl protest Cem Uzan'dır. Baya bir taşsaklı çıktı yani.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ikea saçma sapan bir yer ya, hiç sevmiyorum. Ama o köfteden bir kere yedim. Mal gibiydi. Eğer en büyük yemekleri buysa bastın onların demokrasisi, ifade özgürlüğü, başbakanın bisikletle konutuna gitmesi falan. O efsane gerçek mi peki? Yok başbakan metroya biniyor, cumhurbaşkanı kaykayla gidiyor falan? Harbi var mı onlar? Çünkü sen de ankaradasın ve devlet büyüğü geçisinde trafiğin nasıl ağzına sıçılıyor biliyorsun.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne mallığı vardı ya? Küfür mü ediyordu? Dişlerinin arasında küçükken düştüğü için bir boşluk vardı da tik olarak sürekli o boşluktan tükürüyor muydu? Neydi olay? Eğer malsa çok yakışıklıdır, çok yakışıklıysa zaten şu anda mal olduğunu düşünmezdin. Senin gönül işleri çok karışık ya.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“aynısını ben de düşünüyorum, biz mi çok malız ya da bunlar mı çok yalan bilemedim ama ben lisede...okula giderdim..birşeyler olurdu...eve gelirdim...birşeyler olurdu..yatardım. Şimdi Küçük Sırlar'ı izliyorum makyaj yapmayı bilmeyen kızlar; erkekleri ellerinde oynatıyorlar dostum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“yaa narsizm ya da narsizim herkeste var, bende de var maillere bakıyorum gerizekalı gibi hep kendimi anlatmışım. herkesin hayatında kendini eksik hissettiği o yüzden narsizme sardığı bir durum vardır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Oyun için mi? Yani kumarbaz mısın sen ya? Vay be. Ya ne olur bana söylesene ben bazen izliyorum, heyecanlandığınız anlaşılmasın diye güneş gözlüğü takıyorsunuz. O ne kadar etkili oluyor? Bence hiç olmuyor da...Ben zaten çok dışarı çıkmıyorum da, bu işler oturduğum yerle alakalı olduğundan en çok Tunalı'ya, Bestekar'a falan gidiyorum zira çok kısa yürüyüş mesafesinde. Bir de çok zorda kalırsam ayrancıda küçük yerler var oralara takılıyorum.”&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-5109764829237209685?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/5109764829237209685/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=5109764829237209685&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/5109764829237209685'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/5109764829237209685'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/06/504-gateway-timeout.html' title='504 Gateway Timeout.'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-pk8IgYkuroA/Tef9AbQD5hI/AAAAAAAABDQ/3OKT1PBTrMM/s72-c/sshot-3.png' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-7773281394946361403</id><published>2011-05-27T18:16:00.001+03:00</published><updated>2011-05-28T10:15:53.402+03:00</updated><title type='text'>Nazikçe Utandım Horlayınca</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-odaQbrVMoYI/Td-9BiXGsfI/AAAAAAAABDM/hB2qJ3OV4Ck/s1600/blog.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="239" src="http://1.bp.blogspot.com/-odaQbrVMoYI/Td-9BiXGsfI/AAAAAAAABDM/hB2qJ3OV4Ck/s320/blog.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;İnsan dediğin canlı aslında kendinden başka kimsenin sonuna kadar okumadığı bir hikayeden ibaret nihayetinde. Doğuyor, kendini tanıyor, kırılma noktaları yaşıyor, değişiyor, o değişime göre seçimler yapıyor, o seçimlerin sonuçlarını alıyor ve bitiyor, şah mat.  İnsanları çok sevmesem de hikayelerini çok seviyorum. Çünkü sana yansıtılandan gerisini tahmin etmeye çalışıyorsun. Zira tamamını bilmene şayet yeryüzüne 4 tane kutsal kitap falan indirmediysen pek imkanın yok. Bilinmezliğin gizemi ne kadar seksi değil mi? Başkalarının hikayelerinin tamamını bilemedikçe aradaki boşlukları kafandan dolduruyorsun. Söylediği cümleleri tadıyorsun, telefonuna dokunuşundaki ahengi hissetmeye çalışıyorsun, önce hangi ayakkabısını giydiğine pür dikkat kesiliyorsun. Madem geçmişine dokunamıyorsun sen de en azından geçmişin sırtına sapladığı hançerlerin ucundan damlayan kanları laboratuarda analiz ediyorsun. Analiz ettikçe onu kendine benzetiyorsun. Ego yüzünden mi? Bilmiyorum. Belki salakça bir korkaklıktır. Belki de kendini yanında yabancı hissetmemek için bir savunma mekanizması; cemaatçilik, onu da kendine benzetme hevesi, bir çeşit “Benim Kürt arkadaşlarım da varcılık”tır kim bilir? Geçmişten hoşlanmıyorum çünkü oraya gidemem, geri dönemem, bir arkadaşa bakıp da çıkamam. Şimdiyi ise hiç yakalayamıyorum, sanki görünmezlik pelerini giymiş pezevenk. Gelecek ise bilinmezliğiyle ve elimdeki potansiyelin ileriye dair noksanlığıyla beni korkudan öldürüyor. Yatağa yarın olmaması için girenlerdenim. Hani saat hiç ilerlemesin, hava böyle tam kıvamında ne soğuk ne sıcak olsun ama ben yatağın içinde döneyim, ayağımı yorganın dışına atıp sallayayım, düşüneyim, hayal kurayım falan filan. Keşke hep yatakta kalsamcılığı hepimiz oynamışızdır, pis bir gerçekliktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu aralar işyerinde bana “Posta Gazetesi” diye yeni bir lakap taktılar. Posta Gazetesi aşağı Posta Gazetesi yukarı, Bugün tirajların nasıl lan, Bulvar’ı geçebildin mi? falan filan. Neden böyle yaptıklarını bilmiyorum. Henüz “enseye şaplak” seviyesinde olmayıp “Sen tam bir manyaksın!” diyemediklerinden Posta Gazetesi diyorlar galiba. Gerçi günlerdir kafaya takmama rağmen, sanki umurumda değilmiş gibi “laf arasında” kendilerine de sordum: “Nedir abi bu Posta Gazetesi olayı ya?” diye. Olay şuymuş: işte sürekli farklı, birbirlerinden alakasız şeylerden bahsediyorum ya, güya Posta gazetesi de öyleymiş… Ben de elim mahkum en “zorunlu mütevazılıkla” gülümsüyorum, halbuki hiç diyemiyorum ki bu ilkokuldan kalma pis bir yalnız insan alışkanlığıdır diye. Sınıfın popüler bebelerinin arasında bana tesadüfen ayrılmış 30 saniyede en klas şeyi söylemenin nöronlarımı hortlatmasıdır diye. Zaten Cumartesi günleri lisedeyken boktan ve sıkıcıysa, 22 yaşında da öyle oluyor. İnanın bana 45 yaşında da öyle olacak. Liseden, Üniversiteden sonraki hayat aşağı yukarı bu hayatların kopyala-yapıştır versiyonlarıdır. Temelleri aynıdır. Ya, bakın lisede aşağı yukarı duygusal anlamda nasıl endişelere sahibizdir? Okulun reisinden dayak yiyip, üniversite sınavından az puan almak. Eh abi bu 22 yaşında da öyle be…Sadece özne değişiyor. İşten kovulmamak ve hayalindeki işte çalışamamak gibi. 45 yaşında da aynı. Günü gelmiş senedini ödeyebilmek ve Belediyenin ihalelerine girebilmek gibi. Geçmişte neysen, ileride de o’sun kanka. Üzülme. Alışırsın. Çoğunlukla sike sike. Lisede hiç sevgilim olmadı. Olmadı yani, sebeplerini çok bilmiyorum. Kimseyle yan yana gelemedim, belki ondandır. Hep uzaktaydım. Uzaktayken genelde piksel gibi görünüyorsun. Neyse, sonra 22 yaşına geldim. Sonuç ne? Ciddiye bile dönüşmemiş, ufak tefek şeyler dışında koca bir hiçlik. Başkalarının mutluluklarını kıskanıp, eski fotoğraflara eski şarkılara anlam yüklemeye kasmak. Ama hayallerime sorsam gelecek hedeflerimde Miranda Kerr, Kate Moss falan var. Halbuki kimse de bana söylemiyor sen lakabı Posta Gazetesi olan bir adamsın Kate Moss ne alaka diye? Keşke bunu demiş olsalardı zamanında. Belki kafama dank ederdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafaya dank etmek güzel şey, bazı şeyleri öyle anlarsın. Anlatmazlar çünkü, paylaşmazlar, kendilerine saklarlar. Elinden tutmazlar. Terlidir elleri ama tutmazlar. Eldiven taksalar olur muydu? Olmazdı. Eldivenle el tutulmaz. Seni sevmediler oğlum diyenlere inanma oğlum. Sana ihtiyacı olan seni sever. Hep haklı insanlar diye bir parti var. Bunlar doğal olarak hep haklı. Dünya üzerlerine yıkılmış gibi davranırlar. Halbuki en fazla inşaatın önünden geçerken “Baretsiz girilmez” yazısını okumuşlardır. Ama işte. Hayat bu, Ömer Üründül enteresanlığındaki moruk felsefe değil. Hayat bu, bir su markası. Kötü su bence. Erikli daha iyi. İçimi daha kolay. Olaya bak, içimi kolay diye övülen bir su markası. Chateau Muhtar Emmi Şarapları: Sarhoş Eder! Ferrari 550 Marnello: Hızlı Gider!. Aslında güzel reklam mantığıymış ya.  Mail beklemekten ömrün mü çürüyor? Endişelenme, herkesin çürüyor. Telefon beklerken çok mu küçük düştüğünü hissediyorsun? Çok hissetme, duyguların mal gibi zayıflar sonra. Herkes telefon bekliyor birilerinden. Sen onların dışarıda öyle göründüklerine bakma. Onların küçücük hayal güçlerinde sadece sabra senden daha çok yer ayrılmıştır. Bayan koltuğu onlarda senden fazladır yeğen, hepsi bu. 0403 ne güzel otobüstü be annem. Kaç kişiyi taşımıştır ki şu ana kadar? Düşünmek lazım böyle şeyleri, bir insan farkında olmadan kaç tane karınca ezer mesele hayatı boyunca ha? Ben mesela her gün işe giderken ve gelirken Mersedes’e biniyorum. Eski model otobüslerine ve beraberimde 400 kişiyle falan ama olsun. Biniyorum ya Mersedes’e. Bu şekilde baktın mı her şeyi atlatırsın koçum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boğazıma kadar battımcılar da ilginç insanlar. Boğazıma kadar boka battım, boğazıma kadar ödeve battım, boğazıma kadar işe battım, boğazıma kadar aşka battım falan. Ben hayatımda hiçbir şeye boğazıma kadar batmadım. Genelde omuz hizasında falan kaldı bilmiyorum hiç ölçmedim. Gözleri ne söylüyorsa doğruyu söyleyen insanlar var. Onlar çok güzel işte. Onlardan kaçmamak lazım, hep bakmak lazım, sana değer demek lazım. Demiyoruz, büyük laflar ettin mi falan sana gülerler. Şey var ya bir de, yer altı edebiyatındaki tiplerin meşhur özelliğidir bunlar hep ağızlarında bir şeyin tadıyla genellikle de bokun tadıyla kalkarlar. Ben 100 yıldır kalkıyorum, hiç ağzımda bok kokusuyla kalkmadım. Bana açıklasınlar yani. Hani yer altı edebiyatı yazarlığının sırrı sabah kalkarken ağızdaki kötü kokuysa; İşkembecide çalışan insanların ödül üstüne ödül alması lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen yıl bu vakitlerde, Ankara’da 19 Mayıs’ta düzenlenen özel eğitim alan gençler için düzenlenen pikniğe katılmıştım. Çünkü o kurs gibi yere daha önceden ben de gitmiştim. Şimdi gitmiyorum. Kötü bir imajı var. İnsanlar öyle yerleri hala elimdeki üçgen, kare ve yuvarlak figürleri ait oldukları deliğe yerleştirdiğimiz mekanlar sanıyor. Orası bambaşka bir dünya yani, orada geçirilen 1 saatten sonra dünyaya bakışınız değişir. Aileler ayrı, çocuklar ayrı dramdır. İşte o tür asperger sendromudur, otistiktir, hiperaktivitedir falan böyle 20 tane çocuğun katıldığı bir pikniğe katılmıştım.. Fevkaladenin fevkinde eğlenceli ama bir o kadar da yorucuydu.  Çocuklar için bir tür koşu yarışması düzenlenmişti. 12 kişi katılmıştı ama 8 tanesi zaten start verildiğinde yarıştan vazgeçip ya annesinin yanına ya da kola satılan yere koşmuştu. Geriye kalan 4 kişiden birinci olansa bağırarak önüne gelen herkese sarılmıştı. Dördüncü olansa o çocuğu kürsüden itip, kendisini birinci ilan etmişti. Hiç unutmam. Çevremizi saran kurallar bütünü bizi engellemese, biz tüm dördüncüler, o birinciyi ittirip kendimizi birinci ilan etmek isteriz.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-7773281394946361403?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/7773281394946361403/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=7773281394946361403&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/7773281394946361403'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/7773281394946361403'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/05/nazikce-utandm-horlaynca.html' title='Nazikçe Utandım Horlayınca'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-odaQbrVMoYI/Td-9BiXGsfI/AAAAAAAABDM/hB2qJ3OV4Ck/s72-c/blog.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-3687065215306650179</id><published>2011-05-18T00:23:00.003+03:00</published><updated>2011-05-25T14:10:39.905+03:00</updated><title type='text'>15.yüzyıldan kalma atalarım</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-wKFWs3qM6VA/TdLmzFm_TJI/AAAAAAAABDE/B4sVH9-lNVA/s1600/okcu+mirac.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://2.bp.blogspot.com/-wKFWs3qM6VA/TdLmzFm_TJI/AAAAAAAABDE/B4sVH9-lNVA/s320/okcu+mirac.jpg" width="300" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;İlüstrasyon: Evren İnce.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-3687065215306650179?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/3687065215306650179/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=3687065215306650179&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/3687065215306650179'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/3687065215306650179'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/05/15yuzyldan-kalma-atalarm.html' title='15.yüzyıldan kalma atalarım'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-wKFWs3qM6VA/TdLmzFm_TJI/AAAAAAAABDE/B4sVH9-lNVA/s72-c/okcu+mirac.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-7376984244794876927</id><published>2011-05-15T00:53:00.001+03:00</published><updated>2011-05-15T01:00:09.580+03:00</updated><title type='text'>Engelliler Haftası</title><content type='html'>&lt;div align="justify" class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-YbAwnFurgmc/Tc70ynqoB3I/AAAAAAAABC4/FslaDL5KrIs/s1600/engel.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://1.bp.blogspot.com/-YbAwnFurgmc/Tc70ynqoB3I/AAAAAAAABC4/FslaDL5KrIs/s320/engel.jpg" width="208" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Hanginiz bu haftanın engelliler haftası olduğunu biliyordunuz diye sormam çok abes zira tanıştırayım; burası yeni bin yılın kimlik bunalımının imbatının estiği Türkiye Cumhuriyeti. Hrant Dink’lerin, Gaffar Okan’ların, Ahmet Taner Kışlalı’ların “Sayı-Tarih-İlgi-Ek”li resmi belgelerinin toz birikmiş pembe renkli “DOSYA”ların içinde böceklendiği topraklar. Hiç görmediği insanların kıçlarında hissettikleri yabancı ellerin temasından hoşlandığını açıklayan danışmanların azotlandığı atmosfer. Tadını çok sevmesine rağmen “partide” görürler diye Atatürk Orman Çiftliği dondurması yiyemeyen zihniyetin parti başkanlığı yaptığı binalar diyarı. Bunca pisliğin içinde kim engelli vatandaşlarımızı harbiden hatırlıyor ki? Sen biliyor muydum ey okuyucu dostum 10-16 Mayıs tarihinin engellilerin hatırlanması için 365 günün altına koyulan bir nihale olduğunu? Ben bilmiyordum. Bugün otobüste yere düşmüş, kimsenin de kaldırmadığı cam ilanı sayesinde öğrendim. Kendimden utanmalıydım, utanmadım. Sen de utanmadın. Utanmak yerine yapabileceğimiz daha büyük işlerimiz falan var zaten değil mi? Püskevit üzerine hala yapılabilecek minimum 1400 espri mevcutken utanmaya “take a break”. Hem Eurovision’da Yunanistan’ın yarışmacısı taş gibi mübarek. Adonislerine şokella sürüp yalamak lazım. 2 yaşında geçirdiği çocuk felcinden sonra bir daha asla adonis kaslarını kullanmamış çocuk nasıl peki? Ona da nutella sürer misin? Yani…bence de.  Ama biz acımayı belirli yere kadar çok seviyoruz be Yorgo; gözlerimizi hafifçe nemlendiren pek çok boktan şey oluyor sokaklarda ve o şeylere çok acıyoruz. Kalbimizi sanki mengeneye sıkıştırmışlar da büküyorlarmış misali. Kurtulduğunda mutluluğa eriştiğin acı türlerinden. Bazı acılar öyledir. Sadece kurtulmak istersin, kurtulduğun zamansa hemen unutursun. İşyerinde ansızın kesilen Internet gibi. O çift mavi ışık yanmayınca muhteşem iğrençlikte kafayı yersin, oniki parmak bağırsağında huzursuzluk tenyaları gezer lakin “Arkadaşlar bağlantı gelmiş” cümlesi aktı mı örse; acı macı kalmaz, en Mesut Özil halde Twitter açılır. Bazı acılar vardır ben onları az çok bilirim; ne gelir-ne gider. Aradadır. 56kbps Internetle video yüklemektir. Yüklenir ama 2 numara küçük topuklu giymenin baş parmağın ucundaki sıkıntıyla. İşte engelliler haftasını bu yüzden hatırlamıyoruz zaten. Ama sorun değil. Engellilerin istediği de hatırlanmak değil ki; kendilerini hatırlatacakları yolların kapanmaması sadece.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatta herkesin hassas noktaları var. Kayıtsız kalamadığı, oraya yüklenildiğinde tüm nirengilerini tersyüz edip bambaşka davrandıran durumlar mevcut. Bende de bunlardan var: kendim yapmadığım seçimler yüzünden aşağılanmak, hor görülmek, yargılanmak veya tercih edilmemek. Böyle şeyler gördüm mü deliriyorum, şiddet bağımlısına dönüşüyorum. Sevgilisinin kendisine olan sevgisine güvenip sırf egosunu şişirecek diye kızın parmaklarını büken Hilmi’nin omuriliğine uçan diz atıyorum. Genetik açıdan bacakları kısa kadınla dans etmeyen artist zibidiye günde 100 tane küfürlü mail atıyorum. Yerlilere sırf yerli olduklarından TL, yabancılara da sırf yabancı olduklarından Avro bazında maaş verildiğini öğrenince; müdür odasını basıp 55 yaşındaki 40 yıllık avukat babamdan daha çok para kazandığım işimden kovuluyorum. Hiç pişman değilim. 100 kere olsa 101 kere 1000 kere olsa 1001 kere yaparım. Zaten bu yüzden kumralları sevmiyorum, sırf saçları Blendax reklamına benziyor diye hoşlandığım kızlara eziyet etme hakkını kendilerinde görüp bir de hoşlandığım kızları ellerimden aldıkları için değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer engelliyseniz az çok bilirsiniz; bizim camiada “rağmenli” sevilmek diye bir şey var. Çok iğrenç. Beyzadeler paso “Seni her şeye rağmen seviyorum” diyip dururlar. Biz de hiçbir zaman “Bana bir açıklasana ya bu rağmen nedir abi?” diye soramayız. Merhaba sus ve yalamaya devam et psikolojisi. Onlar sana sevgilerini “bahşediyor” gibi davranmakta sınırsız özgürlerdir, sen de başını yere; kaldırım taşlar arasında sıkışmış otobüs biletlerine dikmeye mahkumsundur. If Şatosuna hoş geldin Edmond Dantes. "Seni ne her şeye rağmen seviyorum" nedir biliyor musunuz? Çok basit. Eğer o “rağmenin” olmasaydı seni daha fazla sevecektim kanka. Sen benim “fazla” sevgimi hak etmiyorsun. Ben onu kumrallara vereceğim. Sana da bunu veriyorum. Çünkü daha fazlası senin kapasiteni aşar. Hüzünlü. Engelliler için sanki hususisi yetmiyormuş gibi yaşamlarında karşılaştıkları ruhsaliyet içeren bir engel daha. Bart Simpson: “Babamın kıçının bir kere toksik gaz çıkışına engel olması bence ironik”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5-6 yıl önce dünyada sadece ben ve annem vardı. Şayet eve ben yatmadan gelebilirse de azcık babam. Hiç arkadaşım yoktu. Hiç düşmanım yoktu. Hiç tanıdığım yoktu. Hiç sevgilim yoktu. İsmim uzun süre Meriç olarak bilindi. Konuşmaya çalışırken gittiğim özel eğitim derneklerinde, psikologlarda ve psikiyatristlerde neler çektiğimi bir ben, bir Allah bir de annem bilir. O günleri unutabilmek için ömrümün tamamından vazgeçmeye hazırım. Ancak unutamıyorum. Gitmiyor. Kafada sıkışmış kalmış. Her gün onlarla yaşamak zorundayım. Her saat benimle büyüyen bir sorunla kırmızı pelerinimi dikmeliyim boğaların önüne. Bu yüzden engellilerin sorunları eğer bir “meseleyse” hayatta, inanılmaz önemsiyorum, çünkü başardıklarının hiç de azımsanmayacak küçük çaplı mucizeler olduğunu kendimden iyi biliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Velhasıl kelam; engellilere ne acıyın, ne onları görmezden gelin. Onlara dayına, sevgiline, annene ya da karşıdaki bakkala nasıl davranıyorsanız öyle davranın: insan gibi. Çok zor ama imkansız değil.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-7376984244794876927?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/7376984244794876927/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=7376984244794876927&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/7376984244794876927'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/7376984244794876927'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/05/engelliler-haftas.html' title='Engelliler Haftası'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-YbAwnFurgmc/Tc70ynqoB3I/AAAAAAAABC4/FslaDL5KrIs/s72-c/engel.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-8494994967208821830</id><published>2011-05-10T00:10:00.001+03:00</published><updated>2011-05-10T00:11:32.641+03:00</updated><title type='text'>Amaz Bitez Yalısı (+18)</title><content type='html'>&lt;div align="justify" class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-CMg2lPOBGvI/TchXO1ITyPI/AAAAAAAABC0/9agFP7QE9pw/s1600/CarminaKlozet%252BRez..jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://3.bp.blogspot.com/-CMg2lPOBGvI/TchXO1ITyPI/AAAAAAAABC0/9agFP7QE9pw/s320/CarminaKlozet%252BRez..jpg" width="274" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Sırlarımızı kendimize saklamaya gerek yok; kaka yaparken dışkı bazen kıç kaslarımızın arasından tam bir bütünlük halinde çıkamaz. Onun yerine kıç deliğimizin en ucunda saçmasapan bir nedenle ikiye bölünerek bir parçası klozete düşer, diğer katı parçası da kıçımızın arasında kalır. İğrenç bir histir. Anüs deliğinde kalan kısım hem tuvalet kağıdıyla silinmeyecek kadar katı ve çoktur, hem de zaten tuvalet kağıdıyla temizlenmeye girişildiğinde elinize bok bulaşıyordur. Bunu yaptıktan  sonra isterseniz sabun ve suyla grup seks yapın fark etmez; parmaklarınızın ucundaki kesif kokusu asırlarca baki kalır. Bu “arafta kalmış” bok parçasını temizlemek için iki yol vardır. Bir tanesi eğer aceleniz varsa; taharet musluğunun nimetleriyle malum bölgeyi nemlendirip, Arap sabunuyla halı silermiş gibi dışkıyı bölgeden çıkartma operasyonu yapmak. Hani kendi adıma (neden böyle bir çabaya girdiysem?) bunu tavsiye edemem zira taharet musluğu fikrinden baya iğreniyorum. Çünkü Taharet musluğundan ıslandıktan sonra kıçını kurutsan da nafile, artık çoktan kirlenmişsindir ve hiçbir H2O bunun tersini ispatlayamıyordur. Eğer götünüzde orada olmaması gereken bok kaldıysa tek çareniz buharın aynayı tamamen örteceği kadar haşlama bir suyla banyo yapıp, vücudunuzda kalan parçayı santim santim en temiz şekilde dışarı atıp; hayatınıza devam etmektir. Öteki türlüsü hep kahır…hep kahır.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Çünkü atmadın mı “ulan o orada kalsın benim ona onun bana  bir zararı yok” dedin mi; iğrenç bir sürecin içine giriyorsun. Hayat ilginçtir; kakayı tutmak başlarda işkenceyken, bir süre sonra Stockholm Sendromu misali; büyük bir zevke dönüşür. Sıkışmışken mesela sert zeminli sandalyelere oturup kalkmak zevklidir, böyle sanki bağırsaklarında top güllesi taşıyormuşsun gibidir de birisi top patlamasın diye baskı yapıyordur. Hayattaki en gerçek çaba Kızılay’da süper sıkışmış halde gezerken, seyyar tuvalet arama çabadır. Hayattaki en büyük zevk ne bileyim Chateau Lafite şarabıyla Püle Peyniri (Eşek sütünden yapılıyor) yemek değil, az pişmiş pirzola, patates püresi ve pilav yedikten sonra tertemiz bir tuvalete bağırsaklarını boşaltırken gözünden gelen yaştır. Geri kalan şeyler kapitalizmin tezahürleridir (sırf tezahürü kullanmak için kastım)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse. Hadi boku geçelim. Kızlarda nasıldır bilemem ama erkeklerde mesela çiş de önemli bir sorundur. En büyük mesele galiba, “Damlaya damlaya göl olur”dan sonraki en büyük gerçeklik “Ne kadar sallarsan salla dona düşer son damla” realitesidir. Acının en saf hali, sabahın köründe kalkıp çiş siftahını yaparken hedefi tutturamamaktır. Hedefi tutturamayıp sidiğin klozetin kenarını ıslatınca; orayı silmek için yana yakıla kağıt havlu aramandır. Havluyu bulamayınca tuvalet kağıdına sarmandır. Tuvalet kağıdı ailen tarafından “ekonomik olsun yeaah” mantığıyla alındığından anında eriyip, çişin eline bulaşmasıdır. Sonra da sosyal hayatta o ellerle yüz bin kişiyle tokalaşman, sevdiğin kıza dokunmandır. Sinemaların, kafelerin tuvaletinde nasıl beceriyorlarsa her daim kokan pisuarlardır. Dünya yozlaşmıştır, kirlidir, Chuck Palahniuk, Irvine Welsh bana ver dese veririmi falan sallayın. En başta biz yozlaşıyoruz be. Bu dünyanın kirliliği hakkında hep düşünüyorum ve hep de aslında en kirli sınıfın, içine girdiği pislikler görünmeyince; kendisini temiz sananlar olduğunu düşünüyorum. Bu politikada da böyle, futbol da böyle, kedimizin bizimle olan ilişkisinde bile böyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Galiba hayat nanesinin gırtlaktaki acılığı da biraz bu yüzden. Biz kendimizi ipek kozasından çıkma prenses soylu kelebekler sanıyoruz ama hepimiz birilerinin hayatlarında o araya sıkışıp çıkamayan bokuz. İsteyerek ya da istemeyerek. Bilerek ya da bilmeyerek. Öyleyiz nihayetinde. Sen de öylesin, ben de öyleyim, saygıda kusur etmediğimiz lütufkar ailelerimiz de öyle. Barack Obama’dan, Büyük İskender’e kadar herkes öyle. Bizler insanları mutsuz etmeye kendisini programlamış bilgisayar virüsleriyiz. Bilgisayar virüsleri, “bulaşabilen” program türleri değildir. Bulaşanlar trojandır, malware’dır, başka bir şeydir. Virüs, dolandırıcılık gibidir. Virüs’ü sen yüklersin, virüs insanları da sen alırsın hayatına. İşte birileri de bizi hayatlarına kabul ediyor ama sonra biz ne yapıyoruz? Onların hayatlarında birinci paragrafta anlattığım makatın içinde sıkışmış boklar haline geliyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan hissetmeyince bazı şeyleri daha iyi düşünmeye başlıyor. Dövüş Kulübünü ilk izlediğimde mutlaka Brad Pitt gibi bir vücuda sahip olmalıyım lan gerçeğinden başka hiçbir şey anlamamıştım. Halbuki adamlar haklıymış yani, umudunu tamamen yitirmeden, asla özgürleşemiyorsun. Al yollarını başına çal, ben kenardan da yürürüm demek zorunda kalmadan anlaşılamıyor bazı şeyler. Bazen gitmek istiyorum. Pratikte imkansız gibi görünse de aileme çok yalvarsam, intiharla tehdit etsem; hemen elleri telefonlara gidip Londra’daki akrabamız Süreyya Teyze aranabilir mesela. Çünkü burada kalıp akıntıya kürek çekmekten bıktım usandım. Ama mesele yaşadığın yerle ilgili değil, kendinle ilgili. Huzura ulaşabileceğin bir Elf Diyarı falan yok. Zaten hiçbir toprak parçası yüreğimizden daha büyük değil ki. Hiçbir şehir, hiçbir dağ, hiçbir orman hayallerimizde yayılmış yeşil ülkelerin yerlerini tutmuyor ki. Hiçbir gerçek “başarı”; kendi zihnimizdeki maceraların karşılığı olamıyor ki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü başka kalplerin nehirlerinde küreklere asılmanın manasız oluşu bizi esir eden aslında. Kavganın sonucunu değil, kendisine tutkunuz biz. Çok yaralıyız. Öylesine yaralıyız ve bunu öylesine inkar ediyoruz ki yol kaybolsa da yürümeye devam ediyoruz.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-8494994967208821830?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/8494994967208821830/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=8494994967208821830&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/8494994967208821830'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/8494994967208821830'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/05/amaz-bitez-yals-18.html' title='Amaz Bitez Yalısı (+18)'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-CMg2lPOBGvI/TchXO1ITyPI/AAAAAAAABC0/9agFP7QE9pw/s72-c/CarminaKlozet%252BRez..jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-2661026137195018092</id><published>2011-05-06T00:27:00.002+03:00</published><updated>2011-05-06T00:39:13.480+03:00</updated><title type='text'>Ruhsal Temizliğe Ulaşmak İçin Kendimce Denemeler.</title><content type='html'>&lt;div align="justify" class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-aZhOafUspeM/TcMS6P7dqPI/AAAAAAAABCo/VgAwnitK_98/s1600/13782358.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://2.bp.blogspot.com/-aZhOafUspeM/TcMS6P7dqPI/AAAAAAAABCo/VgAwnitK_98/s320/13782358.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Sarısını yırtık kumaştan uzatmış sünger kanepe, gırtlak kanseri edecek kadar tozun toplandığı masa ve üflenen sigara dumanlarını “görünür” eden pencereden sızan güneşin yüzümdeki parıltısı. Hani şu ofis değil de “yazıhane” meselesi. Alfabenin tüm harfleriyle raks edilmiş kaşenin mürekkebinin masaya aktığı, sağ köşedeki bilgisayarın Facebook’unda Ferhat Göçer videosunun paylaşıldığı, Mynet Oyun’daki Okey’in chat penceresinde yazılmış “ŞİMDİ GELİYOM” cümlesinin gözü rahatsız ettiği ve sürekli yeşil ışıktaki Msn’in de titreşim sesiyle kulak siktiği bir ortam. İç Anadolu yorgunu, kemerinin son deliğini 12 yaşından beridir görmemiş, kirli sakallı, kır saçlı bir adam. “Gel diyor, gel şöyle otur kardeş”. Kıçımı orijinal deriliği hak getire koltuğun en ucuna koyuyorum. Allah’ım nasıl da iğretiyim… Elimdeki dosyayı istiyor. Elimdeki dosyayı veriyorum. Duty Free kaçkını yabancı sigarasının karbondioksitini havaya üflüyor. Dosyanın kapağını açıp, dosya gömleğinden bir kağıt çıkartıyor. “Zahmete girmeseydin keşke böyle, bak bir de dosyaya koymuşsun ”. “Ciddi görünür dedi babam, bi de yağmur yağıyor falan ya…o yüzden” Sayfaya üstün körü göz atıyor, “Baban söyledi Telekom’u istemiyormuşsun?”. Bir dakikadır patlamasın diye pimini elimde tuttuğum utangaçlığımı üzerine fırlatıyorum “Ya…evet. İstemiyorum. O ortamlara bir daha giremem abi”. Kül tablasında fosilleşen sigaradan derin bir nefes daha çekiyor. Dudaklarının üstündeki sigara vakumlama çizgilerini görüyorum. Acaba kadınlar bu çizgileri seviyor mu? Acaba maket bıçağıyla dudağım üstünü kessem öyle çizgiler oluşur mu? “ Telekom olmayacaksa ne yapacağız oğlum sana? Yazıyor çiziyormuşsun acayip acayip şeyler. Öyle bir şey mi lazım sana?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte o anda akıldakilerin direkt söylenebildiği özgür bir dünya istediğimin farkına varıyorum. “Ne çizmesi lan dangalak?, ressam çizer” dedikten sonra masanın üstündeki kaşeyi iadeli taahhütlü kırmak istiyorum kafasında. Ama olmaz. Şiddeti neden en çok biz korkaklar seviyoruz ki? Asla yapamayacağımız için mi? Lisedeki sana bakmayacak en popüler kıza aşık olmak tadını alıyorum bu psikolojiden. İmkansızlığını bildiğin için seviyorsun be işte. Bu adama haddini bildirmeyi istiyorum çünkü bunu yapacak yürek ben de namevcut. “One Minute” yalakalığı gibi. Bize artistik yapan hocalarımıza sadece içinden küfür eden, yapabildiği maksimum tepki kapıyı sertçe kapatmak olan bir milletin psikolojik ezikliğidir One Minute. Ben bu adamın kafasına bir şey fırlatamam. Kaybedecek şeylerim var. Onlar beni durdurur. Bugünün dününden gelen kementler zaten hep omzumda benim anne. “Bir şeyler karalıyorum abi işte, çok şükür kurtarıyoruz”. Ah bu bizli konuşmanın içindeki sahte ego, senin ağzını burnunu kırayım. Sigarasını kül tablasında söndürüyor. Yanan sigaradan daha boktan kokan bir şey varsa o da söndürülmüş sigaradır. Babaannemin odunluğu gibi eski değil eskimiş kokuyor. “Tamam. Hadi git şimdi. Ben halledebilirsem babanı ararım”. Neden beni aramıyorsun? Ben telefonda efendim bile diyemiyorum diye mi? Hayır, bir kişilik olmadığım için. Yeşil yağmurluğumu giyip kendimi apartmandan dışarı atıyorum. Yağmurun artık yağmadığını fark ediyorum. Gökyüzü maviye çalmış. Yürümek için süper bir ortam. Otobüse biniyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki durak sonra Kızılay’da iniyorum. Canım sıkılıyor, böyle ruhsal bir aydınlanma arıyorum. Hatta çok ruhsal olmasına da gerek yok, yeni bir tişörte bile razıyım. İlkokuldayken; hoca bize ileride ne olmak istiyorsunuz diye sormuştu. Sınıftaki herkes bilgisayar mühendisi demiş, ben ise Formula-1 pilotu demiştim. Şimdi ehliyetim bile yok. Çeşme’de bir tatil köyüne gitmiştik ailece, oradaki bir İngiliz çiftin büyük kızına aşık olmuştum. O kadar beyazdı ki insandan daha çok bir çuval pamuğa benziyordu. Göğüsleri yaşına göre hızlı geliştiğinden havuza girmekten çekiniyor, üstünde sürekli siyah bir tişörtle geziyordu. O pamuk kızla hiçbir zaman konuşamadım. Utandım. Halbuki ne kadar “Sen bir de babaanneminkileri gör” ya da “İleride çok faydasını göreceksin bunun hehehe” demeyi istemiştim. Beraber karşıdan karşıya tek nefeste suyun altından gitmek istediğim yegane insandı. Ceyda ile aramızdaki ilk ve tek “sevgili olma” muhabbetini yapıyorduk, kutsal bir andı, her zamanki gibi dobraydı, bana demişti ki “Kimsenin sana meydan okuyamadığı küçük bir dünyada yaşıyorsun. Sevgine karşılık veremeyeceğimden korkuyorsun. Halbuki, denemiyorsun ki bile geri zekalı” Sonra da yanıma oturmuştu: “Ben de korkuyorum Miraç. Ama en azından dürüst davranıyorum sana. Sen kendine dürüst olana kadar ne benle ne Yaprak’la olacak. Anla artık bunu”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konur’a inip; kuşlara atmak için yem alıyorum. Yemleri saçtıkça belki bir aydınlanma yaşarım diye. Aydınlanmıyorum. Ama pek çok anne, yeni doğan çocukları için kursaklarını dolduruyor. Dost Kitapevine giriyorum. Boktan bir kalabalık var. Zevk olsun diye zaten yerlerini bildiğim bir kitabı danışmaya soruyorum. Adam kitabı bulup bana veriyor. Jack Kerouac’tan “Yolda”. Yıllardır aynı kitabı istiyorum, yıllardır da aynı adamlar var, bir kere bile “Gene mi sen?” demiyor. Ama beni tanıyorlar. Ben de onları tanıyorum. Aramızdaki bağı seviyorum. Ankara ile İstanbul’un farkıdır işte bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evde 2 tane olmasına rağmen “Yolda” kitabını satın alıyorum. Sonra ilk gördüğüm üniversite tipli çocuğa veriyorum. Önce anlamıyor, yüzüme bakıyor. Tekrar ediyorum; “Abi bu kitabı size veriyorum, ben de var zaten” diyorum, kitabı alıp teşekkür ediyor. Bunu daha önce 5-6 kere daha yapmıştım. Belki bir gün size de rast gelir, size de yaparım. Yine de ruhsal huzura erişemiyorum. Bu her zaman işe yarardı halbuki. Karanfilden metroya iniyorum. Cebimdeki iki tane onluk karttan birisini, gişenin üzerine bırakıyorum. Birisi fark edip alsın diye. Liseli bir kız fark ediyor. Önce inanmıyor, bir anlık güvenliğe söylemek istiyor ama sonra vazgeçiyor. Kartı basıyor ama kart hata veriyor. O kart bozuk be liselim. Seni denemek istemiştim. Eğer güvenliğe götürseydin, sana çalışan tam kartı verecektim. Kız pes edip kartı gişenin üstüne bırakıyor. Arkasından çok genç, muhtemelen işsiz, serseri kılıklı bir çocuk geliyor. Kartı görüyor. Elinde kart güvenliğe doğru giderken önünü kesiyorum. Elindeki bozuk kartı alıp sağlamını veriyorum. Çok şaşırıyor “Vallaha mı la? Vallaha mı la?” diyip duruyor. Almamak için çok direniyor ama ısrar ediyorum. Ancak ne yazık ki bu da yetmiyor bana. İçimde hala melun bir sıkıntı. Başımdan geçenleri düşünüyorum. Dürüst olamadığım insanları düşünüyorum. Dürüst olamadığım kendimi düşünüyorum. Bir nokta var. Orada bir köy var uzakta cinsinden. Biliyorum orada ama gidemiyorum. Yolum hep yarı yolda kesiliyor. Kim kesiyor, bilinmez. “Bir yer var, biliyorum; Her şeyi söylemek mümkün; Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum; Anlatamıyorum” Orhan Veli cinsinden aslında ne olduğunu anlatamıyorum bile. Bana anlattırmayan nedir, o da bilinmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Metrodan çıkıyorum. Eve gidiyorum. Kapıyı anahtarla açıyorum. Evin duygusallığı her zamanki gibi; gergin ama kimse farkında değil. Günlerle oyalanan bir aileyiz biz. Günler bizim için oyuncak. Zaman bizim için bebek maması. Odama gidiyorum. Sonra telefona şu mesajı yazıyorum: “Seni seviyorum”. Ve göndermiyorum. Taslaklara kaydediyorum. 80. kez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-2661026137195018092?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/2661026137195018092/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=2661026137195018092&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/2661026137195018092'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/2661026137195018092'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/05/ruhsal-temizlige-ulasmak-icin-kendimce.html' title='Ruhsal Temizliğe Ulaşmak İçin Kendimce Denemeler.'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-aZhOafUspeM/TcMS6P7dqPI/AAAAAAAABCo/VgAwnitK_98/s72-c/13782358.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-5944374317091439362</id><published>2011-05-03T12:12:00.003+03:00</published><updated>2011-05-03T13:00:35.079+03:00</updated><title type='text'>2011 Yaz Ayı İçin 2 Parfüm Önerisi</title><content type='html'>&lt;div align="justify" class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-O7r7jtqIwvY/Tb_EMU2zi6I/AAAAAAAABCg/N7v_lylJDHk/s1600/Nina+Ricci.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/-O7r7jtqIwvY/Tb_EMU2zi6I/AAAAAAAABCg/N7v_lylJDHk/s1600/Nina+Ricci.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-d1oSvpQI1mI/Tb_EPg135kI/AAAAAAAABCk/YYijym2M6GY/s1600/prada+pour+homme.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://1.bp.blogspot.com/-d1oSvpQI1mI/Tb_EPg135kI/AAAAAAAABCk/YYijym2M6GY/s320/prada+pour+homme.jpg" width="291" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Nina/Nina Ricci.&lt;/b&gt; Dünyada “burun” denilen parfüm yaratıcılarından konu açıldı mı saygı duyup önünde yerlere kadar eğildiğim üç isim vardır. O isimler neler mi? 1) Alberto Morillas. 2) Olivier Cresp 3) Jacques Cavallier. Peki, Nina’nın yaratıcıları kimler? 1) Alberto Morillas. 2) Olivier Cresp 3) Jacques Cavallier. Bu üç adam, bu üç büyük tecrübe, bu üç efsane isim; bizdeki Orhan Veli-Melih Cevdet Anday-Oktay Rıfat veya Emrah Serbes-Alper Canigüz-Murat Menteş misali; hem üç çok iyi arkadaş, hem de çok iyi üç sanatçıdır. Sırf bu sebepten bile, bence 20-30 yaş arasındaki her hanımefendinin dolabında olmayı hak eden “yapıtaşı” parfümlerden birisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nina’nın çıkış tarihi 2006. Bu da demektir ki üretim aşaması aşağı yukarı 2004’ün sonlarında falan başlamış. Eh kolay değil, dünya üzerinde burnumuzun algılayamadığı milyarlarca, algılayabildiğimiz binlerce koku molekülü var. İyi bir parfüm de içindeki kimyasal sabitleyicileri çıkartırsak kafadan 10-15 nota içeriyor. Bunların birbirleriyle uyumu var, kullanım miktarları var, sırası var, pek tabii notaların ısı değerleri var, birleşim aşaması var, var oğlu var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nina’yı eğer illaki bir yerde konumlandırırsak çiçekli-meyveli-şekerli sınıfına koyabiliriz. Yani ne tam çiçek bahçesi gibi ne de tam böyle meyve bahçesi gibi. İkisinin arasında gayet sağlam bir yerde duruyor. Yumuşak çiçeğin ve ekşi meyvenin üstüne; karamel ve çikolata eklemişler. Çok enteresan; yabancıların “tam kız işi” dedikleri bir parfüm olmuş. Nina, ıslak sarı limon ve ekşi yeşil limonla açılıveriyor. Böyle rendelenmiş limon kabuğunun zarafeti hemen burnunuza doluyor. Ardından vakit ilerleyince -Alberto Morillas etkisiyle- koku renk değiştirip tatlılaşmaya ve meyveleşmeye başlıyor. Baştaki belli belirsiz zarafet sizi kendini belli ettiren bir tatlılığa; karamelli elmanın “enteresanlığına” atıyor. Karamelli ya da aslında bu soslu meyve notaları tehlikeli notalardır. Çünkü mesela karamelli elma kokusuna diğer bir açıdan bakan birisi rahatlıkla “Sigara paketine sarılmış şekerli sakız” kokusu diyebilir. Hak veririm, burundan buruna değişir. Ama bence kesinlikle çok hardcore tatlı kokulardan bir tanesi ve ben kadında tatlı kokuları çok seviyorum. Bana hep eski sevgililerimi falan hatırlatıyor. Hatta şimdi aklıma geldi hani ben eğer 500 days of Summer’ın koku stilisti (evet böyle bir şey var) olsam, Summer karakterine Nina’yı kullandırırdım. Neyse, orta notalardaki sarıp sarmalayan sert ve seksi tatlı nota; alt notalarda vanilya, elma ağacı, yasemin gibi yumuşak kokulara geçiş yaparak resmen huzura erip sakinleşiyor. Nina, 2-3 saatin ardından öyle karizmatik bir koku haline dönüşüyor ki insanı resmen kendisine hayran bırakıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetle eğer yaşınız gençse, “kız işi” denilen parfümlerden ve iddialı kokmaktan çekinmiyorsanız, teninizde uzun süre duracak bir koku arıyorsanız ve yaz ayında çekici olmaktan korkmuyorsanız Nina Ricci’den Nina’yı gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Puan: 9/10&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Amber Pour Homme/Prada.&lt;/b&gt; Çok çok çok özel günlerde kullandığım parfümlerden birisi. Şöyle başlayalım. Dünyadaki çok bilinen parfüm markalarının her birinin şehir efsanesi haline gelmiş doğru ya da yanlış bazı imajları vardır. Mesela CK, fırlama parfümüdür. Mesela Dolce ve Gabanna kadında da erkekte de sakil bir cinsiyetçiliktir. Hani erkekseniz; siz olmayan aşırı bir erkekleşmenin, kadınsanız aslında siz olmayan aşırı bir kadınsılaşmanın parfümüdür. Ama o yüzdendir ki D&amp;amp;G’yi özellikle yeni bir ilişkiye başlayan arkadaşlarıma hep tavsiye ederim. Çünkü garip şekilde ilk başlarda karşı cinsin çok hoşuna gidiyor. İşte bu düzlemde Prada, tüm evrende yalnızların parfümü olarak bilinir. Zaten bu sebeple muazzam başarılıdır, çünkü sadece yalnız insanlar, başkasıyla karışmadığından dolayı kendi kokusunu tam olarak bilebilirler. Bir ilişkiniz varsa Prada’yı çöpe atın gitsin. Zaten muhtemelen de atacaksınızdır. Çünkü Prada’nızı başka bir kokuyla birleştirmeye, sevgiliniz Angelina Jolie olsa dahi kıyamayacaksınız. Prada’nın yalnızlığıyla ve Amber Pour Homme’un niteliğiyle ilgili şöyle bir anekdot vereyim: rahmetli Heath Ledger evinde ölü bulunduğunda; üstünde bu parfüm varmış. Daha başka bir şey söylemeye gerek var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amber Pour Homme’un bir başka özelliği de Prada’nın sahibesi Miuccia Prada’nın bu parfümün yaratılmasında bizzat bulunmasıdır. Bayan Prada’nın dünyaca ünlü bir stilist olduğunu ve Miu Miu’nun baş tasarımcılığını yürüttüğünü eklersek meselenin güzelliği daha iyi anlaşılır. Amber Pour Homme’un yaratıcısı Daniela Andrier ismindeki bir hanımefendi. Kendisi Sorbonne mezunu bir felsefecidir ve inanılmaz zeki bir kadındır. İyi dost olan Daniela Andrier ve Miuccia Prada’nın beraber çalıştığı ve bence “şaheser” ürettikleri bir de kadın parfümleri var: Infusion d'Iris. Ki zaten kendileri açıkladılar Amber Pour Homme’u, Infusion D’Iris’in “zıttı” ve bir bütünün ying-yang hesabı iki parçası olarak yaratmışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prada Amber Pour Homme kullanmak şu ana kadar hiç yaşamadığınız bir deneyim. Hani yok Calvin Klein yok Armani yok Ralph Lauren falan bunları unutun. Amber Pour Homme, size yepyeni şeyler sunacak. Parfüm inanılmaz soğuk buz gibi bir ıslaklıkla başlayıp, adım adım, santim santim, milim milim ısınarak sizi adeta yakıyor. Portakal Çiçeği Özünün nevalesiyle başlayan koku, vakit geçince Bey Armudu’nun “tropikliğine” geçiyor. Bu tropiklik bir süre örneğini Kenzo’larda görebildiğim “tanrısal” bir baharat hissine Kakule’ye vardırıyor. Kendinizi sımsıcak, boğaz yakan bir psikolojiye alıştırıyor. Sonra siz buna alışıp “İyidir ya bu iyidir” derken; üstünüzdeki baskıyı abartıp Mür’ü kafanıza dikiyor. Kakule-Mür farkını şöyle açıklayalım. Kakule, yatmak istediğiniz kızı öpüp, dokunmak onu da kendinize ısındırmaktır. Mür ise belinden tutup yatağa fırlatıp, kadına söz hakkı sunmamaktır. Psikopatlıktır işte. Manyaklık budur. Mür’ün etkisinden sonra artık vücut rahatlamak isteyince zarifçe Sardunya’ya yatıyor. Bunu hiç açıkladım mı bilmiyorum ama benim favori çiçeğim Sardunya’dır. Hani dalından kopartıp kızlara çiçek vermeye karşıyım ama bir sevgilim olsa ona Sardunya armağan etmek isterdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sardunya’dan sonra parfüm “karizma” denilen kısmına girip çiçekleşiyor. Kaya Çiçeği ve Safran’ın enteresanlığıyla kapanan parfüm. Sürdüğünüz her anda size bambaşka şeyler sunarak, beklentilerinizi karşılıyor. Birkaç notasının geçmişine bakalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Portakal Çiçeği Özü: &lt;/b&gt;Sadece gün ağrırken toplanması gereken Fas’tan dünyaya ithal edildiğinden şu anda altın değerinde falan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Bey Armudu:&lt;/b&gt; Batı Hindistan ormanlarından gelen, Budist inancına göre kutsal sayılan meyvelerden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Kakule:&lt;/b&gt; Yine dünyaya Hindistan’dan miras bir baharat. Tarçın’ın zıtlaşıcısı. Yani bir tatlı çok tarçınlıysa içine Kakule atılıp normalleştiriyor. Mesela Infusion D’Iris’teki Tarçın’a burada Kakule ile cevap verilmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Mür:&lt;/b&gt; Bakın işte bu çok değişik bir nota. Efendim Mür, Mısır’dan kalma ve firavunların mumyalanırken kullandığı bir çeşit reçine. An itibariyle dünyadaki en pahalı sabitleyicidir. Düşünün insan bedenini yıllarca sabitlemeyi başarmış. Kokuyu mu sabitleyemeyecek? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Sardunya: &lt;/b&gt;Milliyetçilik yapalım. Bu parfümün yaratıcısı Daniela Andrier, Sardunya’larını bizzat Bodrum ve Milas’taki çiçekçi köylülerden aldırmış. Çünkü Türk Sardunyası gibisi Dünya’da yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Kaya Çiçeği: &lt;/b&gt;Bu sefer rotamız Batı Akdeniz’e İspanya’ya kadar varıyor. Pirene’nin sarp dağları arasında çıkan mor renkli Kaya Çiçeğinin erkeksiliği; Amber Pour Homme’a resmen boyut atlatmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;İşlenmiş Deri:&lt;/b&gt; Erkek Tibet Sığırları, çiftleşmek istediklerinde amiyane tabiriyle “kızıştıklarında” derilerinin üstünde feromon salgılayan ikinci bir tabaka daha oluştururlar. İşte Amber Pour Homme’daki işlenmiş deri, bize Tibet Sığırlarının kızışmasından miras.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Safran:&lt;/b&gt; Aha. Yine milliyetçilik zamanı. Sorbonne’da felsefe okurken sıkça Türkiye’yi ziyaret eden Daniela Andrier, parfümündeki Safranını da doğal olarak Safranbolu’dan seçmiş. Kadın işini çok iyi biliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetle; Üzerine çok düşünülmüş, size kesinlikle boyut atlatacak, psikopat derecesinde maskülen, aykırı, kavrayıcı ve seksi bir yaz kokusu arıyorsanız, bu yazıyı okuduktan sonra Amber Pour Homme’un siparişini veriyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;Puan: 9,5/10&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu ne zamandır yapmadığımı fark ettim: Esen Kalın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-5944374317091439362?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/5944374317091439362/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=5944374317091439362&amp;isPopup=true' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/5944374317091439362'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/5944374317091439362'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/05/ninanina-ricci.html' title='2011 Yaz Ayı İçin 2 Parfüm Önerisi'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-O7r7jtqIwvY/Tb_EMU2zi6I/AAAAAAAABCg/N7v_lylJDHk/s72-c/Nina+Ricci.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-5540032431920560331</id><published>2011-04-28T01:27:00.003+03:00</published><updated>2011-04-28T13:51:21.407+03:00</updated><title type='text'>Mütevazı Proje</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-jKDyBM7OtjY/TbiTOxjp54I/AAAAAAAABCc/XtFHh7EUTp0/s1600/cilgin-proje-ingiliz-basininda.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="183px" src="http://4.bp.blogspot.com/-jKDyBM7OtjY/TbiTOxjp54I/AAAAAAAABCc/XtFHh7EUTp0/s320/cilgin-proje-ingiliz-basininda.jpg" width="320px" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bugünkü hayatında yaşamak adı altında ne saçmalıyorsan aslında geçmişindeki travmalarının tezahürüyle yapıyorsun bunu. 2 yaşındayken annenle baban anlamsız iktidar savaşlarına girmişse evde, 23 yaşındayken sen de bilet sırasında insanların hakkını ihlal ediyorsun. Dayın, 4 yaşındayken seni ağlaya ağlaya denize attıysa, tuzlu suyun burnundan dalıp boğazından çıkmasının acılığını tattıysan; 23 yaşında sen de sevgilini aldatıyorsun. Bedenin anı yaşıyor; retinan sadece 24 saat içindeki gündüzle geceyi ayırıyor ancak ruh işte çok acayip bir şey; asitle dolu büyük bir olimpik yüzme havuzunun hallicesi. Hem nedense çok da hain; oradan buradan yakaladıklarını çalakalem birleştirip mevcut karakterinin dibine sürekli TNT’lerini döşüyor. Bazen kendinin bile anlayamadığı şeyler yapıyor, aynaya bakıp “Neden böyle davranıyorum la ben?” diyorsun ya, bence sebebini azcık düşünsen bulursun kardeşim. Freud’la taşak geçenlere inat inmeyi becerebilirsen enik haline; orada aradığın cevabı daima bulursun. Geçmiş üzerindeki görünmezlik pelerinidir, arada sırada giydiğini unutup başka davranmaya kasıyorsan da nafiledir zaten o seni hiç bırakmıyor ki. En kötü karşıdaki kuru temizlemeciye gidiyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Her şeyi geçmişindeki travmalara yüklediğin zaman, deliğinden “tak” diye nasıl yetiştirildiğin sorusunun melun cevabı kafasını uzatıyor. Sen öyle olmadığını iddia edecek kadar cesaretli değilsen sırtına yüklenen “erkek olma” baskısına ancak üstüne 2 beden büyük gelen karakterleri giyerek karşı koyuyorsun. Kulağında hep iğrenç bir “Erkek olsana biraz” cümlesiyle; her şeyin en doğrusunu bilen bir adama, koydu mu oturtan bir serseriye, destansı aşklar yaşamaya programlı Mecnunlara dönüşmeye çabalıyorsun. Çünkü bu gayya kuyusu coğrafyanın tarihi bile “büyüklüğüyle” övünmekten zevk alıyor. Fatih yeni çağı açtı ya, kardeşlerini istediği kadar katledebilir; en büyüktür o en uludur, kardeş katli vaciptir. Kanuni, “Muhteşem” lakabıyla biliniyor ya; Osmanlı’ya rüşvet denilen çamuru sürebilir ne var ki? Yavuz, Mısır’ı fetih etti; Kutsal Emanetleri topraklarımıza getirdi ya; Onbinlerce Türkmen'i topraklardan sürmesi de bunun süsüdür canım ne olcek gari? Kimse tarihteki ilk okuma yazma bilen padişah I.Beyazıt’ı “kahraman” saymaz, kimse savaşmak yerine ömrünü musikiye ayıran II.Beyazıt’ı da sallamaz. Bu topraklar mütevazılığın keyfini, sessizce vazgeçip kibarca kaybolmanın gururunu, okulundan alıp evine bıraktığın sevgilinin tek bir gülümsemesiyle yetinen aşıkların değerini anlayamaz. Çünkü sadeliğin inceliğini fark edebilen yakın gözlüklerimizi yanımıza almayı hep unuttuğumuzdan, sadece sadece büyük şeyleri görebiliyoruzdur.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Dün akşam eve giderken bir anda her tarafımın polisler tarafından sarıldığını, bilmem kaç kilometrelik Cinnah Caddesinin yine aynı polisler tarafından kapatıldığını fark ettim. “Ne oluyor?” demeye kalmadan; Başbakanın cafcaflı konvoyunun sesini duyup geçişlerini de abartmıyorum beş dakika boyunca izledim. En az 20 Audi ve Mercedes koruma aracı bizlere sanki elleri keleşlerinin tetiğinde bekleyen teröristlermişiz gibi sert bakışlar atarak geçti.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu sabah biliyorsunuz “çılgın” denilen proje açıklandı. Açıklandığı toplantıyı televizyonda seyrediyorken yukarıdaki şeyleri düşünüp baya hayal kırıklığına uğradım. Çünkü ben Ak Parti’deki ve Başbakanımızdaki “Muhteşem” olma fetişizmini anlayamıyorum. İstanbul zaten dünyanın en muhteşem kentidir, üzerine daha oynayıp iyice muhteşem yapma gayreti nedir abi? Ya hadi varsın muhteşem de olmasın; yaşadığımız şehirleri muhteşem yapan zaten içinde yaşarken bizi mutlu etmesidir, bu çaba nedir yani? Davos’ta “One Minute” çekip Şimon Perez’e haddini bildirsek ne olur bildirmesek ne olur? Ben hiç anlayamıyorum bunu ya. Bazen hakkın yenir, ne bileyim bazen yenilirsin, bazen üzülürsün, bazen saf yerine konulmaya çalışırsın. Hayat bu; iyi şeyler olur sevinirsin, kötü şeyler olur üzülürsün. Nedir bu her lafa verilecek cevabımız vardır çılgınlığı? Devlet Bahçeli’ye, Kemal Kılıçdaroğlu’na, BDP’ye, Bindirilmiş Kıtalar’a, YGS Mağdurlarına, ODTÜ öğrencilerine, Heykeltıraş Mehmet Aksoy’a, Youtube’a, Basketbol Taraftarına hadleri bildirildi. Ne değişti ki hayatımızda? Düşman bulmak kolaydır; insanoğlu öfkelenmek için yaratılmış.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Son 2-3 aydır başımdan çok şey geçti. Sayesinde hayal kurmayı öğrendiğim kız tarafından, “kardeşim” dediğim bir adamla aldatıldım. Başta tabii ki çok üzüldüm, ikisini de gerçek anlamda öldürmek istedim, hayatlarının sona ermesi için planlar kurdum. Sonra da vazgeçtim, çünkü fark ettim ki ben ikisini de hala çok seviyorum. Ne yaparlarsa yapsınlar hayatlarımdan gitmelerini istemiyorum. Bazıları öyledir işte; çok sevilir. Play Doh oyun hamuru gibi. Kokulu Silgi gibi. Salaklıksa salaklık, bazen salaklık iyidir, varsın ders alınmayıp ders verilsin, varsın “One Minute” denmesin. Çünkü kalan dakikalar hep bizimdir.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-5540032431920560331?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/5540032431920560331/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=5540032431920560331&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/5540032431920560331'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/5540032431920560331'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/04/mutevaz-proje.html' title='Mütevazı Proje'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-jKDyBM7OtjY/TbiTOxjp54I/AAAAAAAABCc/XtFHh7EUTp0/s72-c/cilgin-proje-ingiliz-basininda.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-8879985146392808015</id><published>2011-04-23T01:18:00.000+03:00</published><updated>2011-04-23T01:18:48.835+03:00</updated><title type='text'>Müsvedde Notlar-7</title><content type='html'>&lt;div align="justify" class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-zxNKrP2HuFU/TbH8vjhR9AI/AAAAAAAABCU/8yqczEnzLOg/s1600/post-it-notes.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="203" src="http://3.bp.blogspot.com/-zxNKrP2HuFU/TbH8vjhR9AI/AAAAAAAABCU/8yqczEnzLOg/s320/post-it-notes.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;-Facebook’taki türdeşlerine inat bu tarzda maddeler halindeki yazılarının başlığını “Kısa kısa” şeklinde atan en az 15000 blogger bulabilirim. “E be köyü kızı”, zaten yazının “kısalığı” görüntüsünden belli, bir de neden başlıkta açıklıyorsun ki? &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;- Zaten zannediyorum ki Çehov demiş, en hakikatli yazı; o yazının temasını temsil eden sözcükleri kullanmadan yapılan anlatımdır. Yani aşk teması mı misal; işte o yazının içinde aşk kelimesi katiyen geçmeyecek.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;- Kitap işi sanki yavaştan yalan olmaya gidiyor. Ama Valide Hanım çoktan İstanbul’daki en alakasız akrabalarıma bile konuyu açtığından günde 3-4 tane nasıl kitap çıkartabilirim sorularıyla karşılaştığım telefon konuşmaları yapıyorum. Çok suçluluk hissediyorum lan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Amerikan Porno Endüstrisinde “En feminist film” ödülü diye resmi bir ödül var. Düşünün bir Porno film yapıp, o filmden bir de feminizm ödülü alıyorsunuz.  2010’un ödül alan filmini izledim mesela; adam çok kaba şekilde istediği dile getirince kadın 3 kere hayır diyor. Sonra adam çiçek alıp, kibar davranıyor kadın “evet” diyor. Muazzam absürd. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kendime yeni bir notebook alacağım ama çok param yok. O yüzden ya Asus, ya Lenovo almayı düşünüyorum. Plase de Samsung. Macbook Pro “Başkanım beni al” diye haber gönderdi ama ne yazık ki bütçem onu karşılamaya yetmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ama emektar Hp Pavilion’umu da özleyeceğim. Çok şahane şeyler yaşattı bu alet bana. Allah razı olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Neden çok sık ve eskisi gibi “üzerine kafa patlatılmış” yazılar yazamıyorum? Çünkü size açıklayamadığım çok işim var. Kafamı kaldıracak çok az zamanım var. Onda da buraya sıra gelmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sanırım yalnızlık bir alışkanlık ya…Daha doğrusu yalnız kalmamak bir “melekedir” diyelim. Yalnız kalmamak için belirli bir atmosferin içinde kalıp, sıkı bir yoğunluğun içinde olmalısın. Mesela eskiden işte Yaprak varken, arkasında enayi gibi geziyordum ama bu enayilik benim algılarımı fena halde açıyordu. Garip garip tesadüflerle uyduruk bir halı saha maçında mesela normalde hiç tanışamayacağım süper güzel liseli kızlarla falan tanışıyordum. Hani maymun oluyordum ama bir şekilde o döngünün içindeydim ya; ağa dönüp dolaşıp birileri takılıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ancak yalnızken yani bu “enerji” akışının dışında kalınca çok tuhaf bir psikolojiye giriyorsun. Birincisi, her yalnız insan da görülen bir hastalıktır; mutlaka sevgilisi olan kişilerden hoşlanıyorsun. Bu bir klasiktir, uzun süreli “bekarlar” ekseriyetle “eşli” kişilere gönül bağlarlar. Çünkü onda hoşlandığı sadece güzel bir yüz, muazzam gözler ya da kumrallık değildir; mutluluktur. Bir sevgiliye sahipliğin insana verdiği o muazzam “değerlilik” hissiyatıdır falan. Hani bu iş arkadaşında Iphone-4 görüp kıskanmaya benziyor, istediğin evet bir Iphone4 ama arkadaşının ki değil işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-  Gerçi hani biraz normal zamanlarımda yukarıdaki gibi şeyler düşünüyorum. Bazen de içimi iğrenç bir hırs kaplıyor, her şeyi ve herkesi yok etmek istiyorum. Şu anda yüzüme bakmayanları ileride çok pişman etmek isteyip, kapımda yatırmak istiyorum. Beş dakika sonra o kişileri bir dakika daha görebilmek için dağları deleceğimi bile bile hem de. İşte akıl sağlının bozukluğu budur beyler. İleride pişman olup seni çok üzeceğini adın gibi bildiğin eylemleri yaparken zevk almaktır delilik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Şiddet konusu açılmışken üzerinden geçmeden yapamam. Sanırım bir kişiye daha dalacağım. Yani ne zamandır kafamdaydı ama bugünkü davranışıyla sanırım benden sopalı ağır bir dayak yemeyi hak etti. Şahıs, Tango’daki bir çocuk. Benden sanırım 2 yaş falan ufak. Boyu baya uzun ama zayıf. Siyah takımın altına beyaz dans ayakkabısı giymek gibi moda faciaları yaratıyor. Sırf bunun için bile sopalanır var ya. Bu çocuk 1-2 aydır dansta sürekli bana karışıp, bana “güya” iğrenç bir kibirle bir şeyler öğretmeye çalışıyor, böyle gelip “O öyle yapılmaz abicim” diye eşimi elimden alıp hareketin doğrusunu gösteriyor. Bir seferinde şahsı şu cümleyle arkadaşça uyarmıştım: “Bak abi yani hata görüyorsan bunu yalnızken söylersen daha iyi olur, hani karizmamızı kaybetmeyelim di mi hehehe”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Tabii ki beni dinlemedi. Ama aslında mesele bu da değil. Mesele şu, bizden bir alt seviyedeki grupta kız sayısı erkekten fazla olduğu için ve hocayla annem kanka olduğundan hoca beni derse de “eş” babından çağırıp sağ olsun bir nevi ekstra ders imkanı sağlıyor. Bu zibidi de ne zaman gitsem orada salak salak her şeye karışıyor. Hadi buna da eyvallah. Yalnız bu düdük makarna şöyle bir şey yapıyor, bu grupta diğerlerine göre daha “yavaş” ilerleyen bir hanımefendi var. Bence eksiği sadece birazcık pratik ya, bu konumuz dışında. Ve maalesef kimse de iğrenç bir artistlikle bu hanımefendiyle dans etmek istemiyor. Ama ben her gittiğimde mutlaka o hanımefendiyle dans ediyorum çünkü olmaz yani abi, dans etmemek çok yanlış geliyor bana. Maddesel düşünürsen en başta hanımefedi herkesle aynı parayı veriyor. O yüzden herkes kadar dans etmeyi HAK EDİYOR. Hadi maddeselliği geçelim, sonra adım maddiyatçıya çıkıyor. Dünyadaki hiçbir insan dışlanmayı pozisyonu sırf o işi iyi “yapamadığı” için hak etmez. Dans insanı mutlu eder, eğer etmeyip bu hale getiriyorsa kusura bakmayın da sikerim böyle dansı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Olayı biraz canlandırdınız. Derste hoca herkes birbiriyle etsin diye işte her danstan sonra eş değiştirme yaptırıyor. Adaletsizliğin önüne geçmek için falan filan. İşte bir keresinde şarkı değişip, eş değiştirme sırası gelince baktım bu bebe alengirli bir hareketle yukarıda anlattığım “yavaş” hanımefendiyle değil, grubun başka güzel bir kızına gitti. Eh doğal olarak da hanımefendi boşta kaldı. Hanımefendi üzgünce gidip kenardaki koltuğun ucuna sığındı. Çocuğa ters ters bakıp içimden “Sen görürsün” diye yemin ettim. Çünkü çok kaşındı. Hadi bana artistik yaptın sineye çektim. Eh bu olmaz ama yani kusura bakma kardeş. Hayatta her yaptığın yanına kalamaz. Kadın kibarlığını suistimal edersen ben gelip çökerim kafana. Çünkü bu tiplerden o kadar çok var ki dışarıda. Bunlar kah sevgilisine kötü davranıp, parmaklarını sıkarlar kah kendisinden hoşlanan kızın duygularını kullanıp ödemeliyi dayarlar kah da kendisine “layık” görmediği insanı kandırmaya çalışırlar. Ben çok karakterli bir insan değilim ama en azından aile terbiyesi aldım. Bunlar almamış işte mesele o.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Aslında mantıklı düşünüldüğünde her erkeğin hayatında bir Gönül, bir adet Bahar, Bir adet Eda ve bir adet Esra var. Anlayabilene.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Behzat Ç.’nin bazı ayrıntılarını vererek Ankara’daki arkadaşlara yardımcı olmak gibi bir misyon edindim. Birkaç mekanla başlayalım, Pavyon sahneleri Akay’a doğru çıkarken görünen Corte Bar da, hastane sahneleri hemen Corte’nin yanındaki Akay Hastanesinde çekiliyor. Ayrıca Polis Merkezi diye bildiğimiz yer de Gazi Üniversitesi. Behzat’ın evi yanlış görmediysem Keçiören Tepebaşı’nın oralarda falan. Geri kalanlardaki  fakir yerlerse Kale’nin oralar Hamamönü, zengin yerlerse Gaziosmanpaşa, orta sınıfsa Emek-Bahçeli’de çekiliyor. Aynı paragraf içinde hep aynı yüklemi kullanmak da bana yakışmadı farkındayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Dizinin Senaryosu her 10 bölümde bir Emrah’ı saymazsak 3 kişilik temel bir ekip tarafından her bölüm içlerinden birisi mantığıyla yazılıyor. Bunun yanında karakterlerin replikleri için de bazı sahneler için başkalarından yardım alınıyormuş. En çok da Harun ve Hayalet için falanmış. Dedikodu servisi iyi günler diler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Pazar günü Behzat Ç.’yi mutlaka ama mutlaka izleyin. Burayı okuduğunuz zaman hatırlayacağınız pek çok enteresan sürprizle karşılaşacaksınız dedikten sonra kaçayım. Ayrıca Harun’cuğumun konuşmalarına dikkat. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüşmek üzere!&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-8879985146392808015?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/8879985146392808015/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=8879985146392808015&amp;isPopup=true' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/8879985146392808015'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/8879985146392808015'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/04/musvedde-notlar-7.html' title='Müsvedde Notlar-7'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-zxNKrP2HuFU/TbH8vjhR9AI/AAAAAAAABCU/8yqczEnzLOg/s72-c/post-it-notes.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-2754427779806478564</id><published>2011-04-18T02:01:00.001+03:00</published><updated>2011-04-18T11:06:41.381+03:00</updated><title type='text'>Pazar Sabiti.</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-ap2_LRgWU6M/TatuUV5H_4I/AAAAAAAABCA/90SbbG2Eolo/s1600/6752kaplan1fg91.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" r6="true" src="http://1.bp.blogspot.com/-ap2_LRgWU6M/TatuUV5H_4I/AAAAAAAABCA/90SbbG2Eolo/s320/6752kaplan1fg91.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Karşıma oturup sürekli “dünyanın en rahat oturuş şeklidir” geyiğini yaptığımız gibi bağdaş kurdu. Makyajını henüz silmişti, göz altı uykusuzluktan torba torbaydı. Alıp onları pazara götürsen yeminle tornetçi kiralamana gerek kalmaz. “Sen şimdi bir şeyler de içmek istersin Miraç” Sesi manidar mıydı yoksa ses tonunda mı bir tuhaflık vardı? Ne diyeceğimi bilemedim, canım sıcak bir şeyler çekiyordu ama bana muhtemelen önereceği tek şey Tuborg’du (Garip şekilde Efes, Miller ya da Foster’dan daha güzel olduğunu düşünüyor).&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;“Yok ya istemem. Boşver. Ya da çay falan içsek mi?” Omuzlarını “you know” tadında silkti, ayağa kalkacaktı. Elinden tuttum canım artistik yapmak istiyordu: “Çaydanlığın yerini söylesene ben yaparım sana” Elimle de salak bir “Okey mi?” işareti çektim. Arkadaş 150 yaşındayız şu salak Refah Partisi hareketini gereksiz yerlerde yapma hastalığını bırakamadık. Evet, kendimden “bizli” şekilde konuşacak kadar kendime güvensizim. Ama en azından Volkan Demirel gibi kendimi anlatırken “Volkan bugün çok başarılıydı” demiyorum. Çok rezil be.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;“Sen çay yapamazsın ki, anneciğin sana öğretmemiştir.” Haklılık payı vardı; evin en kıymetlisi olduğumdan elim pek sıcak sudan soğuk suya girmiyordu lakin çay yapmayı biliyordum. Kanıt için de meselenin çok basit bir algoritmasını yazdım. Aşağıda bulabilirsiniz.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;1)Başla &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;2)(Sabit: Oda Sıcaklığı:=25C) Çaydanlığa Oda Sıcaklığında Su Doldur&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;3)Ocağı Yak ve Çaydanlığı Üzerine Koy&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;4)Çaydanlığı Gözlemle&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;5)Su Kaynadı mı?&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;6) Evet ise 8.Adıma geç&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;7) Hayır İse 4.Adıma Dön&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;8)Çayı Demle ve Çaydanlığa Su ilave et&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;9)Çaydanlığı Tekrar Ocağa Koy&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;10)Çay Demini aldı ve su kaynadı mı?&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;11)Evet ise 13.Adıma git&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;12)Hayır ise 4.Adıma git&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;13)Servis Yap&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;14)Bitir&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;“Ben senden daha iyi çay yaparım bir kere onu geçeceksin” diyerek kendimi mutfağa attım. Tunç çağından kalma muhtemelen tarihteki ilk çaydanlığı temizledikten sonra yukarıdaki direktifler doğrultusunda çayı demledim. 10 dakika falan geçince içeride sıkılıp kedi gibi yanıma geldi. Batuhan Piatti dikkatinde gözleriyle etrafı kolaçan etti, her şeyi doğru yapıp yapamadığıma baktı. Sonra aniden tak diye omzuma vurdu: “Şaşırtıyorsun beni lan. Aferim”. Eli de ağırdır ama eli ağır insanları severim. Hayatta duygusal olarak da fiziksel olarak da ara sıra tokat yiyeceksin abi, suratın ya da kalbin biraz kızaracak. Çünkü öbür türlü dünyayı güzel bir yer falan sanıyorsun bu da acayip tehlikeli bir psikoloji.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;“Çay yapabildiğim için aferim alıyorsam kendimi öldüreyim bari ya, otistik çocuklar gibi” “Şımarıklık yapma Miraç, neyi kast ettiğimi biliyorsun” deyip yukarıdaki raftan belinin açılıp iç çamaşırının (Her yazıda da bir iç çamaşırı göndermesi var, çok sapığım galiba affet beni anne) görünmesine aldırmayıp kendisine hediyem iki Fenerbahçe bardağı çıkarttı. Çayları doldurmadan atıldım: “%20 dem ve %80 dem içiyorum biliyorsun”. “Hayırdır rakı mı içiyoruz hiç su koymadan falan?” Yeni nesil gençlik hatayı affetmiyordu. “Ay, su su. %80 su olacak yani” Salona geçtik, hava kararmıştı, Kanaltürk’ün köşesine Trabzon-Bursa skoru yerleşmişti. Kimsede internet ya da teleteks yok ya, çeken tek kanal da Kanaltürk zaten, zevk olsun diye skoru koymuş yellozlar. Bu arada pencereden sızan rüzgar tülü havalandırıyordu. Arada romantik cümleler falan eklemek istemiyorum ve sizin de anladığınız gibi üslubumu değiştirmeye çalışıyorum ama kolay değil elleri kolları kınalı bebek. Büyüdün ah artık, uyan ah bebek. Uyan.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Neyse, artık hanımefendiyle münhasır konulara girme vaktiydi, yoksa meraktan ölürdüm. “Yaprak’la bu aralar görüşüyor musun?”, Çayından büyük bir yudum alıp yüzünü ekşitti: “Şekeri unuttuk iyi mi, dur ben alıp geleyim”. Seğmen seke seke (Her Ankaralının içinde bir seğmen vardır) tekrar mutfağa gitti. Beli de hala açıktı. Tekrar geldiğinde elinde küp şeker kutusu vardı. 3 tanesini benimkine attı. Beline baktım, yine açıktı. Beli açılan kız her zaman muazzamdır, candır, sevilesidir. Belim açılmasın diye tribe giren insan bana çok tırt geliyor. Cevap verdi: “Birkaç kere aradı beni bu Yaprak” Devamı gelecekti hem de “Bu” zamirinden anladığım kadarıyla olumsuz versiyonla gelecekti, süratle zorladım: “Eee? Telefon seksi mi yaptınız?” Araya seks meks sıkıştırdım ki çok meraklandığım anlaşılmasın. Ağzına masadaki Haylayf Bisküviden iki tane attı: “Hayır. Havadan sudan falan konuştuk. Hemen havalara girme yani, senden söz etmedik.” Şaşırmamıştım. “Şaşırmadım, avukat falan değiliz 30 yaşında değiliz ya, ondan söz etmemiştir. Vay arkadaş, hala sinirliyim ya. Güya 30 yaşına geldiğimizde kimseyle evlenmezsek birbirimizle evlenecektik” Hanımefendiden işi şakaya vurup ortam dağıtma gülümsemesi geldi: “Bence sen o 30 yaş kısmını biraz yanlış anlamışsın” “Hiç sorma ya, 30 yaş evlilik falan derken kafamı karıştırdı. Gerçi kızcağız kendi çapında tutarlı davranmış ya” deyip güldüm, kankam da “Sözünün eridir benim arkadaşım” dedikten sonra da beraberce güldük, çünkü konuyu çok abartmıştım be. Alt tarafı aldatılmıştım, bu dünyada hangimiz aldatılmadı ki? Kimimiz bilerek yolu uzatan taksici ya da her müşteriye ayrı hesap çeken mahalle bakalı tarafından kandırılmadı ki? Benim yaşadığımın bundan ne farkı var? Hani her şey aniden kafanıza dank eder, big bubble hesabı önce hüpletir sonra gümletir ya öyleydim sanki, cart diye değişmiştim. Ya da değiştiğimi düşünüyordum. İleriki maçlarda puan ya da puanlar almak isteyecek miyim onu zaman gösterecek.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu konuyu şuraya bağlamak istiyorum. Kısacık gözlemlerime göre birkaç ay öncesine kadar hayatta 1) 30 yaşına gelince evlenmezsek birbirimizle evlenelim veya 2) Açık Evlilik yapalım teklifini alan tek insan olduğumu düşünüyordum, meğerse çok popüler bir meseleymiş. Aşağı yukarı benim çapımda 100 gencin 88’i buna benzer teklifler alıyorlarmış. İnsanlar modernlikle yavşaklığı karıştırıyorlar ya ben ona yanıyorum abi. Açık evlilik ne ulan bana bir söylesenize ya? Çok meraklıysan başka erkeklerle olmaya evlenmezsin o kadar basit yani. Evliliğin gelecek 100 yıl içinde yok olacağını düşünüyorum ama ayıptır be. Bari hala bunu bir kurum olarak görenlere saygı duyun. Yemin ederim adamı hasta ediyorlar, agresif ediyorlar. Açık evlilikmiş, vay arkadaş güzel götü olan her insan neden istediklerini herkese yaptırabileceklerini düşünüyor ki bu dünyada ya? 2-3 kişiyle yatınca başımıza süper modern çıkıyorlar ya bunlar neymiş açık evlilikmiş; çiftlere sınırsız özgürlük varmış. Eh üstat, çift sadece sergilere yanında götüreceğin cüzdan ya da topuklu ayakkabı altı değildir kusura bakma. Cinsel Özgürlük diyorsun ya, ne olduğu hakkında hiçbir fikrin yok. Ne zaman “10 kişiyle yattım, 100 kişiyle grup seks yaptım” diye anlattığımız hikayelerden övünmeyi bırakırsın işte belki o vakit biraz ilerleme sağlarsın. Senin kafan Türkiye’de hukuku biz üst seviyeye çıkarttık çünkü 3 katlı adalet sarayı yaptırdık ya yaa diyen düşünce yapısından farkı yok.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Neyse, sinirim biraz geçti. Kankam ile duruma baya güldükten sonra bilgisayardan Oğuz Yılmaz’dan Dut Aldım Ben Ayaş’tanı açtık. Abartmıyorum ve yemin ediyorum 2 saat boyunca Ankara Havası oynadık. Nasıl da özlemişim var ya.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Şarkı linki: http://www.youtube.com/watch?v=-e58X22vahg&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hamiş: 1) Ayhan Akman da Kibar Feyzo’dan alıntı yapan bir adammış. Helal olsun ulan sana. 2) Eğer ediyorsanız eğer hiiç merak etmeyin, yakında çok çok çok daha bomba yazılar ve kısmetse bomba haberlerle karşınıza çıkacağım. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-2754427779806478564?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/2754427779806478564/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=2754427779806478564&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/2754427779806478564'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/2754427779806478564'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/04/pazar-sabiti.html' title='Pazar Sabiti.'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-ap2_LRgWU6M/TatuUV5H_4I/AAAAAAAABCA/90SbbG2Eolo/s72-c/6752kaplan1fg91.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-4264184020463093867</id><published>2011-04-12T19:26:00.002+03:00</published><updated>2011-04-12T23:32:34.033+03:00</updated><title type='text'>Deliler Evi’nin Ahşap Kapısı (Öykü).</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-fMgUWKkcF4o/TaR8npMGBFI/AAAAAAAABB8/aUZmxB1XXdg/s1600/husband-wife.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="207" r6="true" src="http://3.bp.blogspot.com/-fMgUWKkcF4o/TaR8npMGBFI/AAAAAAAABB8/aUZmxB1XXdg/s320/husband-wife.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kapıyı kapattı. Birisi CD çalara “Gerginlik” albümünün hit şarkısı “manalı sessizliği” koymuştu. Bana açıklama yapması; sinirden bacaklarımı titreten durumu masumane bir hale dönüştürüp gazımı alması için kibarca ayakta bekliyordum. Ama ben orada değilmiş, hiç var olmamış ve sanki 6 haftadır aynı evde aynı çatı altında yaşamıyormuşuz gibi en ufak bir tepki göstermeden salondaki kahverengi kanepeye atlayıp sürekli bilmem ne listeleri hazırlayan über gereksiz VH1 kanalını açtı. Üstünde gri renkli bir sweatshirt, altında da sadece pembe benekli iç çamaşırı vardı. Bacaklarını bukalemun gibi birbirine sarmış, öne eğilip dirseklerini dizlerine yaslamyarak defileyi izleyen deneyimli kaşar manken oturuşu yapıyordu. Ekstra ayrıntı aç: ayakları çorapsızdı. Ekstra ayrıntı kapat. Saygısızlığına karşı yapabilecek tek şey vardı. Hoş değildi ama gerekliydi, küçük omzundan sertçe tutup ayağa kaldırdım. Acı acı gülümsemekten başka hiçbir şey yapmadı. Nasıl da dalga geçiyor her şeyle amına koyayım. “Bak kızım, kendimi zor tutuyorum. Sana kafayı gömüp ağzını burnunu kırmam söyleyeceğin tek bir lafa bakar anladın mı? O “minik” burnunu eline veririm senin. Odanda sabaha kadar zırlarsın.” Omzunu sertçe çekip sehpadaki telefonuna uzanmak istedi. Ondan önce davranıp telefonu kaptım ve tüm gücümle duvara fırlattım. Camındaki en küçük pikseline kadar tuzla buz oldu. Parçaları etrafa dağıldı, tuş takımı ikiye ayrıldı, bataryası döne döne ayağımızın dibine düştü. Zavallıcık hemen yere eğildi, yekpare kalan parçaları toplamaya çalışıyordu. “Sen ne yapıyorsun ya gerizekalı? Hasta mısın oğlum sen?” Elindeki kapağı bana fırlatarak bağırmaya devam etti. Sen sen…ne yaptın lan, amına koydun oğlum telefonun. Bunun içinde hesap numaraları vardı, şifreler vardı, mail adresleri... her şey vardı…ben ne yapacağım şimdi?...kafana sıçayım senin Tolga. Kafana sıçayım” Omuz silkerek kendi telefonumu da kollarımı kopartan psikopat bir kuvvetle evin dış kapısına savurdum. Telefon ahşap kapıda resmen bomba gibi infilak etti. O zamanlar aylarca para biriktirip aldığım süper bir Blackberry kullanıyordum. Elle tutulur hiçbir parçası bile kalmadı. İçindeki yeşil devreler bile cortladı. Telefonunun parçalarını toplamak için yere kapanmış Melda’nın yanına çöktüm, elimle saçlarına yapıştım. Melda nedendir bilinmez; sessizce ağlıyordu. Elimi saçının köklerine kadar sokup yüzünü kendime çektim, yanaklarından aşağı süzülen göz yaşlarını sildim: “Sen yeter ki iste bırak telefonu her şeyimi şu duvara fırlatırım.” Nefes alış verişi hızlanmış; üstüne bir de ciğerlere yapışan habis öksürük hırlamasını eklemişti. Boştaki elimi kalbine bastırdım. Serçe gibi pırlıyordu. Parmaklarıma dolaşmış saçlarını bıraktım, tek yumrukluk işi vardı zaten. Böyle beş parmağını da sımsıkı tırnaklarınla kanatırcasına avuç içine geçirdiğin; seni içindeki irinden kurtarıp özgür yapacak tek yumruklardan. Bazıları sadece bildirildiği zaman bir hadleri olduklarını hatırlarlar çünkü.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Melda’yı rahat bırakınca bağırarak evden hemen kaçacağını düşünüyordum. Derdini anlatabilecek kadar Fransızcası vardı; altına eşofmanını geçirerek evden fırlayıp en yakın karakola gidecekti. Karakolda terli polislerin dibine sokula sokula bahtsızlığını anlatacak, ikram ettikleri makine kahvesini iki eliyle tutup tüm Neskafe samimiyetsizliğiyle içerken benim ne kadar tehlikeli bir adam olduğumu yumurtlayacaktı. İhtimaldir ki Moldova’lı orospular gibi sınır dışı edilecektim. Gidip ağzını burnunu kırmak istedim bir an için Melda’nın, nihayetinde sınır dışı edilmeyecek miydim? Lisede hiç kavga etmemiştim. Kavgalara genellikle dışardan bakıp, okulun motorları uğruna atılan Tysonvari yumrukları kendim atmışım gibi evde babama anlatırdım. Kanıt olarak da taşla kaşımı ya da dudağımı patlatırdım. Babama söylemeyin ama beni harbi bir Türk delikanlısı sanıyor. Gücüm okuldaki Murat Reise yetmese de Melda’ya fazlaydı bile. Kapıdan çıkmaya yeltenirse eğer; arkadan zayıf bacaklarımla çelme atar, ziyan bedenini yere düşürür, canım sıkılana kadar, benim büyüklüğümü kabul edene kadar, beni sevdiğini söyleyene kadar, bensiz nefes alamadığını itiraf edene kadar boğazını sıkardım. Ben fena nefessiz kaldım çünkü onun için. O da kalsın. Tadı da güzel.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ancak evden gitmedi. Hatta ayağa bile kalkmadı. Daha fenası kuzu kuzu yanıma sokuldu elindeki halen tuttuğu kırık telefon kapağıyla. Aferin. İtaat edenler bizdendir. Yine de yumruğumu sıkmıştım, beni sevmediğine dair tek bir sözcükle bile patlatacaktım şamarı yüzüne. Sert erkeklerden hoşlanıyormuş ya gösterecektim ona sertliği. Pislik. Sırtımı kanepenin koltuğuna vermiş tozlu halının üstünde oturuyordum. Sırf halının bu pislik içindeki hali bile beni deli ediyordu. Halbuki yüz bin kez söylemiştim kıza her gün makineyi çalıştırmayınca ev tozdan geçilmiyor; beyaz külot içindeki terlemiş yarrak gibi kokuyor diye. Melda, sürüne sürüne yanıma sığındı. Şairane sesiyle dile geldi: “Seni çok mu mutsuz ediyorum?” Elimin çok pis tersindeydi. “Umurundaymış gibi davranmana gerek yok Addison. Oraları çoktan aştık” Grey’s Anatomy diye yeni bir dizi keşfetmişti, sürekli onu izliyordu. Bazen beni de davet ediyor, ben de altyazısız şekilde izlediğimiz dizinin %60’ını anlamamama rağmen izliyordum. Esprili kısımları tam kavrayamıyor ama Melda güldüğünde ben de espriyi anlamış gibi gülüyordum. O belli ki Miranda olmaya hevesliydi ama gözüme daha çok kocasının kankasıyla yatan Addison gibi görünüyordu. Bana da merak ediyorsanız O’Malley ismini takmıştı mal.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sana inandıramadım ama umurumda. Ben seni seviyorum Tolga. Sadece hayatıma öyle girersen deminki Enrico gibi de çıkarsın. Arkamdan ne söylediklerini de inan çok iyi biliyorum. Fahişe kaltak falan diyorlar ha?” Eliyle kendi kendini alkışlamaya başladı. “Eh süper oğlum işte. Sen de katıl onlara. Sanki hayatımda hiç duymamışım gibi bunlarla beni üzeceğini sanıyorsun?” Cevap vermedim, başımı öne eğdim. Bazen sözcükler yetmiyordu ki. Bazen sen sadece eylemsindir; yaptığın şey kadarsındır. Ben onun gözünde hiçbir şeydim. O yüzden hiçbir şey yapmayacaktım işte. Bakmasam da gözlerini yüzüme diktiğini biliyordum. Sorusu havada kalan pembe benekli don giyen Melda, aniden eliyle yakamdan tutup kendisine çekti; sıcacık dudaklarını benimkilere yapıştırdı. Ben de bu fırsatı bulmuş her erkek gibi kendime yakışanı yaptım: Yüzüne muhtemelen babasından bile yemediği ağır bir şamar vurdum. Çok acayip, tanımsız bir ses çıktı. O ses bugün bile kulaklarımdadır. Melda ise tokat yiyen her kadın gibi kendisine yakışanı yaptı: Ayağa kalktı, ayakkabılarımı alıp dışarıya fırlattı. Sesi tok, öfkeli ve kindardı: “Git Tolga. Ne olur git.”&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-4264184020463093867?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/4264184020463093867/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=4264184020463093867&amp;isPopup=true' title='10 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/4264184020463093867'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/4264184020463093867'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/04/deliler-evinin-ahsap-kaps-oyku.html' title='Deliler Evi’nin Ahşap Kapısı (Öykü).'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-fMgUWKkcF4o/TaR8npMGBFI/AAAAAAAABB8/aUZmxB1XXdg/s72-c/husband-wife.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>10</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-3389899756307235254</id><published>2011-04-09T01:31:00.001+03:00</published><updated>2011-04-11T00:30:17.215+03:00</updated><title type='text'>İstanbul'un Martıları</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; clear: both; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-ETss1qg1Xjw/TZ-LVdZteKI/AAAAAAAABB4/lVZn1fjEP3Y/s1600/marti_ve_vapur.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="280" r6="true" src="http://2.bp.blogspot.com/-ETss1qg1Xjw/TZ-LVdZteKI/AAAAAAAABB4/lVZn1fjEP3Y/s400/marti_ve_vapur.jpg" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ne zaman Jehan Barbur dinlesem aklıma direkt İstanbul’un sarı renkli dolmuşları geliyor. Hani şu herkesin sıkış tıkış oturduğu, durağına gelince ışık hızıyla dolup boşalıp hareket edenlerden. 24 yıllık Ankaralıyım hayatımda hiçbir dolmuşun o kadar süratle dolabileceğini inanmazdım, çok büyük konuşmuşum. Bağdat Caddesine doğru çıkan dolmuşlardan birisine binmek için bilet sırası gibi bir kuyrukta bekliyor, beklerken de Ceyda’nın bana gönderdiği “Gittin mi, vardın mı” mesajlarına cevap yetiştirmeye çalışıyordum. Sıranın çok gerisinde bulunduğumdan ilerleme hızına bakmadan telefona dalıp gitmişim. Yemin ediyorum 3 dakika bile geçmedi omzuma bir el dokundu, kafamı kaldırdım; “Değnekçi” tadında bir adam karşımda. Bana ne dese (bu da ne sahte bir laf yarabbim) beğenirsiniz? “Abicim hatunla ne mesajlaşıyorsun, zaten başkasıyla buluşmaya gitmiyor musun?” Oha. Size yemin ediyorum harfi harfine bunu söyledi ve haklıydı da abi. Başka bir hanımefendiyle buluşmak için oradaydım. Bir şey diyemeden şoka girmiş şekilde kendimi aracın en arka koltuğuna attım. Ki sanırım hanımefendiyle başarısızlığımızın sebebi de kesinlikle değnekçi abinin üstüme saldığı lanetiydi. 1 seneyi geçti hala üstümden atamadım. Yeter lan.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İstanbul’un neresini gezdin de ahkam kesiyorsun lavuk dediğinizi duyar gibiyim. Yani, haklısınız tabii. Şu ana kadarki İstanbul mönüm; 2 kere Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Terminali, Fenerbahçe Maçları münasebetiyle kaldığım Moda, ortaokul arkadaşım Volkan’ın Ortaköy’deki über küçük dairesi, Şişli ve Yaprak’la benim laf yediğimiz Aksaray’dan ibarettir. Yine de İstanbullu denilen tayfanın yüzündeki bıkkınlığı fark eden tek insan olmadığımı düşünüyorum. Böyle asla bitmeyeceğini bildiğin ama yapmak zorunda olduğun şeylere çok üşenme yorgunluğu gibi. Uykusuzluktan ölürken makyaj temizlemek gibi, canın çok yazı yazmak istiyorken ders çalışmak gibi, canın hiç çekmese de her sabah kahvaltı yapmak gibi, filmin en iyi yerindeyken gelen çişin için illaki tuvalete gitmen gibi, ne bileyim gazeteleri okumak istiyorken servise geç kalmamak için evden çıkmak gibi. Ne kaçabiliyorsun, ne de sonlandırabiliyorsun hatta ekseriyetle sevmiyorsun ama ona muhtaçsın be, başka kaçışın yok. Hüzünlü değil mi? İşte haddimi aşarak İstanbul’da yaşayan insan yüzünde öyle bir haleti ruhiye var. Azcık gördüm ama hepsinde var o bıkkınlık. Ya da beni gördükleri zaman yüzlerinin aldıkları böyledir, bilemem. Tabii öyleyse çok kötü.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Büyümenin nesi çok boktan biliyor musunuz? Her şeyi ölçülebilir kafayla değerlendirmeye başlaman. Kar zarar hesabı yapman. Benden ne götürüyor, ne faydam var diye kafayı kırman. Ben yavaş yavaş öylesine yavşak bir adam haline geliyorum maalesef, gelmemek için kastım ama nafile. Hayat seni eninde sonda çirkinleştirir bu böyledir yeğen. Hayat ağzına sıçar, sen bir yere ağzının büyüklüğüyle doğru orantı; dayanırsın. Ne zaman ki ağzın dolar, sen de başkalarına aynı şeyi yapmaya karar verirsin. Mühendis kafamı duygusal hayatıma indirgemek gibi iğrenç bir yetişkinlik hatası yaptım. Dedim ki neden uğraşıyorum ki lan bu kadar? Neye yarıyor ha? Avrupa Yakasında Tanrıverdi’nin “Burhan Bey, sizi akrep soksa benim elime ne geçecek?” tonlamasıyla kendi kendime konuştum: “Beni çok sevse bile benim elime ne geçecek?” diye. Bazısı buna “Aferim doğru olanı yapıyorsun” diyor ama ben istemiyordum ki böyle birisi haline gelmek abi. Eskiden imkansız aşkların peşinden koşardım, pek yetişemezdim ama spor oluyor diye kendimi avuturdum. Kalbin de sporu sevmektir abi, değil midir? Kimimizin bu mevzuda Milan Baros, kimimizin Daniel Güiza olması başka mesele ama. Her şeyden muntazamca umutsal noktalar çıkartırdım, sonra da ters tepince kader derdim. Eğer aşk futbol gibi bir sporsa, “kader” de o müsabakadaki hakem falandır. Hakem yanında olmayınca sen de “Kader” dersin. Nasıl çıkarım?&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sanırım blog tarihindeki en iğrenç yazıyı yazıyorum. Çünkü ilhamımı Nisan Celbiyle davullu zurnalı askere yolladık. Bir de eskiden kendimi beğendirme çabam vardı. Şimdi o da kalmadı. 90’ları çok özlüyorum diye nostaljiye mi girsem acep? Hani Ayna’yı dünyanın en iyi grubu sandığımız yıllara falan. Mavi Bisan bisikletlere binip düştüğümüz senelere. Metro Ankara’ya ilk geldiğinde hızının 600 km olduğunu söyleyen Ceyda’ya inandığım zamanlara ışınlanıp, o zamanda kalmak istiyorum.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Son paragrafa geldim. Yazının sonuna gelmekte bile zorlanıyorum Allah’ım işim bitti resmen. Yalnızlık aslında baya zor bir şey ya. Hani yalnız olmasan tüm uğraşın tüm konsantren sadece seni yalnızlaştırmayan kişiye yönelik olur. Çünkü şayet yalnızsan herkese karşı yalnızsın. Meselen herkese karşı tek başına kalmak. Amerikan Şirket Organizasyonu misali halat çekme oyununda karşıda halatı herkes çekiyor, sen kendi tarafından en fazla sana taktik vermeye çalışan 80 yaşındaki dedeciğinle çekiyorsun. Yalnızlık çok pis bir alışkanlık beyler, sakın alışayım demeyin.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Uyduruk yazım için affınıza sığınıyorum. Beceremedim, yapacak bir şey yok. Öncekilere sayın.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;﻿&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-3389899756307235254?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/3389899756307235254/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=3389899756307235254&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/3389899756307235254'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/3389899756307235254'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/04/istanbulun-martlar.html' title='İstanbul&apos;un Martıları'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-ETss1qg1Xjw/TZ-LVdZteKI/AAAAAAAABB4/lVZn1fjEP3Y/s72-c/marti_ve_vapur.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-5219023282803955033</id><published>2011-04-04T01:20:00.001+03:00</published><updated>2011-04-04T17:24:43.913+03:00</updated><title type='text'>Pilli Bebek'in Ölümü</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Böyle olacağı belliydi abicim. Çünkü ben bu filmi daha önceleri de sayısız kereler gördüm, yabancısı değilim. Gladiatör’ü sinemalara geldiği ilk gün izlemiş ve bayılmıştım. O yüzden de film vizyondayken 2 kere daha ayrı sinemalarda gidip tekrar tekrar izledim. Muazzamdı çünkü abi. Daha sonra filmin korsan VCD’si çıktı hemen alıp Maximus’un görevini “Orgeneral” olarak çeviren bir Türkçe altyazıyla izledim. Sonra orijinal DVD’si Atakule’nin giriş katındaki dükkandan hemen edinip izledim. Sonra Ziraat Bankasında çalışan aile dostumuzun verdiği biletle Mithatpaşa’daki özel salonda tekrar izledim. Nihayetinde film televizyonlara düştü; önce MovieMax’te sonra Star’da ve sonunda da Tv8’de izledim. Yani Gladiatör filminin anasını bacısını bilirim. Giriş gelişmesi sonucu neresidir, oyuncuları kimlerdir, sonunda neler gerçekleşecektir dakika dakika sayabilirim. Hatta şu anda Flash Tv’de çıksa, çok eminim kendimi durdurmaya çalışsam da izlerim. İşte anlatmaya çalıştığım durum aynen&amp;nbsp;Gladiatör’le aramdaki hukuka&amp;nbsp;benziyor. Taa en başından nereye varacağı çok iyi biliyorum ama heyhat; başta biraz zorlasam da maalesef en sonunda kendimi bırakıp kaderime boyun eğiyorum. Sonuçta da hakareti yiyip oturuyorum.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yakışıklı veya güzel olmayan arkadaşların çok iyi bildiği şerefsiz bir gerçeklik vardır yaşamlarımızda. İncelikli duygusal durumlar bize asla reva görülmez, asla yakıştırılmaz. Onlar sadece güzel veya yakışıklı insanlara bahşedilmiştir. Yani kim çirkin bir erkek için bir şiir yazmıştır ki? Cemal Süreya’nın 8.10 vapurunda söz edilen sesin tiyatral ve zarif bir ses telinden titrememesi mümkün müdür? 500 Days Of Summer’daki Summer rolü için Zooey Deschanel’i değil de ortalama bir kızı oynatırlar mıydı?&amp;nbsp; İşin boktan kısmı bu işte. Güzel gözlerin yoksa, kimse o gözlerin arkasındakilerle ilgilenmez, kimse o gözlerin de sulanabildiğini hesaba katmaz. Haklı şekilde “Bana ne ya” derler. Çünkü görüntü kötüdür, daha iyileri varken niye zaman kaybetsin ki? Senin neyini düşünüp hayal etsin ki ha oğlum? Görüntü Yönetmenleri tonuyla para kazanıyorlar sırf insanların “güzel” şeyler görmek istemeleri yüzünden be aslanım. Bu siktiğimin dünyasında yakışıklıysan; kumralsan ve güzel kokuyorsan kıçın çok sağlam yere dayanmıştır, ne yaparsan yap oradan kolayca kaldırılamazsın. Bu gerçeği en başta kabul etmezsin zira vaktiyle annen tarafından “en yakışıklısı benim oğlumdur” şeklinde kandırılmışsındır. Gerçeğin kazığı kıçına çakılıp, ayağın yerden kesilince birazcık farkına varıp ona göre oynamaya çalışırsın. Hani “kazanmak” diyorsan buna şanslıysan ileride bazı kızlarla yatabilirsin. Ama hiç kimse için “vazgeçilmez” olamayacağını bilmenin süper ağırlığı ahir ömrün boyunca Rakun kuyruğu gibi seni peşinden takip eder.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kimse için vazgeçilmez olmayacağını anladığın zaman kendi kendine bir savunma mekanizması üreterek hiç kimseyi öyle bir pozisyona sokmamaya yemin edersin. Ben ettim. Sonra da tek kişi için bozdum. Evet, yukarıda anlattığım gibi sırf güzelliğinden dolayı 4 yıl boyunca gözümü kapatıp kastım. Gerçi o da çok pis şekilde götümde patlayıp “beni sev diyen mi oldu oğlum?” cevabıyla 3ün1’ini almamı sağladı.&amp;nbsp;3ün1’inden sonra bir daha öyle yapmamaya büyük yemin ettim. Çünkü ucundan bucağından yaptığın zaman bu kendini değersizleştirmekten başka bir şeye yaramıyor. Alçaltıyorsun artık kendini, alçaltınca da vur kafasına al lokmasını konumuna geliyorsun. Daha önce söylenemeyenler söyleniyor, muhatap alınmamaya başlıyorsun, aylardır içte biriktirilen kinler dökülmeye başlanıyor ve “ne mal” olduğun çekinilmeden yüzüne vuruluyor. Ama bir şey de diyemiyorsun, kendin ettin kendin buldum diyor hatta özür bile diliyorsun. İnsanlara değer verince yanında piyango olarak onları kaybetme korkusu geliyor ve bu da seni öylesine sınırlandırıyor ki bir süre sonra kendini onlarca kez CTRL+A çekip Delete’e bastığın yazılar yazarken buluyorsun.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Lakin bir yere kadar. Ben annemin karnından hakaret yemek için doğmadım. O kadar şeyi ortalık malı olayım diye yapmadım. Milletin dalga konusu, biriktirdiklerini üzerime kustukları masa bezi olmaktan zevk almıyorum. Öyle geyiklerden zevk alıyorsan o başka bir dünyadır, kapısı falan başkadır. Ben pek uğramıyorum oralara. Korkaklıksa korkaklık. Senin kadar komik değilim evet, kabul ediyorum. Senin kadar arkadaş canlısı değilim; her gittiğim yerde muazzam eğlenemiyorum. Büyük cesaret gösterilerim yok, sürekli ortaya çıkıp canını falan sıkıyorum. Küçücük şeyleri falan büyütüyorum. Sana göre tüm hata bendedir, ben kesin yanlış anlamışımdır, bana söyleyecek muhteşem açıklamaların vardır. Hep vardır zaten değil mi? Köfte Dudaklara sahip olmadığım için özür dilerim ama hani öyle değilim diye benim de bir gururum yok değil. Beni çok iyi tanıdığını biliyorum, o lafa&amp;nbsp;böyle bir tepki göstereceğimi de biliyordun.&amp;nbsp;Çok pişman olacaksın derdim ama ikimiz de biliyoruz pişman falan olmayacaksın. Hayatında küçük bir değişiklik bile meydana gelmeyecek. Zaten neden gelsin ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-5219023282803955033?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/5219023282803955033/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=5219023282803955033&amp;isPopup=true' title='10 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/5219023282803955033'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/5219023282803955033'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/04/pilli-bebekin-olumu.html' title='Pilli Bebek&apos;in Ölümü'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><thr:total>10</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-3974219259404554304</id><published>2011-04-02T16:33:00.001+03:00</published><updated>2011-04-02T22:34:13.505+03:00</updated><title type='text'>Babalar ve Oğullar</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-0A48tf6iZ54/TZcjFVqRkgI/AAAAAAAABBc/Z85BZMQMOU4/s1600/babaogy.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" r6="true" src="http://2.bp.blogspot.com/-0A48tf6iZ54/TZcjFVqRkgI/AAAAAAAABBc/Z85BZMQMOU4/s320/babaogy.jpg" width="213" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Çoğunuzun adını bile duymadığı Petrol Ofisi’nin birinci lige çıktığı yegane sezonda, 1995 yılındaydık. 8 yaşında falandım. Vidasını kaybettiğimden dolayı başı kesilmiş iğneyle camını tutturduğum bir gözlük takmaya (nedenini sormayın) başlamıştım. Boyum çok kısaydı, muhtemelen cüceydim. Abartmıyorum 20 kiloydum. Çok arkadaşım yoktu ama mutluydum çünkü kendi kendime yetebileceğimi sanacak kadar ufacık bir dünyaya sahiptim. Aydınlıkevler Semtindeki Ziraat Bankasının üçüncü katında oturuyorduk. Kardeşim iki yaşında kıvırcık saçlı; çok gülen ve çok konuşmaya çabalayan bir enikti henüz. Bugünkü gibi yağmurun usulca indiği serin bir Cumartesi gününde Annem ve&amp;nbsp;kütlesinden beş saniye önce odaya giren terlik tıkırdaması tarafından uyandırılıyordum.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;“Hadi Miraç, kalk artık baban ayakkabısını giyip çıkar, seni de beklemez”. Başkalarına karşı aceleciydi Peder Bey, sürekli tuhaf bir koşuşturması vardı; hani şu misafirliğe gidince eşine “Ne zaman kalkacağız yahu?” bakışları atan Türk babası stilindeydi. Yataktan hemen fırlayıp elimi yüzümü bile yıkamadan haldır huldur giyinerek kapıya dikildim. Babam da meşhur lacivert-kırmızı Adidas montunu üstüne geçirip “Haydi bakalım” diyerek beni kapıdan çıkarttı. Aşağı inip babamın “gardaşlarından” birisinin arabasına; ben babamın kucağında konumlanmak üzere yerleştik. İstikametimiz Cebeci Yolu, yönümüz İnönü Stadıydı.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Futbol her erkek için önemli mesele; genetik dizilimlerinin %99,8’i meşgul eden acayip bir denklemdir ya, işte babam için onun çok daha ötesi resmen %99,9’udur. Çok sevdiğinden ya da çok iyi oynadığından değil. O camianın içinde var olup söylediklerinin çıktığını görebilmesi için. Saral ailesinin erkeklerinde ekseriyetle görülen bir zaaftır söylediklerimizin çıkmasını istemek; kimsenin göremediğini illaki fark etme fetişizmi vardır bizlerde. Seçimlerden önce şu parti şu kadar oy alacak anketleri, dünya kupasından önce kupayı şu kaldıracak geyikleri, “Ya şunun için eşcinsel diyorlarmış” dedikoduları, “Antalya’daki Ferdi çok iyi topçu, alır verir saklar” muhabbetleri falan tırısla başlayıp gırla gider ve&amp;nbsp;katiyen de geri&amp;nbsp;gelmez.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Uyduruk İnönü stadına vardık. Ben seyyar amcadan köfte almak istedim ama “Kirli onlar ya, evde annen yaptı mı hiç yemiyorsun burada istiyorsun” cevabıyla terslendim. Ankara Ayazı analarımızı belliyorken uzun süre tribünün girişinde bekledik. Her yanımızdan kalabalık akıyor, deri kayışlı tasmalarının esaretindeki Polis köpekleri bize hırlıyor,&amp;nbsp;anne-oğul ilişkili Oedipus Kompleksli küfürleri dinliyor ve&amp;nbsp;ne duyduysa aynısını evde de söylemeyi planlıyordum. Aslında girişte sadece bekliyor içeri girmiyorduk çünkü babamın en muhteşem kankası ve Petrol Ofisi yöneticisi Akif Abi bizi kapının önünden alıp sanki girmeyenler öyle değişmiş Şeref Tribününden maçı izlemememizi sağlayacağını umuyorduk. Maç da öyle eften püften değildi ha; Beşiktaş maçıydı, inanılmaz efsanevi bir kadrosu vardı Kara Kartalların o zaman: Hoca Christop Daum, Raimond Aumann, Şener Kurtulmuş, Gökhan Keskin, Recep Çetin, Alpay Özalan, Ali Günçar, Metin Uzun, Serdar Topraktepe, Hüseyin Demirbay , Sertan Eser, Rıza Çalımbay, Fani Madida, Sergen Yalçın, Mehmet Özdilek , Eyjólfur Sverrisson, Mutlu Topçu, Ertuğrul Sağlam, Oktay Derelioğlu, Metin Tekin, Ali Gültiken. Zaten bu kadro o yıl da sike sike şampiyonluğu kazanmıştı. Gol kralı da 34 golle Aykut Kocaman olmuştu.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Siz sıcacık koltuklarınızdan diyin yarım, ben küçük kıçı kalıba dönmüş şekilde diyeyim 1 saat bekledikten sonra sıranın en başında&amp;nbsp;Akif Abi’nin 1.91’lik boyu ve ahtapot gibi ellerini gördük. Babam kankasını görünce sevinçle, gülümseyerek ve iyi niyetle elini havaya kaldırıp “buradayız” menşeli işaretini yapmaya yeltendi ki…&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Demin bize hırlayan siyah-kahve renkli devasa bir polis köpeği ok gibi üzerimize atlayıp babamın kolunu kaptı. Babam kolunu kurtarmak maksadıyla sağa sola salladı lakin canavar köpek dişlerini çoktan montun kollarına geçirmişti bile; yerinden bile kıpırdamadı. Köpeğin hamisi polis hayvanını belinden çekmeye başladı, hayır imkanı yoktu köpek bırakmıyordu, babam acıyla sızlanıp dizlerinin üzerine çöktü, ben de babam ölüyor diye gözlerimi kapatıp ağlamaya başladım. Bir kadın polis beni kucağına alıp oradan uzaklaştırmaya çalıştı; debelendim, ısrar ettim, ağlamaya devam ettim. Köpeği çekmeye çalışan polislerin sayısı ikiye çıktı. Babam artık pes edip sesi kesilmişti. Bense gözlerim kapalı olduğundan sadece bağırış, aman abi, dikkat abi, hayır yaa seslerin duyuyordum. Hayatımın en kötü 5 dakikasından sonra işkence nihayetinde sona erip köpeği monttan çekmeyi başardılar. Lacivert kırmızı montun sağ kolu tamamen kopmuştu. Babam, ondan almayı çok dilediğim başına kötü bir şey geldiğinde şakaya dökme geniyle gülerek bana döndü: “ Tarkan’ın keçeden kıyafetinin aynısı oldu, kabul et şimdi ama”&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Beşiktaş o maçı 3-0 kazanarak montunun tek kolu olmayan babamı çok üzdü. Ben de inadına Fenerbahçeli oldum. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;em&gt;Fotoğraf: Fahrettin Gökbaş.&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-3974219259404554304?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/3974219259404554304/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=3974219259404554304&amp;isPopup=true' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/3974219259404554304'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/3974219259404554304'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/04/babalar-ve-ogullar.html' title='Babalar ve Oğullar'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-0A48tf6iZ54/TZcjFVqRkgI/AAAAAAAABBc/Z85BZMQMOU4/s72-c/babaogy.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-6216611679703628692</id><published>2011-03-21T01:23:00.001+02:00</published><updated>2011-03-21T01:24:26.308+02:00</updated><title type='text'>Bu yazı 00:20:00:00 birim süre içerisinde yazılmıştır.</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://lh3.googleusercontent.com/-wYjhFDKFoHI/TYaMKqK2wJI/AAAAAAAABBI/Xz7T1pR-OPA/s1600/teaser_20_minutes.gif" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="282" src="https://lh3.googleusercontent.com/-wYjhFDKFoHI/TYaMKqK2wJI/AAAAAAAABBI/Xz7T1pR-OPA/s320/teaser_20_minutes.gif" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Otobüs duraklarında başka türlü bir zamanın geçtiğini anladığımda Lise-1’e gidiyordum. Değerli “Özer Tur” isimli şirketin güzide servis aracı beni defalarca mantıksızlığı açıklamama rağmen erken bir saatte almakta ısrar ettiğinden servisten ayrılmış; okula otobüsle veya taksiyle gidiyordum. Gerçi otobüsler kalabalık olduğundan dolayı yine erken kalkıyordum ama sorun değildi. Damarıma basıldı mı gözüm hiçbir şeyi görmez abi. Başkaları buna cesaret diyor. Bence salaklık. Ve ben de salağım. Neyse, konu o değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otobüs durağındaki ilk sabahımda şans eseri tarih hocamla aynı otobüse bindiğimizi fark ettim. Bu tabii ki ergenliğin başındaki, sivilce master’ına yeni başlamış bir çocuk için kötü bir şeydi. Hani iş sadece “Günaydın Hocam” la başlayıp “İyi akşamlar Hocam. Çok güzel bir dersti" ile bitse canıma minnetti. Ama hocam benle çok ısrarlı şekilde konuşmakta diretiyor, ben de sabahları psikolojik açıdan ayarsız olduğumdan yanlış şeyler söyleyip, o meşhur “kanaat” notunun kıçıma girmesini istemediğimden cevap veriyordum. Bir süre hocayla çok salak şeylerden konuşmaya devam ettik, hocam bana neredeyse her şeyini anlatmaya başladı; ailesini, eşini, çocuklarını, eşinin ailesinin zenginliğinden mütevellit kendisine iğrenç davranmasını, bebek ağlaması yüzünden kafasını kıracağını vs vs. Ben de ona çok şeyimi anlattım, annemi, babamı, kardeşimi, her şeyin çok boş geldiğini, çekirdek çitlerken çekirdek tanelerini ağzımda biriktirmeyi çok istediğimi ama 20 taneden sonra vazgeçip hepsini yuttuğumu falan filan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra bir gün tarih hocam artık durağa gelmemeye başladı. Nedenini çok sonra öğrendim; şizofreni hastasıymış ve “uzuuun” bir rapor almış. Bana anlattıkları da yalanmış zira kendisi 19 yaşında bir evlilik yaşamış ancak 1 sene sonra karısı tarafından terk edilmiş. Çocuğu, kayın validesi falan da hepsi martavalmış yani. Duyunca çok şaşırdım ama kesinlikle üzülüp, kandırıldığımı düşünmedim. Çünkü o martavallar adam için doğruydu ve zaten doğru olmasa bile hayatta öyle güzel yalanlar vardı ki inanın bana bazı gerçeklerden çok daha gerçekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayırdığım sürenin son beş dakikası. İnsanları tanımak çok güzelmiş onu söylemek istiyorum. Çok acayip ama mesela 10000 kere girdiğin blogdaki yazılarında “mevzunda” şeklinde değil de doğru veya yanlış şekilde&amp;nbsp; bilmiyorum ama “mevzuunda” yazan insanların hemen dibimde olduğunu keşfediyorsun. Sonra da bu vesileyle word’ün hem “Mevzunda” hem de “Mevzuunda” yazımlarını kabul ettiğini öğreniyorsun. Tuhaf. Keyifli ve ilginç. Ama daha çok keyifli.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-6216611679703628692?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/6216611679703628692/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=6216611679703628692&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/6216611679703628692'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/6216611679703628692'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/03/bu-yaz-00200000-birim-sure-icerisinde.html' title='Bu yazı 00:20:00:00 birim süre içerisinde yazılmıştır.'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='https://lh3.googleusercontent.com/-wYjhFDKFoHI/TYaMKqK2wJI/AAAAAAAABBI/Xz7T1pR-OPA/s72-c/teaser_20_minutes.gif' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-808074953502198776</id><published>2011-03-17T23:48:00.003+02:00</published><updated>2011-03-17T23:49:29.247+02:00</updated><title type='text'>Blok Flüt Çalmanın Kısmen Dayanılabilir Ağırlığı (Anı)</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://lh5.googleusercontent.com/-x3yJ99kslHg/TYKBoMkuVHI/AAAAAAAABBE/UUPJyRZParQ/s1600/blok%252Bfl%25C3%25BCt.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="170" src="https://lh5.googleusercontent.com/-x3yJ99kslHg/TYKBoMkuVHI/AAAAAAAABBE/UUPJyRZParQ/s320/blok%252Bfl%25C3%25BCt.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bir keresinde kafayı kırıp telefonumun aylık çalma ortalamasını hesaplamak adına 12 ay boyunca çalan her telefondan sonra İş Bankasının 2008 yılı ajandasına bir tik (2 kez İngilizce Hazırlık okuduk ya, “tik” nedir iyi biliriz) not almıştım. 23 Mart 2009’da başlayan istatistik maceram 23 Mart 2010’da sona ermiş ve telefonumun ayda ortalama 14 kez çaldığı ortaya çıkmıştı. Çıkan miktarın azlığı beni maalesef “gururluyuz güçlüyüz Ankaragüçlüyüz” değil de “Kızlar tarafından aranmamak fena halde Ankara gücüme gidiyor” tadında bir psikolojiye sokmuştu. Zaten, sırf o yüzdendir ki gariban telefonumun her çalışı sıçtığımın veyahut yakın gelecekte sıçacağımın Van Gogh elinden çıkma croplanmış resmidir şu ahir ömrümde. Bilgisayar terimiyle de devrik cümle harmanlamak tuhaf durdu ya ekranda, hadi hayırlısı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zehir gibi okuyucuların tahmin edebildiği gibi her şey çalan bir telefonla başladı. Ben bilgisayarda iki gün önce otobüsteyken yanımdaki adamın okuduğu Takvim Gazetesinin arka sayfasından ismini öğrendiğim harikulade kalçalı ablanın (Stacy Keibler) Youtube’daki videolarına “konsantre” olduğumdan ilk çalışında telefona bak(a)madım. Kader utansın, ah utansın. 2-3 dakika sonra telefon tekrar titreyince ellerimi kuru bir bezle silip, ekrandaki tanımadığım numaraya cevap verdim. Hanımkızlarımız tanımadığı telefonlara cevap vermemeyi büyük marifet sayar, bununla da övünür ya; bence bu Ercüment Çözer-Çizer’in kulaklarını çınlatacak kadar ağır bir saygısızlıktır. Yapanı hiç sevmem. Yabancı numarayla konuştuğumda beni yabancı bir ses değil, kafası en az benim kadar “alternatif akım” çalışan yakın bir arkadaşım Mr. “Şarjım bittiğinden arkadaşın telefonundan arıyorum” Emir çıktı. Telefondaki geyik ve hoşbeşin sadece birbirlerine yazılan kızlar ve erkekler tarafından yapıldığını bildiğinden hemen konuya daldı: “Akşama takılak mı? Süper bir planın parçası olacaksın kanka”. Ve elbetteki yine çok haklısın sayın zeki okuyucu, eğer cevabım “evet” olmasaydı, bu yazı da hiç yazılmayacaktı, yazılmayacaktı. “Fatmagül’ün Suçu Ne?” dizisindeki Rahmi taklidi yaptım size ama pek anlaşılamadı farkındayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emir’in -anlam veremediğim- tavsiyesine uyarak üstüne dandik bir şeyler (babaanne örgüsü kazak vb) takıştırıp evden çıktım. Paraya kıyamadığımdan (bir de bana zengin çocuğu diyorlar, alakası yok!) Metrobüs’ten sonraki en güzel ulaşım aracı Tabanway’la IF Performance Hall durağında indim. Terli alnımda damlacıklar birikmişti ve bu likidite buz gibi havayla kaynaştığından beni yavaşça hasta ediyordu. Bilmeyenler için amme hizmeti yaparsak; If Performance Hall, Ankara’daki gereğinden fazla saygı gören mekanlardan bir tanesidir. Çünkü ortam en başta çok dardır, tuvaletleri çok pis kokar ve içindeki bodyguardlar anlamsız bir gerginliğe sahiptir. İlginç tarafıysa, Ankara’da yaşayan ünlülerin çok sık görülebildiği, hatta bu şahısların İstanbul’daki benzerleri gibi paçoz olmamalarından mütevellit; onlarla sohbet imkanı bile sunmasıdır. 2005 yılında kapılarını açan (sanki daha önceden kapılar kapalıyken içeride parti veriyorlarmış gibi) If’i açıkçası hiçbir zaman çok sevemedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;If’in önüne tünedikten 10-15 dakika sonra Emir yanında gayet hoş, gayet kumral bir kızla geldi. Kız tuhaf tuhaf, Emir’se kabız kabız bana bakıyordu. Sebebini anlamamıştım. Önce Emir’le selamlaştık, sonraysa kızı benimle tanıştırması için kendisinden “İşte bu da mükemmel arkadaşım Mira.” tadında bir giriş cümlesi bekledim. Onun yerine adı Nilay olan kumral kız ellerimi avuçlarının içine alarak, hece hece gayet yüksek bir sesle “Mer-ha-ba Miraç, Na-sıl-sıın?” dedi. Ne oluyordu abi ya? Kız büyük ihtimalle geri zekalı falandı. Yazık ya… kibarca başımı sallayıp, “Eee..iyi gidiyor” cevabını verdim. Ardındansa küçük görüntümden dolayı her seferinde benimle taşak geçen korumaya başımızla selam vererek içeri girdik. Sahnede gayet amatör; kadın vokalist mini eteği giyen ve kendisini Joan Baez (bilmiyorum demeyin, direkt dalarım) zanneden rockçı bir hanımefendi vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ya salak salak konuşma Emir. Çok ağır bir bunalımdayım, kafayı yedirtme bana iyice ya”. Tuvaletteydik ve “buraya bakarlar” sloganlı pisuarlarda yan yana işiyorduk. Ying Yang geyiği vardır ya, yaşam bir dengedir, kötülükler iyiliği, iyiliklerse ardından kötülüğü getirir safsatalar falan işte hayatım o günlerde Ying Yang hıyarlığının tam tersi istikametinde ilerliyordu. Kötü şeyler daha kötü şeyleri, daha kötü şeylerse daha da kötü şeyleri getiriyordu. Resmen hissediyordum; Abdullah Uçmak’a dönüşmeye azcık bir aşama kalmıştı. Ben bu salak kafadayken, Emir Beyefendinin gelip bana söylediği şey ise şuydu: “Ya Miraç, kızı etkilemek için zeka geriliğine sahip yeğenime hayatı öğrettiğimi söyledim Nilay’a. Yani anlarsın ya, o yeğen sen olabilirsin diye düşündüm”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne diyon la sen?” Güzel Türkçe’mi bile bozmuştu adam. Çünkü iğrenç planının elle tutulur hiçbir tarafı yoktu. Size soruyorum, var mıydı abi? Planın tematiği hani bir öykü, bir hikaye veya geyik için uydurulan bir macera için eğlenceli olabilirdi ama gerçek hayatta kimse böyle bir yalan uydurmaya yeltenemezdi. Meğerse yeltenenler varmış dostlar. Elim fena halde Ergenekon mahkumuydu, çünkü Emir Bey’i Yaprak’ı etkilemeye çalışırkenki aymaz planlarımda defalarca kullanmıştım. Bu planların en basitinden bir örnek vereyim mesela; Emir’i Yaprak’ın -isimsiz- telefon sapığı haline getirip, bana şikayet etmesini sağlamıştım. Eh tabii “sapık” Emir, Yaprak’ı tekrar arayınca telefonu elime alıp sapık delikanlının “götünde şampanya patlatacağımı” ifade etmiştim. Sonra da telefonlar kesilmiş, ben de günün kahramanı olmuştum. İşte sırf bu yüzden bile bugünlük “mal” yeğen olmak zorundaydım. Allah’ın cezamı vereceği, engelli vatandaşlarımızın üzerinden plan yapmanın ahrette hesabının sorulacağından artık kesinlikle emindim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nilay ve Emir, kendilerine tekila, bana da kesilmiş limonla süslenmiş kola aldılar.&amp;nbsp; Canıma minnetti, biraz daha konuşmaya başladık, ben artık resmen geyiğe vurmama; “Nilay Abla ben seni çok sevdim, keşke benim Ablam olsan”, “En sevdiğim üç yemek patates kızartması, pide ve lahmacundur”, “Emir Abi dünyadaki kumların sayısı mı yoksa karıncaların sayısı mı daha fazladır?” tadında iyice saçmalamama rağmen ne yazık ki numara yaptığım hatun tarafından algılanamıyordu. Benim yabancı dil konuşamadığımı tahmin ettiği için Emir’e dönüp İngilizce, “Yüzü de ne kadar tuhaf. Bunlar böyle oluyor değil mi? Ben çok üzülüyorum bunlara” falan diyordu. İleriki süreçte saçmalamam fizikselliğime de sıçradı, tuhaf şekilde yürümeye, kendi kendime anlamsız sesler çıkartmaya başladım. Yine anlamadı, hatta bana nedensiz şekilde iyice üzüldü. Zaten bir tanıyan çıksa ne bileyim ortak arkadaşımız Ceyda falan çıksa karşımıza ki burası Ankara; bu ihtimal her zaman çoktur, kulaklarımızdan tutup bizi kovardı. Çok büyük risk alıyorduk ve daha da anlamsızı gereksiz bir riski sırf eğlence adına göğüslüyorduk. Güldük, yedik, eğlendik, bunlar iyice yakınlaştı öpüşmeye başladılar. Ben de etrafımdaki kızlara baktım, böyle ufak tefek kızıl saçlı, Rihanna fiziğinde acayip hoş bir hatun vardı, yanına yanaşmak için pıtı pıtı adımlarla çiftimizden uzaklaşırken Nilay’a yakalandım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elimden tutup beni kızıl Rihanna ile beni çocukmuşum gibi tanıştırdı. Doğal olarak Rihanna tarafından pek sallanmadım. Üzüntümü gören Nilay’dan şöyle afaki, can sıkıcı ve Ömer Üründül’ün “enteresan” diyeceği bir öneri çıktı: “Ya bizim eve gidelim mi, Miraç belki evdeki kızlarla iyi anlaşır” Emir bana baktı, ben de ona “sana hesabını soracağım” manasında argo bir el hareketi çektim. Bu “tamam” demekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve gittik. Klasik 4 kızlı öğrenci eviydi. Ankara’daki bazı apartmanlar sırf öğrenciler için ayrılmıştır. Kızlardan ikisinin sevgilileri; hayvan gibi tipler de oradaydı. Süper değil mi? Sanki her şey tammış gibi. Salona geçtik, yeniden milyonlarca kişiye tanıştırıldım. Bu arada unutmuyoruz beyler hanımlar ben hala deli gibi davranmaya devam ediyorum. Oturduk, bunlar bira içtiler, bana bu sefer limonsuz, gazı kaçmış 2,5’luk şişeden kola verildi: “Oleey…kolayı çok seviyorum ama anneciğim bana sadece süt içiriyoo” Emir sarhoşluğu abartınca ağzından benim çok iyi flüt çaldığımı, özel eğitim gördüğüm okuldaki müzik dersinde “en birinci” olduğumu söyledi. La havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azim! (biz full versiyon çalışırız) Bu hafta ettiğim toplam küfrün haddi hesabı yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elime mor renkli Helvacıoğlu Flütü “Bunu daha önceden 50 kişi çaldı” diye espri yaparak sıkıştırdılar. Konsantre sağlansın diye televizyondaki Nba özetlerini kumandadan değil düğmesinden kapattılar. 8 kişi karşıdaki kanepe sıkış tıkış oturdular. Bendeniz de, büyük bir dikkatle, inanılmaz bir özenle; 17 yaşındaki özel eğitim almış bir çocuk kisvesiyle “Merdiven” denilen o inanılmaz basit ama bir o kadar da efsane hale gelmiş şarkıyı “üflemeye” başladım: “do re mi fa sol la la la la, sol fa mi re re re re, la la sol mi fa sol, la sol fa mi re re re”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-808074953502198776?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/808074953502198776/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=808074953502198776&amp;isPopup=true' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/808074953502198776'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/808074953502198776'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/03/blok-flut-calmann-ksmen-dayanlabilir.html' title='Blok Flüt Çalmanın Kısmen Dayanılabilir Ağırlığı (Anı)'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='https://lh5.googleusercontent.com/-x3yJ99kslHg/TYKBoMkuVHI/AAAAAAAABBE/UUPJyRZParQ/s72-c/blok%252Bfl%25C3%25BCt.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-4004828847249945032</id><published>2011-03-14T00:53:00.000+02:00</published><updated>2011-03-14T00:54:31.353+02:00</updated><title type='text'>Kendimi İğrenç Hissediyorum</title><content type='html'>Ve bu şarkının da hiçbir faydası olmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe allowfullscreen="" frameborder="0" height="390" src="http://www.youtube.com/embed/-eA5XrcTFsc" title="YouTube video player" width="480"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-4004828847249945032?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/4004828847249945032/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=4004828847249945032&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/4004828847249945032'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/4004828847249945032'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/03/kendimi-igrenc-hissediyorum.html' title='Kendimi İğrenç Hissediyorum'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://img.youtube.com/vi/-eA5XrcTFsc/default.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-3431785058409818681</id><published>2011-03-11T14:20:00.002+02:00</published><updated>2011-03-11T14:40:03.444+02:00</updated><title type='text'>Blogspot Yassah Kardeşim!</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://lh6.googleusercontent.com/-LzRVo6OyJuM/TXoQpZtGSCI/AAAAAAAABBA/mQfriCBKA_k/s1600/blogspot-erisim-yasagi.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="160" src="https://lh6.googleusercontent.com/-LzRVo6OyJuM/TXoQpZtGSCI/AAAAAAAABBA/mQfriCBKA_k/s320/blogspot-erisim-yasagi.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hababam Sınıfında hepinizin malumu “Boncuk” isminde bir karakter vardır. Saçlarını inek yalamıştır, koyu renk gözlüğünü burnunun üstünde eksik etmez, her daim keten ceket giyer. Arkadaşları arasında sevilir ve fırsat buldukça tüm mütevazılığıyla onların haylazlıklarına katılmaktan zevk alır. Ancak ne yazık ki babası, özel bir okul olan Çamlıca Lisesi’nin taksitlerini ödeyemediğinden günümüz AK Parti yöneticilerine benzeyen Müdür bozuntusu Boncuk’u okuldan atmaya karar verir. Hababam Sınıfı da bu hüzünlü durumu okulun merdivenlerinde “Ulan içimizde mezun olacak tek adam da okuldan atılıyor” cümlesiyle yad edip, “elimizden ne gelebilir ki?” temalı Melih Kibar müziğiyle ağlar. Velhasıl-ı Kelam, Boncuk nihayetinde okulun kapısını açıp dışarı çıkar, hoplaya zıplaya merdivenlerden iner. Damat Ferit hemen atılır: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Haydi güle güle Boncuk...” Boncuk cevap verir: “Gitmiyorum ki…”, “Nasıl yani?”. Cevap manidardır: “Mahmut hoca okul taksitimi ödemiş!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sahneyi her izlediğimde ben dünyanın en mutlu insanı oluyorum arkadaşlar. Çünkü kendimi resmen “özgür” hissediyorum, dudak kaslarım benden habersiz gerilerek sağ ve sola keyiflice esniyor, kuşlar cıvıldıyor, burnumu mor sümbüllerin kokuları okşuyor, romantik bir komedi filminin en duygusal coşma anında çalan ismini bilmediğim süper şarkıyı tesadüfen keşfetmiş gibi oluyorum. Zaten ne zaman kendimi bozulmuş plak tadında hissetsem açarım Youtube’u; bakarım Boncuğuma ve her şey Albus Dumbledore değneği değmişçesine düzeliverir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu şimdi neden mi yazdım? Şu yüzden, bir devletin asli görevi nedir abi bana en kolay haliyle anlatır mısınız? Demokrasiymiş, Ergenekon’muş, politik kriptolarmış, kozmik odaymış, andıçlarlarmış tadında geyikleri içine sokmadan, sıradan bir insanın anlayabileceği en saf haliyle açıklayın ya ne olur…Ben de anlayayım Platon’dan beri başımızda cikcik edilen Devlet teranesinin ne olduğunu…Benim için bir devletin en asli görevi vatandaşlarını mutlu etmek ve mutluluklarının devamlılığını korumaktır abi bu kadar net. Gerisini anlamam, gerisini dinlemem, üzerine kafa yormam, zamanımı harcamam. Devletinin tüm çabası senin mutluluğun üzerine olmalıdır. Çünkü sen mutluysan, ailen de mutludur, ailen mutluysa onların aileleri de mutludur, iş arkadaşları da mutludur, arkadaşları da mutludur, sokaktaki insan da mutludur. Reklam Sloganı sahteliğinde ama olsun eğer sen mutluysan; herkes mutludur. Eğer herkes mutluysa; sen de mutlusundur. Bundan ötesi laf-ü güzaftır, saçmalığın daniskasıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak ve maalesef ki sadece 3,5 ay öncesine kadar ben mutlu olamıyordum çünkü Boncuk videosunun kaynağı Youtube, bazı nedenler dolayısıyla erişime kapatılmıştı. Ne için? Youtube Hazretlerinin ısrarla silmediği bazı afaki videolar için. Hadi 21. yüzyılda 65 milyonluk bir ülkenin V-Pills (başka bilmiyorum ya, sürekli V-Pills’i kullanıyorum) Haplarıymışçasına “Dünyanın en hızla büyüyen ülkesiyiz” diye övünmesine rağmen 5-6 videoyu kaldırtacak kudretten yoksun kaldığını kabul edelim. Meseleyi hepimiz için sefilleştiren asıl bomba “reislerimizin” yaptığı “Ben K-Tunnel’den giriyorum, siz de girin” açıklaması, sonra da mizaha dökülen “İşte Türk Zekası, Türk insanı her yasağı kendi yoluyla aşmayı bilir!” sevimsizliği.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı şeyi Tango Dersindeki Rus Hocam da söylüyor; “Siz Türkler her şeyin arka kapısını buluyorsunuz, çok zekisiniz” şeklindeki cümlelerle herkesin -ben hariç- gönlünü kazanıyor. Eğer Türklük kisvesi altındaki özelliklerimiz; arka yollar bulmaksa, zaten hakkımız olan şeyleri illegal yollardan almayı marifet olarak görmekse ve boğazlarımıza basılan “Baskı” marka kösele ayakkabılara verdiğimiz maksimum tepki #bogazimabasma- #basmabogazima yazmaksa durup düşünmek; nerede yanlış yaptığımızın farkına varıp belki de o kadar mükemmel olmadığımızı kabul etmemiz gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Internetin asıl gücü bilginin bolluğu ve yaratıcılıktaki üst düzey standart değil, bilginin paylaşımındaki ve dağılımındaki muazzam hızıdır. Mesela I-Phone-4 çıktı kısa zaman önce değil mi? Çıktıktan 2 hafta sonra Çin Menşeli bir teknoloji şirketi I-Phone’la aynı özellikteki telefonu yarı fiyatına piyasaya sundu. Çünkü I-Phone’u kutsal hale getiren bilgi artık saklanamıyor, dakikalar içinde PDF formatıyla gezegenin her yerine dağılıyor. Biz Körfez Savaşını CNN’in “Kahramanlık Destanı” görüntüleriyle kazıdık belleğimize. Çünkü o zamanlar bilgiye sadece “Amerikan Kaynaklarının” filtreli objektifiyle ulaşabiliyorduk. Irak Savaşında Internetin nimetleriyle ve El Cezire’nin Kamerası sayesinde anladık ki meğerse Ortadoğu’da insanlık yerlerde sürünüyormuş. Genç Amerikan askerlerinin bedenleri 5 dolar maliyetli el yapımı bombalarla parçalanıyormuş. Bizim Körfez Savaşında tanıdığımız Kahramanlık Destanı aslında La Fontaine’den masalların 21. sayfasıymış. İşte Türkiye’de hatta Dünyada Internetin kısıtlanmasının yegane sebebi; asırlardır masal dinlemeye alışkın kulaklarımıza üflenen gerçeğin işlerini kesatlaştıracağını düşünen Hans Christian Andersen’ler tarafından yönetilmemizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında yasaklarla çevrilmemizin hatası biraz da bize ait. Küçüklüğümüzden beri “Sobaya yaklaşma cız olursun”larla, “Gece 10:00’den önce eve gelmezsen bacaklarını kırarım”larla, “Tuvalette Sigara İçiyormuşsunuz…İçtirtmem!”lerle büyüyüp, bu salaklıklara karşı çıkmak yerine “Ya anne ders çalışmak için Merve’lerde kalacağım” yalanına sığındığımız, tuvalette sigara içmek yerine okulun yanındaki parkta içmeyi tercih ettiğimiz, Youtube kapatılınca “Amaan Vimeo var daha güzel hem de” dediğimiz için bu haldeyiz. Kimse elini taşın altına sokmuyor çünkü bu sistem öyle bir bok ki yasaklanan her ana arterin yanındaki köy patikasını sırf gözümüzü boyamak için sunuyorlar önümüze. Aynı büyük demokrat yalancılığımız gibi, aynı 19 yaşındaki Kürt çocuk Diyarbakır’dayken “Halkların Kardeşliği” deyip bağrımıza basmamız ancak aynı çocuk Nada’da bize asılırken “Bu pis kıroları neden alıyorlar buraya ya? (yaşanmış olay)” diyerek küçük görmemiz gibi. Türkiye’deki herkes kendisine özel yarattığı yalanlar dünyasında yaşıyor arkadaşlar. Hepimiz sadece kendi seçtiklerimizi gördüğümüz, duyduğumuz ve kokladığımız içi boşaltılmış kocaman bir pilates topunun içindeyiz. Özgürce nefes almak en doğal hakkımızken ölmeyi göze alamadığımızdan dolayı yoğun bakımda kalmayı kendimize alıştırıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Digiturk 10 gün önce Blogspot.com uzantılı adreslere erişim yasağı getirdi, Devlet kademelerindeki kimse de “Arkadaş sen kimsin lan?”diye sormadı çünkü ortada 321 adet bir milyon dolarcık vardı. Sosyal Medyada sözüm ona “büyük” yaygara kopartıldı, kampanyalar düzenlendi, cart yapıldı curt yapıldı. Nihayetinde ne oldu? Yine aynı sistematikleşmiş korkaklığımızı gösterip DNS’lere sarıldık. Ben ne yaptım? Yasağın 3. günü en kekeme halimle Digiturk’e telefon edip 20 dakikalık kan ter içindeki konuşmadan sonra parasını cebimden ödediğim aboneliğimi iptal ettirdim. Ancak ondan sonra Twitter’da hak ettiğime inandığım için #blogumadokunma yazdım. Digiturk’ten okuyanlar varsa ilan ediyorum ismim Öztürk Miraç Saral, 4 yıldır en ağır üyenizdim artık değilim isterseniz kontrol edebilirsiniz. 16 yaşımdan beridir Fenerbahçe’nin resmi hiçbir maçını kaçırmadım. Artık Fenerbahçe’mi evden izleyemeyeceğim için kaçırma ihtimalim mevcut ama umurumda değil. Hayatta futboldan, Fenerbahçe’den, HD filmlerden, Playboy Tv’den ve Fashion Tv’den daha önemli şeref meseleleri var. Hiç kimse ama hiç kimse benim yazmama engel olamaz. Ben ister Yunan Felsefesi üzerine bir tez paylaşırım blogumda ister “Bütün dünya duysun I Love Justin Bieber” yazarım. Hiç kimse benim aklım üzerinde hak iddia edip, onu kapatmaya, susturmaya, sindirmeye çalışamaz. Bunun için elimden gelen her şeyi yapmaya çalışır; gerekirse de kaybeder; bir daha hiç blog yazamam ama en azından yıllar sonraki muhabbetlerde “Hatırlar mısınız blogspot diye bir şey vardı kapatılmıştı falan, ne acayipti” dendiğinde gözlerimi yere dikerek utanmam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-3431785058409818681?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/3431785058409818681/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=3431785058409818681&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/3431785058409818681'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/3431785058409818681'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/03/blogspot-yassah-kardesim.html' title='Blogspot Yassah Kardeşim!'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='https://lh6.googleusercontent.com/-LzRVo6OyJuM/TXoQpZtGSCI/AAAAAAAABBA/mQfriCBKA_k/s72-c/blogspot-erisim-yasagi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-8482547635337612011</id><published>2011-03-07T01:25:00.001+02:00</published><updated>2011-03-07T01:26:35.746+02:00</updated><title type='text'>Eskilerden.</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://lh6.googleusercontent.com/-3gBIvdbS948/TXQXcmyf-GI/AAAAAAAABAo/tYXU33Hshrg/s1600/bsb.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="225" src="https://lh6.googleusercontent.com/-3gBIvdbS948/TXQXcmyf-GI/AAAAAAAABAo/tYXU33Hshrg/s320/bsb.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hiç durmadan kendisinin peşinde koşup duran, kendi kuyruğunu kovalayıp duran bir kedi gibi hissediyorum kendimi. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Kar beyaz veya moda akımlarıyla değişik renklere de sahip olabilen bir gelinliği bir kefene dönüştüren aşk dedikleri 'şey' gayet kapılabilesi, metafiziğin bile üstünde bir tür hastalıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, cümle aleme açıklıyorum; Aşk, üç harften oluşan bir hastalıktır. O hastalık ki, duygusuzlukla kaplanan içime; o içimi kaplayan şeyin kapsamının topu topu hiçlik olduğunu, hiçin ben, benim hiç, hiçbir şeyin her şey, her şeyin ben ve benim hiç olduğunu kekremsi bir kokuyla koklatarak bana bu gerçekleri hatırlatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca, adına sevişmek denen saçmalıktır ki toplasan da çıkartsan da bizi en fazla öncesi ve sonrası olmayan bir karşılıksızlıkta, zamansızlıkta bir bütün haline getiren dört kol, dört bacak, dört gözden ibaret eden ama sonunda çarpımımızın asla dört etmeyeceği bir çeşit yanılsamadan öteye götürmeyecek şeyle de mutlu olunamayacağını anlatıyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ben seni okuyup anlayabilmek istiyorum, ne olduğunu, muhteviyatını, cümlelerinin kimyasını ve onlardaki tadı damağımda şapırdatmak, şapırdatarak bir kanaate varmak hakkında; kim olduğunu anlamak evvelce ki; içinden geçenleri bilmek böylece, güzel gülümseyişine anlamlar katmak, çocukluğumdan anımsadığım boyama kitabındaki bir prensese benzettiğim güzelliğinle beni hançerinle ne kadar yaralayıp yaralayamayacağını kestirmek için istiyorum seni anlayabilmeyi. Oysa sen bana "körsün, aptal çocuk", diyorsun; duymuyorum. Bir sağırı körlüğüyle yüzleştirmek için sana duygularımı itiraf etmektense, kelimeleri birbirine karıştırıp, en yakın asma yaprağının ardına saklıyorum utancımı. İlk fırsatta seni sobelemek falan aklımdan geçmiyor. Sen hayatın karışık olmadığını düşünmeye devam edebilirsin, ben hâlâ hayatın hepimizi günah tohumlarıyla gebe bıraktığına inanmaya devam edeceğim.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Tarifsiz yoğunluğun sayesinde bir kelebeğin kanadının altını bir kez doldurabilen rüzgarının esiriyim ben. O rüzgar ki ruhumu efil efil serinletmeye kâdirken, tarifsiz hatalarımın sebepleriyle üzerimize zifiri karanlıkları çökertiyor. Bundan sonra ancak aldatılmışlıklarımızı düşüneceğiz farklı farklı mekânlarda sen ve ben ve de Tanrı: "beni neden yarattın?", "onu neden yarattın?", "bunların tek suçlusu ben miyim ?” Hayatı matematik zannederek saymaya başlayacağız sağ ayak başparmağımızdan yola koyulup bütün acılarımızı; sen hep bir fazla, ben hep bir eksik kalacağım, sen hep çoğul, ben hep tekil öleceğim, sen hep güzel, ben hep çirkin olacağım, sen hep masum, ben hep masum, Tanrı hep günah keçisi olacak. Birbirimizden birbirimizi yarattığımızı düşünürken aslında birbirimizden sonsuz uzaklaştığımızı keşfedeceğiz. Böylece sen köreleceksin, bilmeyeceksin, sobeleneceksin, ben ışıkları açık unutacağım ve benden geride kalanları da unutmak için didinip gayret göstersen de tekrar gelip o ışığı kapatmayacağım. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yaklaştıkça uzaklaşıyorsun benden, uzaklaştıkça çoğalıyorsun bende; anlatamıyorum. Hiç durmadan uzaklaşabilsem kendimden ki senin ruhunda sevgimden zerrecikler ararken seni görebilsem. Biliyorum seni yine anlamayacağım; gene yüzüne bakacak ve orada güzel bir burun, kaş ve gözler ( vesaire ) göreceğim, buna görmek diyecek, gördüklerimle seni yüceltme adına istemeden küçülteceğim. Varlığınla kabuğumun üzerindeki çatlaklardan içime süzülüp beni “görünür” kılabilen tek insansın. Başkalarının bunun sebebini acımasızlığın, güzelliğiyle kutsayarak kendisine tapanlar yaratan ve bu tapıcılarının düşlerini çalarak ve sadece şimdiye bakarım" diyerek, ikiyüzlülük tapınağının tepesinde oturman yüzünden olduğunu düşünmeleri umurumda değil.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-8482547635337612011?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/8482547635337612011/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=8482547635337612011&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/8482547635337612011'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/8482547635337612011'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/03/eskilerden.html' title='Eskilerden.'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='https://lh6.googleusercontent.com/-3gBIvdbS948/TXQXcmyf-GI/AAAAAAAABAo/tYXU33Hshrg/s72-c/bsb.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-3532580285846814678</id><published>2011-03-05T16:37:00.000+02:00</published><updated>2011-03-05T16:37:50.987+02:00</updated><title type='text'>Masumiyetin Ziyan Olmaz.</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://lh5.googleusercontent.com/-oy1SFEm9LOM/TXJI6bp9hwI/AAAAAAAABAk/yv0I-1PZRSw/s1600/g%25C3%25BCv.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="250" src="https://lh5.googleusercontent.com/-oy1SFEm9LOM/TXJI6bp9hwI/AAAAAAAABAk/yv0I-1PZRSw/s320/g%25C3%25BCv.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;i&gt;“Bir de şu var, başkaları yapmış ben neden yapamayayım diye sana bir şarkı yapmaya çalıştım, beceremedim. Özür dilerim :(“&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu iki cümle ve hüzünlü surat ifadesi 3,5 sene önce gariban kulunuz tarafından yazılmıştı. Çok fena değil mi? Tutulur tarafı yok. Amerikalıların Epic Fail dediği şeyden. Kendine acımanın 20.000 fersah altı. Ergenlik kafamdan renkli saplı cüce meyve bıçağıyla koparılmış ufak bir kesit. Cümlenin hilkat garibeliğinin neresinden başlayacağımdan emin değilim. En başta “şarkı yapmaya” çalışmak nedir ya? Dünyada çalabildiğim tek müzik aleti ucundan bucağından birazcık yan flüttür. O da ileride müzikal bir kariyerin startını verip, ikinci Ian Anderson olayım diye değil konuşmama katkı sağlasın diye. Hala merak ediyorum; Neden bir kız uğruna şarkı bestelemek gibi sözler vermişim ki? Daha da fenası sonra neden özür dilemişim? Muhtemelen Hanımefendi her “Hey Girl!” kızı misali yabanı pop müzikle yatıp kalktığı, derginin en arka sayfasındaki Türkçe’ye çevrilmiş şarkı sözlerini; “Dans pisti tıka basa dolu, su ısıtıcısı gibi sıcak’ı falan (50Cent/Candy Shop) ezberlediği içindir. Eğer kız fiziği sevseydi mesela “Başkaları yapmış ben neden yapamayayım diye sana izafiyet teorisini yaratmaya çalıştım, Einstein piçi benden önce yapmış bile. Özür dilerim :(“ şeklinde ağlayacaktım herhalde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hanımefendiye yazdığım acayip hüzünlü cümle, yine aynı hanımefendi tarafından haberim olmadan önce Facebook’ta “Bebenin yazdığına bakın” adıyla, sonra MSN’de “Bazen bende ne var da böylesine tutuluyorlar diye düşünüyorum aşkım, şunun bana attığı maile bak” yorumuyla ve nihayetinde maillerde “FW: İbiş” başlığıyla paylaşılıp 10 yıllık yakın bir kız arkadaşıma kadar ulaştı. 10 yıllık kankam maili benim yanımda; bizzat gözlerimin önünde okudu. Gülmesini bekliyordum çünkü benim saflığımla ilgili konulara verdiği yegane tepki önce “Salak/aptal/mal/geri/kafasız/dangalak” sözel ifadelerini yöneltmek sonra da kahkaha atmaktı. Ancak kahkaha atmadı, salak da demedi. Mutfağa gidip önce ikimize çay doldurdu, elimden tutup odasına götürdü. Bilgisayarını açtı. Internet Explorer’dan bir Porno sitesine bağlandı. Sitenin içinden yabancı bir hanımefendiyle kahverengi bir atın “arkalı-önlü” cinsel münasebetinin geçtiği bir erotik filmin ilk 40 saniyesini izlettirdi. “Kadın hakkında ne düşünüyorsun?” diye sordu. Cevap verdim: “Çok iğrenç” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dudaklarının ucuyla belli-belirsiz gülümsedi. Google Görselleri açtı. Yabancı bir kadın ismi yazıp ara’ya tıkladı. Çıkan sonuçlardaki sol baştan 7.resmi “Görselin gerçek boyutu”nda görüntüledi. Biraz önce kahverengi attan “büyük” ayar yiyen hanımefendinin inanılmaz masumane, inanılmaz zarif ve inanılmaz güzel bir resmiydi. Yumuşak sarı lepiska saçlar, bembeyaz bir ten, muntazam burun ve fevkalade ağız. “Şimdi ne düşünüyorsun?” diye tekrar sordu. Cevap verdim: “Sanırım aşık oldum”. Kolumu tutarak hafifçe sıktı: “ Gördüğün gibi bu bokta kimse masum değil abi. Hepimiz o 47 (tahmini) santimi yiyoruz. Tek fark makyaj yapmayı daha iyi becerebiliyor” Kolumu bırakıp ekledi: “Sen de makyaj yapmayı öğrenmek zorundasın Miraç. Yoksa böyle şeylerle ömrünü tüketir gidersin”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhabbetin geçtiği günün sonunda eve döndüm. Kafam biraz bulanmıştı, “ne oluyor lan” durumundaydım, dokunsalar sessizce ağlayacaktım; kendimi manasız ve gereksiz şekilde kandırılmış hissediyordum. Photosopla güzelleştirilmiş mankenin gerçek fiziğini görüp hayal kırıklığına uğramış çapkın Playboy gibiydim. Hanımefendiye şarkı yapamadığım için özür dilediğim maili tekrar açıp yaklaşık 20 kere okuyunca gaza geldim. Aldığım gazla kendimi kaptırıp hanımefendiye gönderdiğim 1800 civarındaki maile de göz atmaya başladım. Saat gece 23:00’de başlayan mail okuma sekansına stop dediğimde vakit 05:18’i gösteriyordu. Böylesine spesifik anlatıma neden kaptırdım bilemiyorum ama cep telefonumun saati 05:20’deyken de kafayı vurup uykuya daldım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalktığımın ertesi gününden bugüne kadar hayatımda kimseye ama kimseye güvenmedim. Hep arkamdan iş çevrildiğini düşündüm, beni sevenlere kötü davrandım, görmezden geldim, kendimi sakladım ki ileride böylesine şeylerle karşılaşmayayım. Birisini sevdim mi aklıma hep o hayvan pornosu-melek kız karşılaştırmasını getirdim. Dedim ki içimden; “Bağlanma-Sevme-İnanma”, “çünkü o kişi 47 santimi yiyor, hayat onu yaralamış; üzmüş, bozmuş”. “Şimdi intikamını senden almaya çalışacak”. Karşı çıktım, her şeyden kaçtım; kendimden başka kimseyi sevmedim çünkü başkalarını sevmekten çok korktum. Behzat Ç. misali; “Hep iyi misin diye sordular nasıl olduğumu hiç merak etmeden” tadında cinsiyetçi, kafatasçı, kendine güvenmeyen, bazı konularda aşırı açık bazı konularda muazzam katı, ayarsız bir adama dönüştüm. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç birimiz masum değiliz. En hasından büyük realite. Ancak hepimiz masum doğruyoruz. Ana rahminden aksi bir şeyin çıkması mümkün değil zaten. Sonra, büyüyor büyüdükçe de düşüyoruz. İlk seferinde belki annemiz belki babamız kaldırıyor. Salaklığımızın bakiliğinden mütevellit tekrar kapaklanıyoruz yere. İkinci sefer artık kimsenin umurumda olmuyoruz. Ayağa kalmak için tutunacak herhangi bir dal, kaya parçası, kapı demiri ararken de masumiyetimizi yavaşça; ince ağızlı sürahiden su döker gibi kaybediveriyoruz. Sanki İran’ın güneyindeki gül bahçelerinde gibiyiz; tutmak zorunda kaldığımız her dal mutlaka elimizi kesiyor. Kestikçe yaralar kapanıyor, Viva Darvin, Viva biyoloji ama elimizi kaplayan kabuklar yüzünden kimseye dokunamıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunları niye yazdığımı bilmiyorum. İnsanlara tekrar güvenmek istiyorum. Aslında ara sıra dalaşsak da çok güvenmek istediğim bir aday var. Sadece, nasıl güvenildiğini unutmuşum. Böyle. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-3532580285846814678?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/3532580285846814678/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=3532580285846814678&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/3532580285846814678'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/3532580285846814678'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/03/masumiyetin-ziyan-olmaz.html' title='Masumiyetin Ziyan Olmaz.'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='https://lh5.googleusercontent.com/-oy1SFEm9LOM/TXJI6bp9hwI/AAAAAAAABAk/yv0I-1PZRSw/s72-c/g%25C3%25BCv.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-3220728819204939086</id><published>2011-02-23T00:01:00.003+02:00</published><updated>2011-02-23T00:46:20.954+02:00</updated><title type='text'>PuCCa, Pink Freud ve Dizüstü Edebiyat Hakkındaki Artist Yazım.</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-f972iMRMywQ/TWQwcvJ8-NI/AAAAAAAABAU/Ehom3oO9xNE/s1600/aliveli.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="221" src="http://1.bp.blogspot.com/-f972iMRMywQ/TWQwcvJ8-NI/AAAAAAAABAU/Ehom3oO9xNE/s320/aliveli.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Eğer edebiyatı dizinin üstüne almaya çalışırsan gün gelir o seni kucağının üstüne oturtup “Japanese High School” fantezisi yapar diyeceğimi sanıyor, bu tartışmanın odağındaki güzide karakterlere klavyem döndükçe sayıp söveceğimi düşünüyorsanız çok üzgünüm; aradığınız adres burası değil, sizleri başka kapıya alalım çocuklar. Muhteremleri kıskandığım, “yetenek” bobinlerinin “övgü” açısından aşırı sarıldığını düşündüğüm muhakkak doğrudur. Ancak ortada reel bir başarı, resmiyete dökülmüş bir sonuç varsa ki bence fena halde var; mutlaka belirli oranda harcanmış emeğin sonucunda gelmiştir. Bu emeğin müteşebbisi ister Tweet girsin, ister blog yazsın ya da Tumblr denilen zımbırtıda 10. saniyeden sonra “X’e” basılan şarkılar paylaşsın fark etmez. Ben Yaşar Usta ekolündenim arkadaş; çabaya saygı duyarım, bu adamlar/kadınlar ben evde kıçımı kırıp Barcelona maçı izliyorken düşündüler, ürettiler, söylediler ve yazdılar. Beğen ya da beğenme ama 24 saat evrendeki herkes için sabit bir değerdir; herkes için aynıdır, herkes için değerlidir; sen hayallerle dolu uzayının boşluğunda zırvalarken beyefendiler ve hanımefendiler “New Post” aleminde gözlerine radyasyon doldurdular. Sırf bunun için bile kırmızı kurdeleli takdirnameyi hak ediyorlar.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;PuCCa’yı tanımaya/okumaya/takip etmeye ya da doğru yüklem her neyse işte onu yapmaya başladığımda aceminin de acemisi bir blog yazarı ve yazarlığımdan daha beter külüstür kadar ezik bir çocuktum. Hayatta bildiğim iki şey vardı. Bir tanesi kitap okumak, diğeri de aşık olduğum her kız tarafından en az 5 en çok 8 kere (gerçek sayı) ret edilmek. Kadınlardan öylesine çekiniyor, onları kafamda öylesine büyütüyordum ki onlara asla hak etmeyecekleri ve zaten istemeyecekleri anlamları yükleyip karşılığını bulamayınca, kendimi suçluyordum. Şans eseri keşfettiğim PuCCa’nın blogunu okumayı bu sebepten sevdim galiba ben, “kadın” denilen şeyin kafamdakilerden çok daha başka çok acayip bir şey olduğunu, zaaflarının mevcudiyetini, üzüldüğünü, sevindiğini, tuvalete gittiğini, kıçını tuvalet kağıdıyla silip kirli kağıdı çöp kutusunu yerine klozete attığını, dolmuşa 50 TL verince parasının üstünü alana kadar strese girdiğini falan tekrar hatırladım. Kendime saçmasapan şeyler için Marquis De Sade kırbaçları vurmayı bırakmada azımsanmayacak miktarda katkıları olmuştur hanımefendinin. Hani insanın zaaflarını keşfedip yazması çok keko bir şeydir, eğer IQ’ün 75’ten yukarıysa salaklıklarını rahatlıkla keşfedersin. Önemli olan kendini zaaflarınla, hatalarınla ve noksanlıklarınla kötü olduklarını bile bile dirayetli şekilde  kabullenmendir. Bence PuCCa Günlük blogu takip ediliyorsa ekseriyetle bu sebeptendir. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Sonra Dizüstü Edebiyat diye bir şey çıktı ortaya. Uzun süre varlığından haberdar bile değildim. Kitapçıda sapsarı kapağını görüp içini açınca tam anlamıyla ne olduğunu anlayabildim. Günümüzde davulun sesi uzaktan hoş değil boş geliyor; o yüzden meseleyi önce fena halde garipseyip dalgamı geçtim. Edebiyat bana göre Dostoyevski’lerin, Kafka’ların yeriydi, yani ciddi bir işti, saygınlık isterdi, okurken Bach dinlemeyi hak ederdi falan filan Bohem geyikler işte. Zaman biraz geçince meseleye biraz daha tutarlı bakınca paraya kıyıp Sami Hazinses Beyefendinin kitabına malik oldum. Blogunu hiç takip etmediğimden iki günde kitabı yalayıp yuttum, kah hüzünlendik kah sevindik TRT-2 mizansen geyiği çekecek kadar kendime yakın buldum Aras Reisi. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Zaman süreç içinde süratle akmaya devam edince yeni kitaplar çıkmaya başladı. Adını hiç duymadığım, enteresan tuhaf isimler ünlendi, etrafta dolaşmaya falan başladılar, ortalık karıştı düzen bozuldu yetiş ya Muhammed yetiş ya Ali (via İbrahim Tatlıses) durumuna gelindi. Biliyorsunuz “Twitter Ünlüsü” diye bir şey var alemi cihanda. Benim beceremediğim garip bir kimyasal formülü var bu işin; 140 karakteri kullanarak eski sevgiline veya Demet Akalın’a laf sokup yıldızlaşıyorsun. Sabah kalktığında aklına düşen ilk nöron “Bugün ne yapsam da Serdar Ortaç’ın basit şarkılarıyla dalga geçsem ya?” oluyor. İki üç kaliteli isimden sonra kitap çıkartacak arkadaşların uzun yazı stillerine bakılmadan çektikleri ilgi ve popülerliğe bakılarak seçimler yapılmaya başlandı. Hadi buna da normal diyelim sonuçta maddi kaygıları olan bir iş yayıncılık; Cem Mumcu ve tayfasının “neyi” satacaklarından önce “ne kadar kişiye” satacaklarını düşünmeleri çok doğal. Ancak bu olay popüler hale gelip, meselenin ciddiyeti iyice çatapata dönünce yakışıksız tartışmalar çıktı; iş, yeni yazar hanımefendilerden birisinin fake olduğu iddia edilen bir okuyucuya “Çok meraklıysan 20 TL’ni geri göndereyim la” demesine kadar vardı.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;En başta şunu oturtalım: üslup apayrı bir şeydir, hakaret çok çok başka bir şeydir. Kitap dediğiniz şey Esnaf Lokantasından istediğiniz Tarhana Çorbası değildir; beğenmediğiniz zaman geri gönderemezsiniz, garson gelip “buyurun paranızı beyefendi” diye artistik yap(a)maz. O okuyucunun sorunu verdiği 20 TL değil ki abi, o okuyucunun sorunu muhatap alınmak, fikirlerine değer gösterilmesi, harcadığı zamanıyla, aklıyla beyniyle ve hatta yüreğiyle okuduğu bir yazara yönelttiği eleştiriye karşılık bir cevap bulabilmek. Hadi okuyucu sana “hakaret” etti diyelim. Hayatımızda bize her hakaret eden insanın kafasını tiz vurdurup, “süppheear yazıousun cnm” tayfamızla yaşabilseydik muazzam olurdu ama böyle bir şeyi yapabileceğimiz evren üzerinde maalesef ki tek bir yer var: Rüyalar Alemi. Öteki türlü, hele ki Edebiyat yaptıysan, bir yaratı üretip insanların beğenisine sunuyorsan elbetteki her şeyi söyleyen tipler çıkacaktır, bunu bilerek girersin bu işe. Türkiye’de Orhan Pamuk’a edilen hakaretin, tehdidin haddi hesabı yok, şu ana kadar beyefendinin ağzından “Tehdit ediliyorum”dan başka bir hakaret cümlesi ne işittim ne işiteni işittim. Çok okunurken, DNR’da kitabına gizli gizli bakıp ego tatminleri yaşarken süper, hakaret yerken “sikerim lan bu işi”. Öyle olmuyor işte abi. Kitap yayınlatmakla yazar değil en fazla Dünyanın En Zeki İnsanı: Erdal Demirkıran olunur. Asıl maharet, asıl erdem hakarete de eleştiriye de, lagalugaya da dayanabilip başkalarının fikirlerine saygı gösterebilmek ve susmayı becerebilmektir.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Dizüstü Edebiyat’ın baba isimlerinin ekipten ayrılmalarına ben açıkçası üzüldüm. Çünkü kabul etmek istemesek de 1950’lerin yazılı dünyasının kuralları ve şartları artık işlemiyor. Peyami Safa, Nazım Hikmet polemiklerinin döndüğü dönemler sona erdi. 1955 senesinde Ankara’daki haftalık Edebiyat Dergisi sayısı 258’miş. Bugünse sadece 3. Eskiden büyük yazarlar eserlerini o 258 dergiden herhangi birinde yayınlatma fırsatı bulabiliyorlarmış. Şimdiyse o 3 dergide insanlar körler sağırlar birbirlerini ağırlara dönmüş iş. İşte, şimdiki zamanımızda yok olan 255 derginin işlevini Blog’lar yerine getirmeye çalışıyor. Modern zamanın polemikleri bu yazarlar tarafından yapılıyor. O yüzden blog yazarları da Dizüstü Edebiyat’tan kitapları çıkan insanlar da saygıyı fazlasıyla hak ediyorlar. Lakinkin başkalarına saygı duymayı beceremeyenler hariç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-3220728819204939086?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/3220728819204939086/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=3220728819204939086&amp;isPopup=true' title='15 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/3220728819204939086'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/3220728819204939086'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/02/pucca-pink-freud-ve-dizustu-edebiyat.html' title='PuCCa, Pink Freud ve Dizüstü Edebiyat Hakkındaki Artist Yazım.'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-f972iMRMywQ/TWQwcvJ8-NI/AAAAAAAABAU/Ehom3oO9xNE/s72-c/aliveli.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>15</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-4987880618560904917</id><published>2011-02-19T23:10:00.003+02:00</published><updated>2011-02-19T23:27:05.773+02:00</updated><title type='text'>Pazar günü seni kilisede göremedim John (Anı)</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-mO5z2YBxwWY/TWAun5YDV0I/AAAAAAAAA_w/P1ijcnFhBtU/s1600/080f7c8d968497425124a1abc147874f.large.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://4.bp.blogspot.com/-mO5z2YBxwWY/TWAun5YDV0I/AAAAAAAAA_w/P1ijcnFhBtU/s320/080f7c8d968497425124a1abc147874f.large.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;15 yaşındaydım ve her 15 yaşındaki çocuk gibi anneannem dışında kimsenin de umurunda değildim. Bunun nedeni çok basitti çünkü her şeyden önce 15 yaşındaydım be abi, var mıydı daha ötesi? Kim 15 yaşındaki halini çok net hatırlar ki? 15. sayfa, sonuna gelince dürülen defterimizdeki akranları 17 ya da 21 gibi “karakter” bir sayfa olmaktan çoook uzaktır. Teoman da dahil kimse “Daha 15…15…15..15’miş” diye&amp;nbsp; şarkımızı yapmaz. Babamız “Ben 15 yaşındayken okuldan sonra simit satar eve para getirirdim oğlum, sen anca boş boş oturuyorsun” türü -feyk- tiyatrolar oynamaz. 15 yaş maalesef ki arada dere kalmış, yetişkinliğin de çocukluğun da en boktan, en istenmeyen taraflarını bünyesinde toparlamış zavallı bir yaştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İki Schopenhauer ve iki Nietzsche okudum dünyam değişti” felsefesini bırakalım. Konuya dönelim. 15 yaşındaydım ve kimsenin umurunda olmamam zerre kadar umurumda olmadığı için garip bir helyumvari kafadaydım. İçmeden 365/12/7/24 sarhoştum resmen; sabah kalkıyordum, akşam inanmayacaksınız ama uyuyordum ve arada da bir şeyler oluyordu. Yaz tatiliydi, ben çalışan “upper middle” ailemden uzakta dedemlerin Fethiye’deki yazlığındaydım. Bana rahat edeyim diye eni boyundan geniş komple ahşap bir oda verdiler. Hani odanın sıcaklığının 50 santigrat derecede gezmesini bıraktım zira terlemeyi seviyordum ama mekanın malzemesinde tamamen odun temelli çalışıldığından odanın içinde yumruk büyüklüğündeki tüylü örümcekler, kıpkırmızı radyoaktif akrepler ve gezerken “tık tık” sesler çıkan hamamböcekleri eksik olmuyordu. Ama ilginç şekilde mutluydum be abi, karışanım yoktu edenim yoktu sorgulayan falan yoktu. Yediğim yemediğim her şey önümdeydi, sabah tadı nedense evdekinden hep daha güzel olan anneanne tarafından sürülmüş reçelli ekmek ve ballı sütlü muazzam kahvaltılar yapıyordum, tüplü TV teknolojisinin ağababası sayılan siyah renkli Arçelik 72 Ekran televizyonda dedem kanepede uyuyakalmışken cıbıldak ablaların çıktığı yabancı erotik hat reklamlarını izliyordum ve arka bahçede Mikasa topla duvara şut çekiyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir Cuma günü balkonda Güneş Gazetesinin dandik bulmacasını çözerken bahçe kapısı iki çocuk tarafından çalındı. Birisi soluk benizli klasik Türk Kumralı, diğeriyse Hilmi, Nizamettin, Hüsamettin gibi İslami isimlere sahip mahallenin standart ayı çocuğuydu. Aşağı inip kapıyı açtım: “Buyurun, kime baktınız?” Şişman cevap verdi: “Bizi Cemal Amca gönderdi, Miraç sen misin?” Anladığınızı tahmin ediyorum ama bu ülkede her seçimden sonra Facebook’ta Aziz Nesin’in aptallık formülü döner, o yüzden açıklama gereği duyuyorum: Evet, Cemal Dedemin adıdır. Çocukların sayıca üstünlüğünden ve benim 45 kiloluk ağırlığımdan dolayı sorularına “Dün gece yatakta verdiğim ayardan sonra hala mı adımı öğrenemedin la cikcik?” yerine daha mütevazı bir cevapla yetindim: “Evet. Benim”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bebelerin derdi beni iyi bir mümin yapmak isteyen saygıdeğer Dedemin en Adolf haliyle Cuma namazı için mahallenin çocuklarına verdiği “Miraç’ı da götürün çocuklar” emrini yerine getirmekmiş. İsmimden anlayabildiğiniz üzere dinsel hassasiyet seviyesi, dolgusu düşmüş azı dişi siniriyle aynı seviyede olan bir aileye sahibim. Aslında aileye değil de anneye sahibim demek daha doğru olur. Babam hele ki bu aralar Türkiye’de kötü giden her şeyi fena şekilde Arap temelli bir İslamiyet’e yormakla meşgul. Kapıdaki Colin Firth ve Hugh (Yemin ederim “Hugh” nasıl telaffuz ederim bilmiyorum. Hügh, Hiu, Hiügh?) Grant’in davetine istemeyerek de olsa yalandan “Çok iyi olur abi ya” diyerek&amp;nbsp; teşrif etmek zorunda kaldım. Nasıl abdest alınacağı hakkındaki bilgisizliğim anlaşılmasın diye akıllılık yaparak banyoda elimi yüzümü ve ayaklarımı yıkayıp paklandıktan sonra Fethiye Merkez Camisine doğru yürümeye başladık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukların ismi Eren ve Yasin’miş. Hangisi Yasin çok iyi tahmin etmişsinizdir. Sosyal gözlemde çok zor yanılırım yeğen bunu öğrenmelisin. Camiye vardığımızda içeride yer buluup sıcağın altında pişingen olmaktan yırttık. Gereksiz ayrıntıydı ama “pişingen” kelimesi hoşuma gittiğinden yazdım. Öğle Namazı hoparlörden okundu ve namazı kılmamız gereken noktaya haşırt diye gelindi. Ne yapacağımı bilemedim, hareketler konusunda sıkıntı yoktu; yanımdakilerden aynen copy-paste yapabilirdim ama peki ya sureler? Hemen kafayı kırıp namaz surelerini hatırlamaya çalıştım. Din Dersindeki muhterem Mustafa Fındık Hocamız sağ olsun aklıma bazı şeyler geliyordu. Sübhanekeyle başladım ilerledim ilerledim, ek suresini de okuyup devam ettim ve görevimi bitirdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonraysa sıçtığımı tesadüf eseri hangi sureleri okuduğumu söylemem üzerine Eren ve Yasin’in 15 dakikalık katıla katıla gülmelerinden mütevellit anladım. Mesele şuydu abiler, benim üst paragrafta “ek suresi” yazdığım şey aslında Kuranı Kerim’de asla var olmayan bir sureymiş. Orada Ek Sure dediği, herhangi 114 sureden bir tanesini temsil eden toplu bir başlıkmış. Hadi bunu da geçelim, asıl sıçtığım ve yeni kankalarımın gülmelerini sağlayan asıl komik şey benim “Ek Suresi” diye okuduğum şeyin esasında Libya Milli Marşı’nın (ki Libya’daki olayların sırf benim yüzünden çıktığını düşünmüyor değilim) aşağıdaki ilk kıtası olmasıymış:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;allāhu akbar fawqa kaydi l-muʿtadī&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;allāhu li-l-maẓlūmi ḫayru muʾaydi&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;anā bi-l-yaqīni wa-bi-s-silāḥi saʾaftadī&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;baladī wa-nūru l-ḥaqqi yasṭaʿu fī yadī&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü bendeniz Ek Sure denilen özel is şeyi çok yanlış anlayınca Ceyda’ya “Nedir abi bu ek sure?” diye sorup süper zeki arkadaşımdan bu cevabı almıştım. Muazzam safım değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte Yasin ve Eren’le arkadaşlığım bu komik olayla başladı. O yaz krallar gibi eğlendik hepimiz birer VI. George, Şah İsmail ya da IV. Henry olduk. Futbolda iyi olmamdan mütevellit mahalle maçlarında herkesi ezdik geçtik, denize havuza gittik, akşamları sahile indik, atari salonlarından çıkmadık ve Fethiye çingenelerinden dayak bile yedik. Ben çok arkadaş canlısı birisi sayılmam, Dünyadaki insanların yüzde 80’inin ağır geri zekalı olduğunu kalan yüzde 20’nin de sadece geri zekalı olduğunu düşünüyorum. Sorun bende diye düşünüyordum ama anladım ki sorun sizde yani beyler hanımlar. Sanırım ana avrat size saydırmadan bu mevzuyu kapatsam daha iyi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15 yaşımın muhteşem yaz ayından sonra Eren ve Yasin’le çok az görüştük. Sanırım şartların arkadaşı olmamızdı buna sebep. Şart ilişkileri, şart adamları vardır ya o hesap. Hani bazı kadınlarla bazı adamlarla sadece belirli şartlar altında birlikte olabiliriz. Normalde bize hiç uygun değildirlerdir de doğru zamanda ortaya çıkmışlardır falan. Yıldız Tilbe ne güzel yazmış Kış Güneşi’nde: Yanlış zaman, Yanlış insan. Tutunmak imkansız Bıktım Yamalı Sevdalardan”, aynen o tarzda şeyler işte. Hayatımın en güzel yazlarından birisini geçirdim ama ömrümün kalanında Yasin’i ya da Eren’i aramak aklıma bile gelmedi. Başka şeylere bulaştım LGS filan derken unutuldu gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Esaretin Bedeli filminde “Pasifiğin Hafızası Yoktur” diyor Andy Dufrense (Dufrense’nin Duffreyn diye okunması nedir abi?) ya, Pasifik Okyanusunun hafızası yok ama yaşamın fena güçlü bir hafızası var be abi. Karılarını aldatan erkeklerin peşine takılan fotoğraf makineli şişman dedektifler gibi gizli gizli seni takip edip, siyah beyaz (1940 yılındayız ya o yüzden renkli olamıyor fotoğraflar) resimlerini çekiyor. Bugün bir&amp;nbsp; kız arkadaşım beni aradı, dedi ki “Erkek arkadaşım seni çok iyi tanıyormuş yaa, hemen bi gel” Hemen bi gittim. Erkek arkadaşı bizim Eren’miş. Kumral olan. Yasin’e yazık tabii ama kızlar kumral tipleri seviyorlar; “Sad but true”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eren’i gördüğüme çok sevindim, çok mutlu oldum. Salı Günü için de adam topladık eğer saha bulabilirsek maç yapacağız. Ömür Üründül’e ultra katılıyorum artık: Futbol enteresan bir oyun ama yaşamın da enteresanlık seviyesi fena değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-4987880618560904917?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/4987880618560904917/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=4987880618560904917&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/4987880618560904917'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/4987880618560904917'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/02/pazar-gunu-seni-kilisede-goremedim-john.html' title='Pazar günü seni kilisede göremedim John (Anı)'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-mO5z2YBxwWY/TWAun5YDV0I/AAAAAAAAA_w/P1ijcnFhBtU/s72-c/080f7c8d968497425124a1abc147874f.large.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-3836014028020142248</id><published>2011-02-17T00:32:00.003+02:00</published><updated>2011-02-17T00:44:30.221+02:00</updated><title type='text'>Limasollu Naci'nin Akşamı</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-dQ8Sg6nDlVc/TVxP0rTXd_I/AAAAAAAAA_g/KQeGYtSpY24/s1600/demir+kapi+apartman+girisi.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://2.bp.blogspot.com/-dQ8Sg6nDlVc/TVxP0rTXd_I/AAAAAAAAA_g/KQeGYtSpY24/s320/demir+kapi+apartman+girisi.jpg" width="316" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Canım manasızca “bunları kesinlikle hak etmiyorum” demek istiyor ama akıllı bir insanın da çıkıp bana “Kim hak ediyor ki zaten oğlum?” demesinden korkuyorum. Beni sevmeyen insanları çok sevmek gibi pis bir ergenlik hastalığım var. Muhtemelen bulaşıcı. 23 yaşındayım, 6 yıl 7 ay sonra içki satın alabilecek bir kardeşe sahibim, geceleri horlamıyorum ve kafamın en az Levent Yüksel kadar çalıştığını düşünüyorum. Ama 2007 yılının bahar mevsiminin Nisan ayının 14. gününün akşamından beridir Road Runner’ı kovalayan Coyote olmaktan, Acme Şirketine para dökmekten katiyen vazgeçemiyorum. Başka su buharlarının yağmurlarına bulut olmaya çalışmaktan Gobi Çölüne dönüştüm. Bu durumun sebeplerini yıldız tornavidayla kurcalasam tesirsiz kalacağını biliyor, oluruna bıraksam da gönlümün razı gelmeyeceğini ise sadece tahmin edebiliyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatta her şey aslında açılarla ilgili falan. Dünya bir sabitin üzerine kurulduğundan senin başarını ya da başarısızlığını etkileyen done o sabite bakarkenki kullandığın açıda saklı. Üstteki paragraftaki umutsuz halimle ortalıkta gezerken, uzun zamandır görmediğim canım bir arkadaşım beni aniden sinemaya çağırdı. Tasımı tarağımı toparlayıp Büyülü Fener Sineması yollarına kendimi vurdum. Biletlerimizi aldık, herkes kendi parasını ödedi; salona girdik, mısır ve kola aldık, yedik içtik eğlendik güldük; arkadaşla sinema izlerken onunla mı konuşayım yoksa filme mi konsantre olayım gerginliğini yaşayıp filmden çıktık. Kız beni evine çağırdı. Gülerek “Kahve içmeye mi?” dedim, göz kırptı. Bunun ne anlama geldiği açıktı ama ben “Hayır” dedim, “Havamda değilim”. Çok şaşırdık. Şaşırdı değil şaşırdık çünkü eskiden olsa çoktan soyunmuştum bile. Cevabımı duyunca beni beş altı saniye -dil kullanmadan- öptü. “Hayır deme artistiği yapma bana lan” dedi. Canım yine istemedi, sakince arkamı dönerek otobüs durağına doğru yürümeye başladım. O da hemen yanıma seğirtti ve normal hayatımıza döndük. Hanımefendi öyle şeyleri kafasına takan birisi hiç değildir. Zaten sonradan öğrendim ki o akşam evine eski bir arkadaşını kahve içmeye çağırmış. Allah mesut etsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hanımefendiyi ret edip evimin sokağına adım attığımda apartmanın önünde park etmeye çalışan beyaz bir araba gördüm. Hemen gözüm plakasına takılırken aracın içinden benim yaşlarımda gayet afet bir kız çıktı. Siyah saçlıydı, kabanı vardı ve saçları sabah fönlenmiş gibiydi. Göz göze geldik; “Neye bakıyorsunuz?” dedi. Korkuyla ve heyecanla karışık aklıma ilk geleni hemen çıkartıverdim: “Teorim çökerten plakanıza bakıyorum”. arabasının kapısını kilitleyip yanıma geldi: “Ne teorisiymiş o ya?”. Şaşırmıştım, hiç görmediğim komşularımızdan bir tanesi falan mıydı acaba? Hemen bir teori uydurdum: “Ya plakasının başı G harfiyle başlıyorsa o aracın şoförü mutlaka güzel bir kadın oluyor. Ama sizinki B, işte o yüzden de teorim çöktü”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaldırıma çıktık, ya galiba aynı apartmana girecektik. Beraber yürüyerek apartmana anahtarla açtığım kapının izin vermesi sayesinde girdik. Alt kata doğru inerken el salladı, ben de “Hayırlı akşamlar” dedim sonra da kendime “Hayırlı mı?. Bari iyi akşamlar deseydim” diye kızdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve geldim. Yemek falan yedim, televizyon izledim. Telefonda bilardo oynadım ve yenildim. Ve bir gün daha böyle geçip gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-3836014028020142248?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/3836014028020142248/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=3836014028020142248&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/3836014028020142248'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/3836014028020142248'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/02/limasollu-nacinin-aksam.html' title='Limasollu Naci&apos;nin Akşamı'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-dQ8Sg6nDlVc/TVxP0rTXd_I/AAAAAAAAA_g/KQeGYtSpY24/s72-c/demir+kapi+apartman+girisi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-6807614713642681004</id><published>2011-02-10T00:02:00.004+02:00</published><updated>2011-02-10T00:27:42.702+02:00</updated><title type='text'>Bir arkadaşla konuşup çıkacaktım.</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_LeQshiC30LY/TVMLPh0BaZI/AAAAAAAAA_Q/oBCFCJbwj-k/s1600/s-s-s-stop-hammer-time-scatman-stammer-rnr-demotivational-poster-1218120348.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="284" src="http://2.bp.blogspot.com/_LeQshiC30LY/TVMLPh0BaZI/AAAAAAAAA_Q/oBCFCJbwj-k/s320/s-s-s-stop-hammer-time-scatman-stammer-rnr-demotivational-poster-1218120348.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Evvel zaman önce çoook sevdiğim bir hanımefendi beni evine yemeğe çağırdı. İsmini veremeyeceğim ancak kim olduğunu tahmin ettiğiniz kumral hanımefendi, “kankam” Ceyda’yı dişiden saymazsanız benim için yemek yapan 40 yaş altındaki ilk kadın olacaktı. Teklifin kulağım tarafından duyulduğu andan itibaren mutluluktan öylesine sarhoş oldum ki&amp;nbsp; evine teşrif edeceğim zamana kadar yani 63 saatlik sürede resmen Hüseyin Çelik tadında enteresan bir adama dönüştüm. “Günler geçmek bilmiyor” diye klasik bir deyim vardır ya işte resmen günler değil saatler değil dakikalar değil saliseler bile geçmek bilmedi. Ancak nihayetinde yattık kalktık yattık kalktık yattık ve büyük vakit geldi. En güzel giysilerimi giyerek, takıp takıştırarak ve yepisyeni kırmızı pabuçları bayramın ilk günü yatağının yanına koyulmuş genç kız sevinciyle kumral hanımefendinin Esat’taki evinin kahverengi kapısını çaldım. Kumral hanımefendi gayet süslü şekilde, teni buram buram o zamanlar yeni çıkan Thierry Mugler-Angel parfümü kokarak kapıyı açtı. Erotik işvesi bol lakin manası da hiç az olmayan bir teknikle kapının önünde -nedense?- birazcık bakıştık. Bu akşamın baya tuhaf geçeğinin oranı Ferhat Göçer’in yeni albümünde birisiyle düet yapacağının oranıyla aynı falandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçeri adımı attığımda beni süper (Eklemeden duramadım: Mario) mükellef bir masa karşıladı. Mönüyü çok anlayamamıştım ama yuvarlak masada gayet Meksikalı ve Portekizli yemekler vardı. Beni acayip acı, içinde kocaman lahana, pancar, soğan parçaları içeren bir çorba, muazzam bir Fajitas (yalan yok tadı hala damağımdadır) ve ilginç bir kapta servis edilen orta karar salata selamlıyordu. Ben televizyonu açıp Barcelona maçının sonucu öğrenmek istedim ancak onun yerine hanımefendinin DVD Player’ına taktığı Billie Holiday CD'sinden Strange Fruit’u dinledik. Masaya oturduğumuzda ağzımın kuruduğunu hissettim. Sağa sola bakıp içecek ararken hanımefendi gülümseyerek şefkatli bir anne sesiyle şunları söyledi: “Hiç merak etme Miraç. Çok sevdiğini bildiğimden 10 şişe falan maden suyu aldım”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bingo. Hayatımın tüm özeti bu bokluktur işte arkadaşlar. Kocaman 23 yılın, o kadar emeğimi o kadar uğraşımı görünmez hale getirip beni komik hale düşüren gerçek budur işte. Ben maden suyunu hiç sevmem ki abi... Ben Coca Cola’ya bayılırım, her gün 5 tane 2,5luk içsem yine doymam yine doymam. Ancak mesele maalesef şu ki hanımefendiyle dışarıda yediğimiz tüm yemeklerde söylenmesi zor ve beni titrek pandaya çeviren “Kola” sözcüğü yerine kolayca söyleyebildiğim kelime olan “Maden Suyu”nu seçtim. Hanımefendinin güzel gözlerindeki o keskin “acıma” çizgisine muhatap olmamak için iğrene iğrene maden suyunu içtim. Garibim de doğal olarak benim maden suyunu çok sevdiğimi düşünerek Şok’tan gidip 12’lik maden suyu aldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşamıyorum. Hayır, harbiden gerçek manasıyla konuşamıyorum. Dilsiz Mert Fırat’tan azcık halliceyim. Hani her zaman kekelerdim, hayatımda hiçbir zaman Erdal Beşikçioğlu kıvamında cümle kuramadım ama son 1 haftadır falan seviyem resmen yerlerde sürünüyor. İş arkadaşlarım sağ olsunlar cevap verirken şekilden şekle girmeyeyim diye bana soru sormuyorlar bile, yemeklerimizi getiren şirketin elemanı Sabri Bey “Pırasayla aranız nasıldır Miraç Bey?” şeklinde takılmayı çoktan bıraktı. Sağ olsunlar bana iyilik yaptıklarını biliyorum ama işte, takdir edersiniz ki kolay bir durum değil. Ne benim için ne benimle iletişime geçen şahıslar için. Mesela Facebook’tan kekeme bir siyahi çocuğun acayip komik videosunu izleyen arkadaşım bana ayıp olmasın diye gülmemek için derin derin nefesler çekip, sessiz kahkahalar atmaya kasıyor. Ben insanlara öyle bir sıkıntı vermek istemiyorum ki…Ama maalesef elimde gelen bir şey değil işte. Keşke olmasa ama ne fena ki keşkelerin Tanrı katında çok değeri yok. Hani herkesin uğruna elindeki her şeyi feda edeceği büyük bir “sıkıntısı” vardır ya işte benimki de bu bok. Adam gibi konuşabileceğim, kafamdakileri istediğim zaman istediğim şekilde dile getireceğim tek 24 saat için istediğiniz her şeyi vermeye hazırım. Beni anlamanızı falan istemiyorum zaten beni anlamayacağınızı da çok iyi biliyorum. Sırf Oliver Twist okuduk diye yetim çocukların halini gerçekten anlayabiliyor muyuz? Rahmetli Hrant Dink’in anısına yürüyüş yaptık, mum falan yaktık diye doğduğumuz topraklarda sürekli diken üstünde yaşamanın zorluğunu harbiden hissedebiliyor muyuz? Önceden de yazmıştım ben empatiye inanmam. Belki kurmayı çok beceremediğimdendir bilmiyorum ama başka bir insanı anlamanın imkansız olduğunu düşünüyorum. Zaten aşk ya da hoşlanma denilen duygunun esiri altına girmesek başkalarını anlamak umurumuzda olmuyor ki. Aşkta da sadece hevesimiz geçene kadar ortak bir paydada buluşmaya uğraşıyoruz. Sonsuz egoyla yüklendiğimizden bir insanı anlamadan ve tanınmadan güvenebileceğimize inanmıyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgililerimin ve arkadaşlarımın hemen hepsi şu ana kadar “Ben seni bu halinle seviyorum Miraç” cümlesini kurdular. Halbuki beni “bu halimle” sevmelerini istemiyorum. Arkadaşlar ben “normal” bir insanım lanet olsun be. Sizin kadar düzgün cümle kuramıyorum diye bu geri zekalı olduğumu kanıtlamıyor. Ortada “bu hal” diye bir şey yok sizin kafanıza sokamadığınız nokta bu işte. Beni bu halimle sevecekseniz rica ediyorum sevmeyin, sevgi bağımlısı değilim idare ederim. Harbiden ölmem yani hiç kimseye ihtiyacım yok. Beni sevmek istiyorsanız kapı açık buyurun. Ama bana bir şey bahşediyormuş gibi davranmayın. Lütfen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6662917717275293300-6807614713642681004?l=yorgandosek.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yorgandosek.blogspot.com/feeds/6807614713642681004/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6662917717275293300&amp;postID=6807614713642681004&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/6807614713642681004'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6662917717275293300/posts/default/6807614713642681004'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yorgandosek.blogspot.com/2011/02/bir-arkadasla-konusup-ckacaktm.html' title='Bir arkadaşla konuşup çıkacaktım.'/><author><name>Hiç kimse</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05242395983847466901</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-_RQb7bH65rg/TWA-GT9jG3I/AAAAAAAAA_0/SYFjTkpFYK4/s220/IMG_0017.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_LeQshiC30LY/TVMLPh0BaZI/AAAAAAAAA_Q/oBCFCJbwj-k/s72-c/s-s-s-stop-hammer-time-scatman-stammer-rnr-demotivational-poster-1218120348.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6662917717275293300.post-9141422176056196492</id><published>2011-02-07T01:08:00.001+02:00</published><updated>2011-02-07T01:10:10.864+02:00</updated><title type='text'>Düğün Konvoyuna Katılan Arabanın Dikiz Aynasına Bağlanan Mor Yazma.</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_LeQshiC30LY/TU8n3f0LTrI/AAAAAAAAA_M/D9BI_ROiNuw/s1600/3119616573_1da49baf41_o.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="213" src="http://2.bp.blogspot.com/_LeQshiC30LY/TU8n3f0LTrI/AAAAAAAAA_M/D9BI_ROiNuw/s320/3119616573_1da49baf41_o.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;O kadar salağım ki Word’de hala sevdiğim kızların isimlerini barındıran hayali düğün davetiyesi metinleri yazıyorum. Bana “Piç ol biraz koçum” diyenleri haklı çıkartacak kadar zarif ve kibarca bir özen gösterip koca koca harflerle dijital A4’leri şu şekilde dolduruyorum: “X ve Miraç sizleri düğünlerinde görmekten kıvanç duyarlar. Saral ve Xoğlu Aileleri”. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak ve ancak bu düğün davetiyelerinin isim kısımlarında şöyle bir sakatlık oluyor. Benim annemin ismi aslında bildiğiniz erkek ismi. Şöyle bir ipucu verirsek meselenin vahameti daha iyi anlaşılır; Validenin ismi çok iyi tanınan, arada sırada televizyona da çıkan eski bir Galatasaraylı futbolcunun adı. Çok şükür Kazım Kazım ya da Iulian Filipescu değil. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hadi gereken şartlar oluştu diyerek gerçek bir düğün davetiyesi yazdığımı varsayalım. Ya annemin ismi bu kadar maskülense ve bir de üzerine müstakbel eşimin annesinin adı da şans eseri erkek adı misal İsmet falansa ne yapacağım? Rezil bir karmaşa yaşanacak; davetiyeyi okuyan ve düğüne grup halinde gelip güzel sevgilileriyle ilgi çeken ekolden iş arkadaşlarım “Siz neden aileniz gibi Amsterdam’da evlenmediniz jajajaja (Portekiz gülmesi)?” türü eşcinselleri aşağılayan ifadeler kullanacaklar. Gereksiz çirkinlik yani. Komikmiş ama ayıp yani. Cız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten düğünlere çok da inancım yok, bence hayatın devamı için en fazla Sinan Engin kadar gerekliler. Çünkü hepimiz; anamız babamız dayımız, bacanağımız, kayınçomuz hatta en gereksiz akrabamız bile biliriz ki dünyanın tüm düğünlerinde asıl yıldız daima çift sınıfının gelin segmentine ait insanlarıdır. Damatlarsa onların yanındaki 600 TL’lik takımlarıyla sırıtan stepneden hallice süs bebekleri. Yıllar geçip, bir klasik olarak eski fotoğraflara bakıldığındaysa (Facebook çıktı sahici albümlere bakılmaz oldu ya) o düğünden erkeğin hatırladığı şeyler iğrenç bacak ağrıları ve kaçırdığı Fenerbahçe maçı olacakken, kızınki ise gelinliği ve sinsi kuzeni Aliye’nin kendisinden zayıf olması olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok kişiye fuzuli davetiye yazdım ama nasıl bir düğün istediğim hakkında hiç düşünmedim. Halbuki manyaklığıma yakışır şekilde çoktan kafayı patlatıp arzuladığım düğünü en ince ayrıntısına not almam gerekiyordu. Almadık. Ne kadar saçma bulsam da ne kadar inanmasam da en azından bir tane standart düğün planına acilen ihtiyacım var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatım boyunca çok düğüne gittim. Üstün Dökmen sosyologluğu yapmak istemiyorum ama harbiden Mamak’taki roman sokak düğününde de, Four Seasons’taki paçalardan Avro akan düğünde de yer aldım. Meysu meyve sularıyla sarhoş olduğumuz, kadınların birbirleriyle dans ettiği yerel tattaki düğün sonrası eğlencelerine de katıldım, striptiz şovlu disko eğlencelerinde de boy gösterdim. Bu işin feriştahını bilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düğünlerdeki en büyük sorun kesinlikle organizasyonsuzluk ve damadın her şeyle tek başına uğraşmaya çalışmasıdır. Halbuki düğünü planlayan, uygulayan ve sürekliliğini sağlayan kadro; teyze, damadın abisi/kardeşi ve en yakın arkadaştır. Çünkü gelin zaten kendi kıçını toplamaya kasmaktan; gelinliğim ütülendi mi, makyajımı nerede yapacağım acelelerinin arasına iki üç ağlama sekansı sığdırmaktan başka şeylere zaman bulamaz. Damatsa konuk karşılayacağım, araba ayarlayacağım zart zurt derken, kuaföre gelin başı için 500 TL baymaktan kendinden geçer, aptallaşır. Bu yüzden de tüm ihale yukarıdaki muhteşem üçlüye kalır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fantastic Three’den sonraki zor kısımsa mekan seçimidir. Galiba mekanı “komple” özellikli bir yerden seçmek lazım. Çünkü mesela kır düğünü sevimli gibi görünüyor ama istisnasız eninde sonunda soğuk yüzünden kır düğünü oluyor sana Öz Alaska Düğün Sarayı. Öyle bir mekan olmalı ki bahçe kısmı bulunmalı ancak sıçıldığı; yağmur yağdığı zamansa milletin sığınabileceği kapalı bir mekan da bulunmalı. Masalar öyle itinalı bir açıyla yerleştirilmeli ki tüm akrabalar birbirlerini görüp en Facebook halleriyle “Canım mutlaka görüşelim” cümlesini rahatlıkla kurabilmeli. Sandalye sayısının mutlaka konuk sayısından +25 fazla olması gerekir. Çünkü düğün kara deliği diye bir gerçek var ve bu büyük kara delik tüm sandalyeleri yutabilecek kadar e=m.c.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mekanı halledince sıra yemeğe geldi. Ana yemek çok önemli değil. Çünkü biz Türk Milletiyiz; karnımızı mutlaka salak gibi ordövr tabağıyla; soğuk salamla ve sarmayla doyururuz. Ana yemek önümüze geldiğindeyse o kadar şişmişizdir ki, çatalımız yerçekimine mukavemet edemez. Ben düğün yemeğinde basacağım ucuz sigara böreğini, mayonezi ve ekmeği sonra da yan gelip yatacağım. Ne gerek var ki ana yemek için uyluk dolmasına falan? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçki. Büyük mesele. Aslında hiç değil ama düğün oldu mu içki acayip önemli bir hale gelir. Nedenleri üzerinde bilim insanları çalışıyor. Düğünlerde “içki adamları” diye bir sınıf türer. Arkadaşlar sürekli sarhoşlarmış misali, garsonu sürekli “kardeş içki nerede, bizi unutma, rakıya buz var mı buz?” cümleleriyle sıkıştırırlar. Bir de öyle yüzsüzlerdir ki, düğünden iki gün sonra da “Çok ayıp, hepsi sarhoş olup dağıttılar. Cık cık” şeklinde havalara girerler. Düğünde içki varsa dedikodu da çok olur, dedikodusuz düğünse hıyarsız cacığa benzer; iyidir içki. Votka pek sevdiğimiz bir içki türü değil düğün bazında; o yüzden asıl ağırlık 1) Rakı 2) Bira 3) Ucuz Şarap olmalı. Aslında şarabı da almazdım ama her düğünde mutlaka acayip pahalı, iddialı bir tuvaletle gelip, “Ben kırmızı şarap rica edeyim lütfen” diyen bir teyzemiz vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müzik. Bu da çok büyük olmasa da küçük mesele de değil. Düğünlerde manyakça oynayan bir adam olarak tercihimi canlı bir orkestradan falan kullanmam. Gereksiz şekilde hem ekstra masraf hem de Türk Düğün Tarihi kendi kafalarına göre ki
