Kuğulu Park'taydım. Nefesimin egzozdan çıkış rengi griye dönüşmüştü bile. Temizlendiğini 25 yıldır falan hiç görmediğim havuzda ya kuğular yüzüyor ya da havuz suyu kuğuların altlarından kayıyordu. Pembe mantolu küçük bir kız kuğulara simidinin yarısını atıyordu. Yıldızlar çokluğa sahip her şeyin makus niteliği olan bokluk içinde parlıyorlardı. Saat 18:45 civarıydı. Çok eski; birbirimizin götlerini görecek (harbiden) kadar yakın iki eski arkadaşımla buluşacaktım. Eğer Ankaralıysan veya Ankara’da okumuşsan veya Ankara’da çalışmışsan Kuğulu Park’ta beklemenin iğrençliğini bilirdin. Çünkü insanlar mutlulardır. Ve mutlu insanlar mini etek giymesine rağmen bacak bacak üstüne atmayan kızlar gibidir; o kadar sıradandırlar ki, empati bile kuramazdın. Sadece mal gibi bakardın.
Böyle garip şeyler düşünürken nihayetinde arkadaşlarım geldi. Yeni açılan bir yere oturduk. İçeride kendisini “tek kişilik orkestra” diye tanıtan ve aslında orkestrası klasik gitardan oluşan bir kadın vardı. Düzensiz sırayla sohbet etmeye başladık. Değişik hikayeler anlatıldı. Mesela arkadaşlardan birisinin ev arkadaşı konservatuar öğrencisiymiş. Bu ev arkadaşı bastırılmış cinsellik hakkında bir oyunda oynuyormuş. Oyunda masanın üzerinde 25 santim boyutunda, gümüş renkli plastikten bir vibratör duruyormuş. Buraya kadar normal sayılabilir. Sanat sonuçta. Komik ama gülmenin yasak olduğu şeyler işte. Neyse, oyunun birinde arkadaşın tiyatrocu ev arkadaşı, vibratörü yanına almayı unutmuş. Hemen bizimkini aramış, rica etmiş ki “Kardeş oyuna çıkacağız, çok acil benim çantayı ve vibratörü getirir misin?” Arkadaşım da o sırada bir düğüne gideceğinden simsiyah takım elbisesini, siyah deri ayakkabılarını falan giymiş. Devlet başkanı özel koruması gibiymiş. “Tamam” demiş. “Düğüne giderken arabayla uğrar bırakırım, sen Ankamall’un içinde bekle beni”
25 santim boyutunda gümüş vibratörü çocuğun siyah makyaj çantasının içine koymuş, yola çıkmış. Alışveriş merkezine gelmiş. Kapıda X-Ray cihazı varmış. Çantanı koyuyormuşsun güvenlik şeridine, Xray ışınlarının içinden geçiyormuşsun. Çantanın içinde ne olduğunu görülüyormuş işte. Eh tabi, çocuk çaresizce çantayı koymuş. Çanta karanlık mağaraya girmiş. Sonra ne olduğunu anlamadan güvenlik şeridinin ekranı donmuş. Oha. Hem de tam çantanın içinde 25 santimlik vibratörün göründüğü pozisyonda. Nasıl rezil olduğunu siz düşünün. Upuzun, kalıplı, gözünde güneş gözlüğü ve takım elbisesi olan heyula gibi bir adamın çantasında 25 santimlik gümüş vibratör. Bilgisayar başındaki kadın ekrana bakmış, sonra buna bakmış. Buna bakmış, sonra bilgisayar ekranına bakmış. Bizimkinin bir şey söylemesi lazımmış. Delikanlı çocuktur, doğruyu söylemiş tabii. “Ben kullanmayacağım. Cemal diye bir arkadaşım kullanacak” Gerisini siz tahmin edin.
Buna uzun süre gülüp, arkadaşımızla “Ben kullanmayacağım. Rocco diye bir arkadaşım kullanacak”, “Ben kullanmayacağım, Shaq O’neal diye bir arkadaşım kullanacak” türü 1001 türlü espri yaptıktan sonra üçümüze dair bir anı ortaya atıldı. Zaten yazının asıl mevzusu da bu.
Orta-1’deyiz. Aydınlıkevler’de okuyoruz. Aydınlıkevler’de yiyoruz-içiyoruz-sıçıyoruz dik üçgeni falan. Vibratör olayının bahtsız kahramanı arkadaşımın ki ismine Fevzi diyelim, Fevzi’nin oturduğu evin yakınında oturan bir kızcağız var. İsmi Melda. Bizimle yaşıt. Zeka yaşının kaç olduğunu bilmiyorum. Ama fiziksel olarak gayet “keyifli” bir arkadaş. Ben bir gün Fevzi ile alakasızca buluştum. Mahallelerinin orada biraz bisiklet sürdük, top falan oynadık. Sonra canımız sıkıldı. Fevzi dedi ki bana “Abi, Melda diye bir kız var. Gel kızı basalım” Sanki “kız basmak” hafta içi her gün yaptığım aleni bir şeymiş gibi, sanki dünyadaki herkes canı sıkılınca evinde oturan kızları basıyormuş gibi gayet normal şekilde “tamam, basalım” dedim. Evine gittik. Zilini çaldık. Melda balkondan kafasını uzattı. “Siz yukarı çıkmayın ya, ben aşağı ineyim” dedi. Aşağıya indi. Apartmanın bahçesinde tahtadan bir masa ve plastik sandalyeler vardı. Oraya oturduk. Oturduğumuz anda da Fevzi lafa girdi, “İşte bu da sana söylediğim Paris’te yaşayan arkadaşım Miraç. Tatil bitince gidecek.” O zaman da bayram tatili miydi neydi…Evet. Önceden böyle bir şeyi hiç konuşmamıştık. Aniden lafa daldı anasını satayım. Bir anda 0 kelime Fransızca bilen, Paris’in haritadaki yeriniyse kesinlikle bilmeyen ancak Paris’te büyük bir şatoda yaşayan bir adam olmuştum. Rolüm hazırdı. Text elime verilmişti. Yapacak şey yoktu. Sonuçta, nur içinde yatsın Freddie Mercury ne diyordu: “The show must go on!”
10 dakika içerisinde uydurduğum sayısız şeyleri basitçe sıralayalım: Paris’te Eyfel Kulesine bakan beyaz afyon mermerinden büyük bir villada oturmak, annemin Cezayir asıllı eski bir manken olması, babamın Paris Saint Germen takımının avukatı olması, 3 tane Afgan tazısına sahip olmam, bu Afgan tazılarının bir tanesine Fransa Cumhurbaşkanının 2 milyon frank teklif etmesi ama babamın kabul etmemesi ve süper sadık Fransız Uşağım Mösyö Albert’in kibarlığı. Ama onunla tanışırsanız Mösyö demeyi sakın unutmayın. Kerkenez bozuluyor sonra…
Ben villadaki tüm işleri Mösyö Albert’e emanet ettiğimi ballandıra ballandıra Melda’nın güzelim siyah gözlerine bakıp anlatırken, Fevzi bir anda elime cep telefonunu tutuşturdu. Benim o zamanlar telefonum yoktu. O yüzden Mösyö Albert bir sorun olduğunda Fevzi’yi arayacakmış. Ve şansa bakın ki tam o anda aramış.
Telefonu elime aldım. Tabii ki herhangi bir ses gelmiyordu. Ben de Fransızca bilmediğim için aklıma ilk gelen uydurma kelimeleri Fransızca’ymış gibi sarf ettim. “Le mi Mösyö Albert?....qua qua…omua Türkiquia….la evsia de Madam Melda…qui, kalas (salak’ın tersten yazılışı) zık (kız’ın tersi) missajö…-mekis ines izfev- (sikem seni fevzi’nin tersi)…okeh…oruvar Mösyö”
Melda tahmin edersiniz ki inanılmaz şaşırdı ve bize baya özendi. Telefon numaramı aldı. Ona kafadan uydurma bir numara verdim tabii ki. İleride Fransa’ya okumaya geldiğinde buluşmak için birbirimize söz verdik. Sonra da evden ayrıldık. Ertesi gün Melda’lara tekrar gittiğimizde, kızın köpeği yaptıklarımızı sezmiş olacak ki bana saldırıp bacağıma hallendi. Ama şükür pantolonum kalın bir kumaştan yapılmıştı.
Bu olayın üstünden tam 13 yıl geçti. Melda’yı o bayram tatilinden sonra hiç görmedim. Fevzi ise 3-5 kez buluşmuş ama cep telefonunu almaktan başka bir başarı elde edememişti. Normalde bunu neşeli şekilde anlatırken sonlara doğru sessizleştik. Çok büyük bir bok yemiştik çünkü. Kendimizi kötü hissediyorduk. Kafamız da bira yüzünden çok iyiydi. O yüzden Melda’yı arayıp özür dilemeye karar verdik. En büyük boku ben yediğim için telefonumdan hatunun numarasını çevirdim. 4.çalıştan sonra telefonu açtı.
- Alo?
- Alo…merhaba Melda, nasılsın?
- Eee…kimsiniz acaba?
- Tanımadın mı ya? Benim Miraç. Fevzi’nin arkadaşı. Şey…Fransız olan.
- ……
- Orda mısın?
- Ne istiyorsun?
- Evet. Ya biz yaptığımız öküzlük için özür dilemek istiyoruz. Cidden. Affedersin.
- ……büyük hayvanlıktı abi.
- Hayvanlıktı evet. Ama biz şimdi toplandık. Konu senden açılınca, böyle bir şey yapalım dedik. Biliyoruz geç ama. Cidden Melda. Özür dilerim. Özür dileriz.
- Tamam. Önemli değil aslında ya. Çocuktuk o zaman, geçti gitti.
- Bizi affediyor musun peki?
- (Güldü) Bir daha kandırmazsanız tamam. O şartla affediyorum.
Kapatmadan önce eklemeyi unutmadım. “Ya şey…Melda. Bu arada Cumhuriyet Bayramın kutlu olsun. Görüşürüz”
Cumhuriyet, güzel vicdanı olan insanlarındır. Melda’nın ve hepinizin "geçmiş" bayramını tekrar kutlarım.
Böyle garip şeyler düşünürken nihayetinde arkadaşlarım geldi. Yeni açılan bir yere oturduk. İçeride kendisini “tek kişilik orkestra” diye tanıtan ve aslında orkestrası klasik gitardan oluşan bir kadın vardı. Düzensiz sırayla sohbet etmeye başladık. Değişik hikayeler anlatıldı. Mesela arkadaşlardan birisinin ev arkadaşı konservatuar öğrencisiymiş. Bu ev arkadaşı bastırılmış cinsellik hakkında bir oyunda oynuyormuş. Oyunda masanın üzerinde 25 santim boyutunda, gümüş renkli plastikten bir vibratör duruyormuş. Buraya kadar normal sayılabilir. Sanat sonuçta. Komik ama gülmenin yasak olduğu şeyler işte. Neyse, oyunun birinde arkadaşın tiyatrocu ev arkadaşı, vibratörü yanına almayı unutmuş. Hemen bizimkini aramış, rica etmiş ki “Kardeş oyuna çıkacağız, çok acil benim çantayı ve vibratörü getirir misin?” Arkadaşım da o sırada bir düğüne gideceğinden simsiyah takım elbisesini, siyah deri ayakkabılarını falan giymiş. Devlet başkanı özel koruması gibiymiş. “Tamam” demiş. “Düğüne giderken arabayla uğrar bırakırım, sen Ankamall’un içinde bekle beni”
25 santim boyutunda gümüş vibratörü çocuğun siyah makyaj çantasının içine koymuş, yola çıkmış. Alışveriş merkezine gelmiş. Kapıda X-Ray cihazı varmış. Çantanı koyuyormuşsun güvenlik şeridine, Xray ışınlarının içinden geçiyormuşsun. Çantanın içinde ne olduğunu görülüyormuş işte. Eh tabi, çocuk çaresizce çantayı koymuş. Çanta karanlık mağaraya girmiş. Sonra ne olduğunu anlamadan güvenlik şeridinin ekranı donmuş. Oha. Hem de tam çantanın içinde 25 santimlik vibratörün göründüğü pozisyonda. Nasıl rezil olduğunu siz düşünün. Upuzun, kalıplı, gözünde güneş gözlüğü ve takım elbisesi olan heyula gibi bir adamın çantasında 25 santimlik gümüş vibratör. Bilgisayar başındaki kadın ekrana bakmış, sonra buna bakmış. Buna bakmış, sonra bilgisayar ekranına bakmış. Bizimkinin bir şey söylemesi lazımmış. Delikanlı çocuktur, doğruyu söylemiş tabii. “Ben kullanmayacağım. Cemal diye bir arkadaşım kullanacak” Gerisini siz tahmin edin.
Buna uzun süre gülüp, arkadaşımızla “Ben kullanmayacağım. Rocco diye bir arkadaşım kullanacak”, “Ben kullanmayacağım, Shaq O’neal diye bir arkadaşım kullanacak” türü 1001 türlü espri yaptıktan sonra üçümüze dair bir anı ortaya atıldı. Zaten yazının asıl mevzusu da bu.
Orta-1’deyiz. Aydınlıkevler’de okuyoruz. Aydınlıkevler’de yiyoruz-içiyoruz-sıçıyoruz dik üçgeni falan. Vibratör olayının bahtsız kahramanı arkadaşımın ki ismine Fevzi diyelim, Fevzi’nin oturduğu evin yakınında oturan bir kızcağız var. İsmi Melda. Bizimle yaşıt. Zeka yaşının kaç olduğunu bilmiyorum. Ama fiziksel olarak gayet “keyifli” bir arkadaş. Ben bir gün Fevzi ile alakasızca buluştum. Mahallelerinin orada biraz bisiklet sürdük, top falan oynadık. Sonra canımız sıkıldı. Fevzi dedi ki bana “Abi, Melda diye bir kız var. Gel kızı basalım” Sanki “kız basmak” hafta içi her gün yaptığım aleni bir şeymiş gibi, sanki dünyadaki herkes canı sıkılınca evinde oturan kızları basıyormuş gibi gayet normal şekilde “tamam, basalım” dedim. Evine gittik. Zilini çaldık. Melda balkondan kafasını uzattı. “Siz yukarı çıkmayın ya, ben aşağı ineyim” dedi. Aşağıya indi. Apartmanın bahçesinde tahtadan bir masa ve plastik sandalyeler vardı. Oraya oturduk. Oturduğumuz anda da Fevzi lafa girdi, “İşte bu da sana söylediğim Paris’te yaşayan arkadaşım Miraç. Tatil bitince gidecek.” O zaman da bayram tatili miydi neydi…Evet. Önceden böyle bir şeyi hiç konuşmamıştık. Aniden lafa daldı anasını satayım. Bir anda 0 kelime Fransızca bilen, Paris’in haritadaki yeriniyse kesinlikle bilmeyen ancak Paris’te büyük bir şatoda yaşayan bir adam olmuştum. Rolüm hazırdı. Text elime verilmişti. Yapacak şey yoktu. Sonuçta, nur içinde yatsın Freddie Mercury ne diyordu: “The show must go on!”
10 dakika içerisinde uydurduğum sayısız şeyleri basitçe sıralayalım: Paris’te Eyfel Kulesine bakan beyaz afyon mermerinden büyük bir villada oturmak, annemin Cezayir asıllı eski bir manken olması, babamın Paris Saint Germen takımının avukatı olması, 3 tane Afgan tazısına sahip olmam, bu Afgan tazılarının bir tanesine Fransa Cumhurbaşkanının 2 milyon frank teklif etmesi ama babamın kabul etmemesi ve süper sadık Fransız Uşağım Mösyö Albert’in kibarlığı. Ama onunla tanışırsanız Mösyö demeyi sakın unutmayın. Kerkenez bozuluyor sonra…
Ben villadaki tüm işleri Mösyö Albert’e emanet ettiğimi ballandıra ballandıra Melda’nın güzelim siyah gözlerine bakıp anlatırken, Fevzi bir anda elime cep telefonunu tutuşturdu. Benim o zamanlar telefonum yoktu. O yüzden Mösyö Albert bir sorun olduğunda Fevzi’yi arayacakmış. Ve şansa bakın ki tam o anda aramış.
Telefonu elime aldım. Tabii ki herhangi bir ses gelmiyordu. Ben de Fransızca bilmediğim için aklıma ilk gelen uydurma kelimeleri Fransızca’ymış gibi sarf ettim. “Le mi Mösyö Albert?....qua qua…omua Türkiquia….la evsia de Madam Melda…qui, kalas (salak’ın tersten yazılışı) zık (kız’ın tersi) missajö…-mekis ines izfev- (sikem seni fevzi’nin tersi)…okeh…oruvar Mösyö”
Melda tahmin edersiniz ki inanılmaz şaşırdı ve bize baya özendi. Telefon numaramı aldı. Ona kafadan uydurma bir numara verdim tabii ki. İleride Fransa’ya okumaya geldiğinde buluşmak için birbirimize söz verdik. Sonra da evden ayrıldık. Ertesi gün Melda’lara tekrar gittiğimizde, kızın köpeği yaptıklarımızı sezmiş olacak ki bana saldırıp bacağıma hallendi. Ama şükür pantolonum kalın bir kumaştan yapılmıştı.
Bu olayın üstünden tam 13 yıl geçti. Melda’yı o bayram tatilinden sonra hiç görmedim. Fevzi ise 3-5 kez buluşmuş ama cep telefonunu almaktan başka bir başarı elde edememişti. Normalde bunu neşeli şekilde anlatırken sonlara doğru sessizleştik. Çok büyük bir bok yemiştik çünkü. Kendimizi kötü hissediyorduk. Kafamız da bira yüzünden çok iyiydi. O yüzden Melda’yı arayıp özür dilemeye karar verdik. En büyük boku ben yediğim için telefonumdan hatunun numarasını çevirdim. 4.çalıştan sonra telefonu açtı.
- Alo?
- Alo…merhaba Melda, nasılsın?
- Eee…kimsiniz acaba?
- Tanımadın mı ya? Benim Miraç. Fevzi’nin arkadaşı. Şey…Fransız olan.
- ……
- Orda mısın?
- Ne istiyorsun?
- Evet. Ya biz yaptığımız öküzlük için özür dilemek istiyoruz. Cidden. Affedersin.
- ……büyük hayvanlıktı abi.
- Hayvanlıktı evet. Ama biz şimdi toplandık. Konu senden açılınca, böyle bir şey yapalım dedik. Biliyoruz geç ama. Cidden Melda. Özür dilerim. Özür dileriz.
- Tamam. Önemli değil aslında ya. Çocuktuk o zaman, geçti gitti.
- Bizi affediyor musun peki?
- (Güldü) Bir daha kandırmazsanız tamam. O şartla affediyorum.
Kapatmadan önce eklemeyi unutmadım. “Ya şey…Melda. Bu arada Cumhuriyet Bayramın kutlu olsun. Görüşürüz”
Cumhuriyet, güzel vicdanı olan insanlarındır. Melda’nın ve hepinizin "geçmiş" bayramını tekrar kutlarım.

4 Fikir Beyanı:
ay vibratör meselesine kahkaha attım miraç. melda diye isim oluyor mu hakikaten be? ben onu acemi cadının halası zannediyordum.
Melda mı Eda mı olm?
"Eda’yı o bayram tatilinden sonra hiç görmedim."
okuyucunun dikkatini hafife alma evladım.
@the fool
Aslında gerçek ismi Melda değil tabii ki ama, Melda isminde bir komşumuz vardı.
@Hich
Dikkatli olmak ne güzel şey ya. Öf. Evet gerçek ismi oydu ama akıllık yapıp düzelttim hemen.
Blogunuzu sayfamızda paylaştık, sizi de saymanıza bekleriz; https://www.facebook.com/tumblogyazarlari
Yorum Gönder