Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Bu blog uyanık kalmak için uyumak zorunda olan bütün canlılara ithaf edilmiştir.

14 Ocak 2012 Cumartesi

Bi de Zagor vardı.




Başı eğikti. Ucunda yağlı etin parıldadığı çatalı ağzına götürdü. Başını kaldırdı. Kafasını gayri ihtiyari sola, camdan dışarıya, lodosun oraya buraya sürüklediği kar tanelerine çevirdi. Gözleri donuklaşmıştı. Çatalı elindeydi ve lokmasını çiğnemiyordu. Loş ışığın sarı aurasıyla çevrilmiştik. Meraklandım, ben de camdan dışarı baktım. Ellerini montunun cebine sıkıştırmış kırk yaşlarında iki adam, ağızlarından duman çıkartarak konuşuyorlar ve süratli adımlarla bilinmezliğe (sonranın bilinmezliği onlara boyut falan katmıyordu) yürüyorlardı. Saçları kar yüzünden beyazlaşmış; Flash Tv’nin yaşlandırma tekniğiyle bulduğu Alzheimerlı hacı amcalara benzemişlerdi. Her harfin üstünü dilimle okşayarak, en sevecen sesimle başımı camdan çevirmeden konuştum. “Senin bir sıkıntın mı var?” Efsane soru. Çok konuşan ama, söylemek istediklerinin asıllarını söyleyemeyen insanların ortak kaçış noktası. Anlamı: “neden benimle ilgilenmiyorsun?” Kız, kulağını kaşıdı. Dudaklarını araladı. İki dudağının arasında tükürüğünün oluşturduğu salya parmaklıkları görünüyordu. Cevap verecekti. Ama hepimiz zaten vereceği cevabı çok iyi biliyoruz değil mi? “Yoo, yok bir şey.”

Gözlerini benden kaçırdı. Her yeni eylem yeni bir evrenin kapısını açardı. Yanındaki sandalyeden çantasını aldı, içinden telefonunu çıkarttı. Telefonunun çaldığını duymamıştım ama çaldığını biliyordum. Yalnız insanla, yalnız olmayan insan farkıydı; birisi telefonunu çaldı mı diye kontrol ederdi ve (Anne(2)’yi saymazsak) genelde telefon çalmamış olurdu, diğeri telefonunu “yine kim aradı acaba?” diye kontrol ederdi ve hep de birisi aramış olurdu. Ve evet, ne yazık ki telefonu çalmıştı. Para biriktirip portatif bir jammer cihazı almam gerektiğini biliyordum. Merkezdeki pozisyonumu kaybetmek üzereydim. Çünkü demin pencereye baktığında gözleri donuklaşmıştı. Başka birisini düşündüğünde böyle yapardı. Çünkü “Senin bir sıkıntın mı var?” demiştim ve “hiç sorma canımın içi ya, şöyle oldu böyle oldu” demek yerine lafı ustaca geçiştirmişti. Kontrolü kaybediyordum galiba. Ayak bileklerimden içeri huzursuzluğun serinliği sızıyordu. Bacak kıllarım dikleşmişti. Deri gözeneklerim hassaslaşmıştı. Hep stresten, soğuktan değil. Belki ısınırım diye bacak bacak üstüne attım. Kazağımın kollarını çekiştirdim ki dikleşmiş çirkin kol kıllarım görünmesin. Masadaki metal tuzluğu elime aldım. Ne bileyim, aldım işte. Tuzun yarısı bitmişti. Tuzluğu yerine koydum. Güya hiçbir şeyi umursamayan, takmayan ve önem vermeyen adamlar gibi davranmaya çalışıyordum. O ise bu sırada telefonundan adamın veya kadının tekine, üstelik tek elini de değil iki elini kullanarak mesaj yazıyordu. Dudağının sol tarafındaki çizgiler diyagonal şekilde bükülmüştü. Anlamı: gülümsüyordu.

Dikkatini çekmek zorundaydım. Çünkü yarın yoktu bizim için. Gidecekti. “Evim” dediği yere dönecekti. Bir dahaki gelişine kadar kafasının içinde en azından bir seçenek olarak kalmalı, “ulan böyle bir çocuk vardı ya, acaba üstümde sadece bir bornozla evinde onu ziyaret mi etsem?” şeklinde düşünmesini umabileceğim kadar yer tutmalıydım hayatında. Dikkatini çekmek istediğimi göstermeden dikkatini çekmek zorundaydım. Böyle bir şeyi en son yaptığımda 9 yaşındaydım ve arka bahçede herkesi toplayıp “arkadaşlar ben Uranüs’ten gelmiş bir uzaylıyım” demiştim. Anlayacağınız birazcık acemiydim.

Çok temel bir mantıktı: dikkatini sana veren insanlar %99,9 olasılıkla sana bakarlar. Onun da bakması lazımdı. “Kiminle mesajlaşıyorsun ya?” Başkalarının gürültüsünden oluşan bir sessizlik vardı etrafta. Cevap vermesini bekledim. Kulağımda sadece dokunmatik telefonunun “tık tık” sesleri yankılanıyordu. Nihayetinde dudaklarını hafifçe büktü, yutkundu, telefonu masaya koydu ve cevap verdi. “Senin tanıdığın birisiyle değil ya. Bir arkadaşla”. Bir arkadaş. Türkiye’nin en geniş sülalesi “Bir arkadaşoğulları” ile aşık atmaya çalışıyordum. Çok ayıptı. Size de olmuştur; kafanızdaki şeytanlar sizi sürekli dürter ve kibirli sesleriyle “hadi laf sok, hadi canını sıkacak bir şey söyle. Sen bu lafın altında kalacak adam mısın be?” deyip sizi gaza getirip dururlar. Siz de karşınızdaki kişiye bakıp onu Mevlana usulü “lafa bakarım laf mı diye söyleyene bakarım adam mı diye” tekniğiyle tartarsınız. Genellikle de o “sokucu” cümleyi kurarsınız. Genellikle de pişman olursunuz. “Bir arkadaş ha? Dağcı arkadaşın mı yoksa? Burada boşuna bekliyorsun o zaman abi ya. Hemen git yetiş. Çadırını kurmuş bekliyordur seni”. Sondaki “çadır” argosunu iyice anlaması için yüzümü olabildiğince gerip gülümseyerek Refah Partisi işareti yaptım.

Çatalı tekrar eline aldı. Çatalın ucuyla tabaktaki soğumuş et parçalarını yokladı, çeyrek porsiyonu kalmış pilavı ezip, havuç taneleriyle oynadı. Beğenmemişti. Çatalı tabağa bıraktı. Elips şeklindeki yüzünde ne bir aşağıya iniş, bal rengi gözlerinde ne bir dalma emaresi, ne de sesinde çatallanma belirtisi vardı… “Peki ya Miraç. Haklısın, eh hadi hesabı isteyip kalkalım da ben dağcının yanına gidip biraz onunla ilgileneyim” Söylediğimden hemen pişman olmuştum ama pişmanlık alkolizm gibiydi; vücut bağışıklık kazandıkça, sarhoş olmak için daha çok içiyordun. Kalbin de pişmanlığa alıştıkça, vicdanını rahatlatmak için daha çok saçmalıyordun. Şu anda duysanız midenizin bulanacağı kadar iğrenç bir manken oyunculuğuyla güldüm. “Ya ben şaka yapmıştım. Takılmıştım. Just kidding. Yoksa sana gelen mesajdan bana ne yani. Sen de her şeyi ciddiye alıyorsun be kızım…Hesabı harbiden isteyelim mi ya?” Arkasına keyifle yaslandı. Kollarını kavuşturdu. Tüm iletişim fakültelerinde öğretilen bir kuraldı bu: kollar birbirlerine kavuşturulmuşsa, iletişim yolları kapalıdır. “İste hesabı ya, ciddiyim. Ama sana bir şey soracağım”. Cümlesine nokta koymadan atıldım, ne söyleyeceğini merak ediyordum: “sooor”. Sağ elini bu sefer Kenan Işık gibi yanağına koydu. “Seni buluşalım diye kim aradı?” Sıçmıştık. “Sen çağırdın”. Yanağındaki elini indirmedi. “Yani şunu anlamaya çalışıyorum, eğer ben sana göre başka birisiyle buluşmak istiyorsam hadi senin ifadenle söyleyeyim birisinin çadırına oturmak istiyorsam, neden seninle buluşmak isteyeyim ki?” Telefon joker hakkımı kullanmak istiyorum Kenan Bey. Yanak, boğaz ve dudak kaslarımda meczup titreşimler hissediyordum. Gülmemem lazımdı. Direnç göstermeliydim. “Belki beni de aradan çıkartmak istemişsindir. Olamaz mı? Olabilir. Yapmadığın şey mi? Yapmadığın şey değil”. Çok heyecanlandığında neden bu kadar agresifleştiğmin sebebini bulduğum gün, kamil insanlığa eriştiğim gün olacaktır. İşte o zaman şalterleri kapatıp Semerkant’a yerleşirim zaten.

Karşı masaya sipariş getiren garsonu görünce, sanki rahmetli ilkokul öğretmenim Halime Koşoçaydan’mış gibi parmak kaldırdım. Yanımıza doğru hareketlendi. Yarı yolda elimle imzalama hareketi yaparak, hesabı istedim. Mutfağa geri döndü. Madem hesabı istiyordu, ben de isterdim. Onu mu kıracaktım? Laflarına kanmayacaktım. Madem artistik yapıyordu “Hadi kalkalım, hesabı isteyelim abii” şeklinde, ben de onun gibi oynayacaktım. Maalesef ki ilkokulda “altta kalanın canı çıksın” oyunlarına alınmayan ve Uzun Eşek’te en fazla yastık rolünü alabilen birisi olarak alttan alma alışkanlığım yoktu. Likitleşemeyen ter vücudumu basmıştı. Kızarıyordum. Etrafımızdaki herkes bize bakıyor, her şey bizi izliyordu sanki. Hesabı istememden etkilenmeyince üsteledim. “Planın bu değil miydi? Senin olayın bu. Ankara’ya gelince ne yapayım diye düşündün. Hoop Miraç’ı arayayım. Dı dı dı dı(telefon tuşuna basma sesi) Alo? Merhaba canım benim..., zaten bebe dünden razı. Yemek falan yerim, kendimi övdürtürüm. Sonra da giderim. Nereye gidiyorsun Zagor’un yanına mı?”

Sevdiğin bir insanı tanımak çok güzel bir şey. Ama iyi tanıdığını sanmak ve aslında öyle olmaması çok kötü bir şey. Ne söyleyeceğini bilmiyordum. Bazen, onunla sohbet ederken ne söyleyeceğini önceden tahmin etmeye çalışıyordum. Tuttuğu zamanlarda kendimi onun bir parçası olarak görüyordum. Sanki ortak bir bilincimiz vardı ve habersiz şekilde bu sırrı birbirimizden saklıyorduk. Bu oyunu zamanında onu da alıştırmıştım. Ama biraz farklı şekilde. Bir yere oturuyorduk, karşılıklı 2 dakika sessizce bakışıyorduk ve sonra “ne düşündün?” diye soruyorduk. Ben hiçbir şey düşünmüyordum, zaten öyle bir durumda kim düşünebilirdi ki? O da düşünmediğimi bilmesine rağmen kafasına göre “Albatros kuşları, Aziz Yıldırım, Star Wars, Caps Lock, kahverengi şeker” türü tahminler yapıyordu. Ben en çok hangisini beğendiysem diyelim ki Caps Lock’u “Oha, Caps Lock’u düşünüyordum. Herkes bir kere bile olsa küçük harf yazacağı cümleyi komple büyük yazmıştır Caps Lock şeyi yüzünden” diyordum. Sonra aynısını ben onun için yapıyordum. Binyılın en geri zekalı oyunuydu. Ama bizim oyunumuzdu.

Keşke bu sefer de ne diyebileceğini tahmin edebilseydim. Lakin bambaşka bir damardan girmişti. “Zagor’um mu? Çok geri zekalısın. Tatlı geri zekalı değil. Harbi geri zekalı. İki saattir bana söylediklerini iki saniye düşün, sonra da söyle sabahtan beri beni övmüş müsün yoksa paso laf mı sokmuşsun?” Masa sallanıyordu galiba. Bardağımın dibinde kalmış suyu içtim. Boğazım köklenmiş ısıtma yüzünden öylesine kurumuştu ki, iki damla su boğazımdan akarken adeta bir şelale etkisi yarattı. Yutkundum. Buluştuğumuzdan beri kıza alt metinden “sen aslında şıllıksın” mesajı veriyordum. Hatta o sıralar kızı cep telefonuma rehberden görenler travesti zannetsin diye “Sıla(Samet)” diye kaydetmiştim. İkinci isimleri oluyordu ya travestilerin o hesap.

Öyle tuhafı ki içim. Hissiyatlarla, asli gerçekler büyük hadron çarpıştırıcısında çarpışmıştı. Garson yanımda belirmişti. Elinde küçük kahverengi bir kutu vardı. Kutunun içinde de kargacık burgacık bir yazıyla ödemem gereken meblağ… Amma velakin, Bu şımarık hatuna haddini bildirmenin vakti gelmişti. “Sen de onlardan mısın yoksa?” Çantasının fermuarını kapattı. Kucağına aldı. Gümüş saati kolunun üstüne çıkmıştı. Onu tekrar bileğine indirdi. “Neylerdenim?” Hesabı ödedim. Yan sandalyeden montumu alırken ekledim: “Masumiyet’i izlemeyip, sadece youtube’dan Haluk Bilginer tiradını izleyenlerden. Hadi bebeğim, gerçeklerden kaçılmaz. İtiraf et. Onlardansın değil mi?”

Manasız bir şuhlukla saçlarını düzeltti. Ona uzattığım kırmızı eldivenlerini taktı. Sonra da sıcacık banyodan cıbıldak çıkıp donmamak için hemen bornoza atlamanın hızıyla kaşmirden kabanını giyindi. Cevap verdi: “Öf. Çok belli ettim değil mi? Türkiye’nin en kalabalık sivil toplum örgütünde ben de varım. Adımız MSHBTOBT. Masumiyet’i Sadece Haluk Bilginer Tiradı Olarak Bilenler Teşkilatı”.

Elimle salla minvalinde bir hareket yaptım, zira ben de Masumiyet’i izlememiştim. “Ben de sizin örgütteyim ki zaten” Karşılıklı gülüştük.

Not: Masumiyet’i hiçbir zaman beraber izleyemedik.

0 Fikir Beyanı: