Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Bu blog uyanık kalmak için uyumak zorunda olan bütün canlılara ithaf edilmiştir.

20 Ekim 2011 Perşembe

Çamaşır makinesinde bulaşık yıkamak mı, bulaşık makinesinde çamaşır yıkamak mı daha mantıklıdır?




Şu aralar en büyük zevkim intihar haberleri okumak. Çin'de 24 saat içinde kaç kişi intihar ediyor bilseniz aklınız uçuklar. Ben de bazen aşağı atlama hissini merak ediyorum. Bir adım daha atacağım boşluğa doğru ve hoop diye düşeceğim. O adımı atanlara bugünlerde psikoz geçirdi diyorlar, ortaçağ’da cadı diye yakıyorlardı ve 19.yüzyılın sanayi devrimindeyse kafasına elektrik veriyorlardı. Ne de olsa geçmiş öğreticidir derler, benim de öğrendiklerim şunlar: insanların kafasına elektrik vermeyin ve onları yakmayın.

Hayatımın sıradan bir yalnızlık kümesinden farkı yok. Sabahları kalkıyorum; üç öğün yemek yiyorum, işe gidiyorum, yürüyorum, yazıyorum, ilginç olmayan bir sürü insan görüyorum, yatıyorum. Ertesi gün yine aynı şeyler. Bu sıkıcılığı sık sık elime alıp suyunu çıkartmak için bir portakal gibi sıkıyorum, sıkıyorum ve suyunu içiyorum. Tadı bazen güzel bile geliyor.

Başlangıçta dediklerini çoğunlukla dinlemiyordum, ama anlatış şeklini de şahin gibi gözlüyordum. Sözcükler, gösterdiğin duyguların yanında önemsiz kalıyordu. Bana yardım edebileceğinden emin olduğumu ve ilerisi için bir ümit olduğunu sezebiliyordum. Sen aslında harikaydın ama sözcüklerin feciydi. Senden emin olmadan beraberce sorunlarımı çözmeye çalışmak falan anlamsızdı. Sözcüklerle baskı yaptığın zamanlar hemen katonik hale geçiyordum. Söylediklerin çoğunlukla doğruydu ve benim bazı şeyleri görmemi sağlıyordu ama sen gidince kendimi taze yaralarına bakan bir cüzamlı gibi hissediyordum. Sorunlarla nasıl başa çıkacağımı bilmiyordum.

Sana çoğu şeyi konuşmak yerine hareketlerle anlatmak zorundaydım; çünkü senin hakkımdaki her şeyi bilmeni göze alamıyordum. Söylediğim bazı şeyleri bana karşı kullanıp, beni inciteceğini düşünüyordum. Ayrıca, genelde insanlar birbirlerinin ne istediğine dikkat etmiyor ki, yalnızca bir şey yapınca o şeyi düzeltmek için tepki gösteriyorlar. Bana yardım etmeni çok istiyordum ama sana güvenebileceğimden emin olmalıydım. Bizim gibiler, deli, akıllı, çocuk ya da manyak ismi fark etmez, bizim gibiler bir çok önemsiz şey yapar, söyler ve çok önemli bazı şeyleri bunların arasına karıştırır; karşımızdakilerin bunları bulacak, hissedecek kadar bizleri dinlediğini ölçmek için falan.

O zamana kadar pek çok insan bana kafayı takmış ve ümitsizliğe kapıldıklarını söyleyerek o kadar çok gitmişlerdi ki, artık yalnız kalmak, rahat bırakılmak istiyordum. Ama sen bir türlü gitmiyordun. Kimseye inanmıyor ve güvenmiyordum. Beni, yalnızca olmamı istedikler ben formatında gördüklerinde sevebiliyorlardı. Ancak “gerçek beni” kapatarak sevebiliyorlardı. Kendim gibi hissetmeye izin vermiyorlardı. İşte bu nedenle, o zamanlardan beri yok etmeyi ve sevmeyi aynı şey olarak kabul ettim. Bundan uzaklaşmam gerekiyordu. Kendimi ümitsiz bir vaka gibi görüyordum.

Sevgiden önce nefret gelir. Yaralarımı deştiğin için senden, bana yeniden “dokunulmasına” izin verdiğim için kendimden nefret ediyordum. Ben acı çektiğim için sen üzülüyordun, sen üzüldüğün için ben suçluluk hissediyordum ve böylece her şey iğrenç bir kısır döngüye giriyordu. Ama seni ne kadar kızdırsam da yine geri geldin, hem de hep tam zamanında. Seninle karşılaşmak, benim kendimi kimsenin Türkçe konuşmadığı saçmasapan bir ülkedeymiş gibi hissetmeme neden oldu. Nereye, ne şekilde ve neden gideceğini bilemediğin ülkelerden. Tamamen kaybolmuş gibisindir. Sonra, birden, Türkçe konuşan bir yabancıyla karşılaşırsın. Yabancı da gidilecek yolu aslında bilmiyordur ama sorunlarını paylaşacak biriyle olmak, sizin ne kadar kötü hissettiğinizi anlaması, size acayip bir rahatlık verir. Yalnız değilsen, ümitsiz de değilsindir. Bu da sana tekrar savaşma isteği verir.

Kendime dair problemlerden çok korkuyordum, çünkü içimi sana açarsam senin de mahvolacağını düşündüğüm için kendimi suçlu hissetmekten korkuyordum. Ama sen neyse ki, iç dünyama girmek için izin almadın, kendi yolunu açtın. Bir çeşit “ne yaparsan yap, ben geliyorum ulan” gibi. Sonuçta kimse benimle ilgilenmezse ve beni sevmezse, benimle uğraşmaz. Ama beni kırar ya da üzerse, o kişi benimle ilgileniyordur. Bin doz öfke diye bir şarkı mı vardı?

Yaşamak bazen kabusa benziyor, hani imdat diye bağırmak istersin de sesin çıkmaz ya, aynen öyledir işte. Veya bağırsan bile etrafta sana yardım edecek kimse yoktur. Birisi seni kaldırana kadar boğuşur durursun mal gibi. Sen beni kontrolün altına alıp, kendi yöntemlerinle bakmaya başlayıncaya kadar, seni görmezlikten gelmeye ve ihtiyar “annem” falan olduğunu düşünmeye devam ettim. Ve sonra gerçekten benimle ilgilendiğini anlayınca, keyfini çıkartmak istedim.

2 Fikir Beyanı:

Efsa dedi ki...

Ben bu yazıyı çok sevdim.

Hiç kimse dedi ki...

@Efsa:

Teşekkür ediyoruuum :)