Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Bu blog uyanık kalmak için uyumak zorunda olan bütün canlılara ithaf edilmiştir.

5 Aralık 2011 Pazartesi

Rakı Meslek Lisesi





Öğrenmenin ne yaşı, ne de yeri var. Hele benim gibi, sosyal hayatı asıl yaşındakilerle değil de 14-15 yaşındaki donanımlarıyla takip eden birisi için, karşıdaki bakkala gidip ekmek almak bile İskenderiye Kütüphanesinden çok daha öğretici bir süreç. Bazılarının hatta isim verelim Elif Şafak(Shafak)’ın ruhu sürekli teleportasyon sürecindedir ya, benim ruhum da transformasyondan transformasyona koşuyor. Ve her dönüşümünde de, bu kadar az şey bilerek nasıl normal hayatına devam ediyorum şeklinde şaşırıyorum.

Cumartesi günü arkadaşlarımla birlikte böyle entelektüel meyhanesi diyebileceğimiz bir yere gittik. İsim vermeyelim (neden vermiyorsak? Ve biz kimsek?) ama canlı müzikli, herkesin masalarda oynadığı şenlikli bir yerdi. Bu buluşmanın organizasyonunu ben yaptım. Hani bunu şimdi nasıl artistik içermeyen bir hale çevirebilirim bilemiyorum ama sanırım bu, hayatımda birden fazla kişiyi ilgilendiren yaptığım ilk plan falandı. Neyse, planı kurduk, arkadaşlara sms veya arama yoluyla haber verdik, konuştuk-ayarladık-ettik ve nihayetinde “tamamdır kardeş, görüşürüz”’le plancağımızın cilasını attık.

Kurgu bildiğiniz gibi hayattaki en güzel şeylerden bir tanesidir. Hem uydurukçuluğun o insanı rahatsız eden çiğliğinden uzaktır, hem de gerçeğin o sonsuz sıkıcılığından uzaktır. Yaşanmamış ama yaşanacak bir olayda başına neler gelebileceğini tahmin edip kurgulayarak; ona göre pozisyon almak ise 14-15 yaşında heyecanlıdır. Ancak benim yaşıma geldiyseniz, sırtınıza yüklediğiniz 25KGlik un çuvalıdır. O yüzden buluşma saatine kadar, “ulan bir şey olacak mı? Ne sipariş vereyim, oynayayım mı, güleyim mi, gülerken diş etlerimi göstereyim mi, tuvalete kaç kere gideyim, tuvalete gittiğimde klozete mi pisuara mı işeyeyim, ellerimi yıkadıktan sonra havluya mı, hava üfleyici mekanizmaya mı kurulatayım, giderken ne yapayım, topluca çıktığımızda kapıdan kaçıncı sırada çıkayım?” gibi şeyleri düşünmedim. Eskiden ufak kağıtlara falan yazardım ama o zamanlar ergenlik denilen virüs kanımda haddinden fazla dolaşıyordu.

Plan kuramadığım için buluşma vaktimize 1,5 dakika kala ben hala üstümde kaban boynumda atkı Fener maçının son dakikalarını izliyordum. Saate bakınca aniden ne kadar ilerlediğini -istemeyerek- fark ettim. Hemen bir koşu evden çıktım…diyeceğimi sanıyorsunuz lakin yanılıyorsunuz. Tam evden çıkmadan önce işemeyen insan bence erkek değildir, çok net. Dolayısıyla işedim ve evden aceleyle çıktım. Buluşma öncesi yapılması elzemlik içeren “Geldiniz mi ya?” telefonunu da ettim. Gelmişlerdi. Adımlarımı hızlandırdım. Cinnah yokuşundan aşağı, kayıp düşmemeye dikkat ederek salındım ve buluşma yerimize vardım. Kapıyı açtım. Garsonun teki bana dik dik baktı. Niye geldiğimi söyledim, dik dik bakmayı bıraktı.

Öğrenme macerası da o andan sonra başladı. İlk soru şuydu: Arkadaşlarınız sizden önce mekana geldiyse onlarla nasıl selamlaşırsınız? Dın dın…Hepsini masadan çıkartıp tek tek selamlaşmayı düşündüm, ama bu lokasyonun darlığı yüzünden gayet saçma sapan bir fikirdi. İkinci alternatifim, “napıyonuz lan şerefsizler?” şeklinde hafif espri hafif argo bir tavırla toplu selam yapıp yerime oturmaktı. Lakin bu da pek doğru değildi çünkü masada kızlar vardı ve herkes bilir ki, 21.yüzyıldaki 18-25 yaş arası gençlik yasalarına göre bir kızın yanında küfürlü konuşabilmek için, önce onun küfür ederek o “izni” vermesi gerekmektedir. Ortamdaki hanımefendi veya hanımefendiler küfür ederlerse, bunun anlamı “biz küfür edilmesini kaldırabiliriz beyler” demektir. Önceden de söylediğim gibi kafamda ne yapacağımı kurgulamadığım için ne yapacağımı bilemedim. Böyle baya bir ayakta bekledim. Sonra, Allah’tan benim “arafta kalmışlığımı” anladılar mı artık bilmiyorum, böyle harala gürele içinde selamlaşıp oturdum.

İkinci soruya geçmeden önce ekstra bilgi vermem lazım. Mekanın sahibi hanımefendi, annemin iyi bir arkadaşıydı. Dolayısıyla, beni gördüğü an masamıza gelip; “selamlaşacağımızı” biliyordum ve bekliyordum. Ve tabii ki hürmeten geldi. Ah, ne yapacağımı bilemedim. Amaçsız ayağa kalkıp mallıktan hallice beklemek bir insan için çok acınasıdır ve ben ne yazık ki o acınası sürecin içine girmiştim. Aynı acıklı durum 3 kişi Ankara Havası oynarken de başınıza gelir, o iki kişi karşılıklı dans eder, sizde yanında yancı yancı oynarsınız. Kadın geldi, ben amaçsızca ayağa kalktım ve kafam biraz dumanlı olduğu için “Arkadaşlar mekanın sahibi X Hanım” falan bir şeyler geveledim. Öylesine kısık sesle söylemiştim ki bunu, duyulacağımı pek sanmıyordum. Sonra, baktım ki gayet de duyulmuşum abi. O aşamayı güzel geçtim, mekanın sahibini tanıma artistliğinin tadını yeterince çıkarttım. Hani çok zor bir süreç ama zevki de bambaşka lan. Charizard’ın sırtından tutunup Ankara üstünde uçmak kadar zevkli. En az.

Bu aşamayı atlattıktan sonra içtiğim Rakı’nın etkisiyle koordinasyon yetimi kaybetmeye başladım. Tek bildiğim yakın bir arkadaşımın bana dediği “içebildiğin kadar su iç” tavsiyesiydi. O yüzden sürekli damacanaya tecavüz eden adamın o sonsuz ihtirasıyla su içiyordum. Bu arada da sohbetlere katılıyor-katılmaya gayret ediyordum. Ancak mekanda sürekli bir canlı müzik sesi olmasından ve diğer insanların bağırarak konuşması yüzünden etrafta inanılmaz bir gürültü vardı. Bu durumda da üçüncü soru devreye giriyordu: Gürültülü ortamda yanında oturanla değil de, karşında oturan insanla nasıl konuşursun? Bu mesele ses mühendislerinin üzerine tez yazması gereken bir muhabbettir, çok iddialıyım.

Mesela benim bildiğim bu işin tek ölçüsü vardı; konuşurken kendi sesini duyarsan, o ses uygundur. Ancak yeterli gelmiyordu abi işte, ben bir şeyler söylemeye çalıştıkça karşımdaki iyice eğiliyordu, ben strese giriyordum, strese girince ses tonumu hiç ayarlayamıyordum ve ses tonumu ayarlayamadıkça, karşımdaki iyice eğiliyordu ve bu çok acayip bir görüntüye sebep oluyordu. Arkadaşlarımın yakın başka bir arkadaşı daha gelmişti. Kız ne söylediğimi anlayacak diye şekilden şekle girdi, onun adına üzülmedim değil. Zaten erkenden de kalktı. Sebebinin omurgasının eğilmesi olduğunu düşünüyorum.

Sonra, işi biraz kaptım ama… Çünkü arkadaşlarımı biraz dinledim, bağırmadan nasıl seslerini duyurduklarını kavramaya çalıştım. Konuşurlarken boyun kaslarını gerginleştirdiklerini gözlemledim. Ben de aynısını denedim ve SONUÇ BAŞARILIYDI. Sohbete katılarak, ortamdan uzak kalmamayı başardım. Ya buna tabii bir yerden sonra ne söylediğimi bile anlayamayacak kadar kafayı bulmam da sebep olmuş olabilir. Bu da bir ihtimaldir. Devrim de bir ihtimaldi ama.

Kalkmaya yakın daha doğrusu kalkıp gocuklarımızı alırken şu son soru beni çepeçevre sardı: Arkadaşlar nasıl uğurlanır? Ne bileyim, ben çok az kişiyi uğurlayabildim hayatımda. Ve kimsenin arkasından su dökmedim. En fazla el salladım. Ayrıca ne kadar şiirsel de olsa elvedalar da gitmek de kötüdür lan, arkalarında büyük boşluklar bırakır falan filan…Ya, eskiden veda durumlarında ne diyeceğimi bilemediğim için sessizce sıvışma yolunu seçerdim. Bunu en fazla yaşım biraz daha küçükken gittiğimiz misafirlerden ayrılırken yapardım. Hani misafirliğe gittiğiniz evin büyükleri sizi sallamaz ya bazen, siz beklersiniz “haydi kendine iyi bak” falan demelerini ama demezler, siz de kendinizi hamamböceği hissedersiniz. Ben o psikolojiden resmen korkuyorum. Bu yüzden elvedalarda falan çok gerilirim.

Ama bu sefer hiç öyle olmadı. Sarıldık falan, arabalarına binip gittiler. Eve vardıklarında bana “biz tek parça halinde eve vardık, her şey için teşekkürler” tadında mesaj attılar. Ben de eve vardığımda, arkadaşımın tavsiyesine uyarak iki sürahi suyu bardak bardak içtim, üstümü çıkarttım, pijamalarımı giydim, yorganın üstüne ayrıca bir de battaniye serdim, çoraplarımı çıkarttım, ışığı kapattım ve bana gelen “her şey için teşekkürler” mesajına uzun süre baktım.


2 Fikir Beyanı:

kitap gibi kız dedi ki...

Şimdi koca yazı arasında bir bunu mu cımbızladın diyeceksin ama şu ankara havalarında yancı yancı oynamak konusu kafamı çok kurcalıyor be! Korkuyorum resmen üç kişi oynamaya.

Hiç kimse dedi ki...

Bence oynamalısın ya, eğer çekinirsek bizim gibi üçüncüler sonsuza kadar yancı gibi kalmaya devam eder :)