Kayıtlar

Ocak, 2016 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

6

Geçen gün arkadaşlarla The Revenant ve The Martian hakkında tartışırken (yani kendi kendime bu iki filmi mal gibi düşünürken) konu dramatik yapılarındaki eksikliklere geldi. Yani...Biliyorsunuz meseleyi. The Martian'daki herkes MUHTEŞEM insanlardı ve süper uyumlulardı. Mesela kahramanımız Mark Watney'i Mars'tan kurtarmak için zaten 500 gündür falan uzayda olan ekibi tekrar geri dönmeyi ve 300 gün daha yol yapmayı güle oynaya kabul ediyorlardı.
Halbuki "aranan" dramatik yapıda, Watney'i kurtarma kararı almak için uzay gemisinde yapılan toplantıda elemanın teki ayağa kalkmalı ve "Herkes kendi bacağından asılır kardeşimmm. Başlarım Mark'ınıza!" tarzı bir yaklaşımla oyunbozanlık yapmalıydı. Vücut ve beyin ister istemez bunu talep ediyordu izlerken. Hatta eminim, ben de dahil bazı "1,5 tl farkla büyük seçim ister misiniz?" tayfa filmin sonuna kadar Mars'ta uzaylılara dair bir şey çıkmasını bile beklemiştir.
Peki beklediğimiz dramatik y…

5

Artık her şeyin ne kadar UZUN olduğu hakkında hemfikiriz değil mi? Eskiden ortalama bir aksiyon filmi 90 dakika sürüyordu, şimdi 2 saati devirmeyen Whiplash dışında film hatırlıyor musunuz? Dizilerin hükümranlığıyla geçen 2000'lerin ikinci yarısının görsel sanat üretim kıstasları sinemayı bu şekilde etkiledi maalesef. Dizilerin bereketli süreleri sayesinde karakterlerini derinleştirmeleri, izleyiciler olarak bu derinliğe alışmamız ve talep etmemiz zamanla sinemaya da sirayet etti. Derinliği olmayan hiçbir karakter bize sahici gelmiyor. 
"Old school" macera anlatıcılığı ölüyor mu? Sorumuz bu. Clive Cussler'ların, Tom Clancy'lerin, James Patterson'ların, Wilbur Smith'lerin, John Grisham'ların sürüklediği kocaman bir türün sonuna geldik mi? 
Dünyayı yok etmek isteyen kötü adamlar, nükleer bombalar, aşırı güzel kızlar ve mega tesadüflerle ilerleyen anlatımların artık alıcısı yok mu? 
Uzun bir süre filme çekilmesi için özellikle yazıldığı kabak gibi belli…

4

Zamanla herkesin sorunu vardır. Bu küçükken teneffüsün hemen bitmesi, 28 yaşındayken de kendini 48 yaşında falan hissetme şeklinde tezahür ediyor. Bir şekilde zamanla mücadele ediyorsun işte. Geçmişiyle ayrı, şimdiki zamanıyla ayrı, geleceğiyle de ayrı üstelik. Hepsi de tek başlarına boktan, bileşik şekilde çok daha boktan şeyler.
Ama bazen, zamanın ötesinde insanlara tanışıyorsun. Zamanın içinde gezebiliyorlar. Tıpkı Alex gibi. Klasik spor eğrisini bilirsiniz. Diyelim ki Şampiyonlar Ligi'ni 20 yıl önce kazanan takımla(Ajax) bu sezonun sıkıcı Fenerbahçesi karşılaştı: Fenerbahçe 5'e yatırır. Çünkü oyun daha çok hızlanmıştır, yeni taktik anlayışları gelişmiştir, bireysel atletizm farkı vardır vs.

Bu topraklara bunun istisnası Alex de Souza adında bir oyuncu geldi. Hızlı değildi, çabuk da değildi. Kafa topu alamazdı, sol ayağı iyiydi ama eşsiz falan da değildi. Türkiye'ye ondan daha değerli Ricardinho'sundan, Lincoln'üne kadar en az 10 oyuncu gelmiştir.
Ancak bu adam…