Bazen çevremdeki şeylerin kütlelerinin büyüdüğünü hissediyorum. Şu anda odamın köşesinde yerde duran sırt çantam, bazı anlarda en yakın arkadaşımmış gibi geliyor bana. Varoluş amacından başka bir şeyi; eşyalarımı evle iş arasında taşımaktan başka bir şeyi beceremediği halde varoluş amacından çıkmayı beceriyor. Arkadaşım oluyor. Bazen de çevremdeki insanların bilincimde değersizleştiğini hissediyorum. Arkadaş, anne, baba, kardeş, dayı, amca, sevgili, zamiri-edatı-sıfatı hiç fark etmez, kendi varoluş amacından başka şeyler yapmaya başladı mı, daha doğrusu kafandaki “şeyden” farklı davranmaya başladı mı, tuhaf şekilde donuklaşmaya başlıyor normalliği pek şüpheli kafamın içinde. Hareketli bir şeyden, canlanması imkansız resimlere dönüşüyor.
Bunu tecrübe ettiğim ilk olay sanırım, annemi sarhoş görmemdi. Yıl 2006 falandı, Fethiye’de tatil yapıyorduk. Babamın tekne sahibi bir arkadaşının misafiriydik. Etraftaki tek ışık kaynağı Ay’dı. Şarap içiyorduk ve çok çok kısık seste Safiye Ayla dinliyorduk. Daha doğrusu onlar dinliyordu, bense “toy sarhoş” olaraktan güverteye uzanmış, yarı baygın uyumamaya direniyordum. Sonra, zamanı cidden bilmiyorum, ayağa kalktım ve annemi kusarken gördüm. Önündeki torba gibi bir şeye kusuyordu. Babam, Hasan Abi, Hasan Abi’nin o zamanki kız arkadaşı anneme gülümseyen gözlerle bakıyordu. Annem de etrafa garip renkte sıvılar fışkırtarak, ama kahkahalarla gülerek ve Safiye Ayla’ya küfür ederek istifra ediyordu. Kıyafetinin askısı düşmüştü, ağzının yanında salyalar akıyordu, gözleri kıpkırmızıydı, elleri titriyordu ve karnı inip kalkıyordu. O zamana kadar annemin “lan” dediğini bile duymamıştım. O zamana kadar annemin bir gömleğinin bile ütüsüzlüğüne tanık olmamıştım. O zamana kadar annemin ağzı açık yemek yediğini bile görmemiştim. Hayatımda, beynimde, benliğimde, bilinçaltımda zarafeti temsil eden en büyük varlıktı. Çizgi Filmlerde olur ya hani bir şey kırılmadan önce çatlar, biz onun çatlak halini görürüz, biz onun çatlak halini gördükten sonra da “fiyuuv” sesiyle parçalara ayrılır ya. İşte, annemin kafamdaki imajı da aynı şekilde parçalara ayrıldı. Eski İzmir Hanımefendisi gitti, yerini tuhaf bir şey de almadı. Hiçbir şey almadı. Üzerine tıkladığında “sayfa şu anda görüntülenemiyor” yazan beyaz bir web linkine döndü. Hala öyle midir bilmiyorum. Tekrar hiç tıklamadım.
Başkalarından örnek vermeye gerek yok ki, İzmir’deydim. İki-üç sene önceydi, yine bu zamanlardı. Arkadaşlar arasındaki bir doğum günü kutlamasındaydım. Benim doğum günüm değildi. Mor rengin baskın olduğu kafe gibi bir yerdeydik. Pastayı kesecektik ve kesilecek pastanın gelmesini bekliyorduk. Karşıyaka’daydık. Denize nazır bir yerdeydik. Kafede Mor ve Ötesi-Araf çalıyordu. “Eski sevgilisi” kıvamından bir adam yanıma geldi. İnanılmaz yakışıklıydı. Elleri kocamandı, 300 milyonluk bir parfüm sürüyordu ve çevresinde hayran olunası bir kız kalabalığı vardı. Zaten buraya Porsche cipiyle gelmişti. Ben taksi dolmuşla gelmiştim. İnsanın başkasının kendine güveninden canı acır mıydı? Acırdı. Karşıyaka’yı nasıl bulduğumu sordu, acayip bir “buralar vaktinde dutluktu yeğenim” kendine güveniyle. Ayakkabılarım ayağımı sıkıştırıyordu, kısa çorap giymediğime üzülüyordum, altımda beyaz atlet vardı, saatimin kordonu koptuğundan sapı oynuyordu ve saçlarım, saçlarını sadece özel günlerde jöleleyen her saçın kaderini yaşıyordu: 20 dakika sonra bozulmak. Karşıyaka’yı güzel bulduğumu söyledim. Bana nerede kaldığımı sordu kendisine güvenli adam. Etrafa baktım. Doğum günü için geldiğim kız uzakta bir kanepeye çökmüş, bacak bacak üzerine atmış, elinde bilmem kaç liralık kokteyliyle Amerika’ya gitme planlarını anlatıyordu. Bana nerede kaldığımı tekrar sordu kendisine fena halde güvenli adam. Hilton’da dayımın özel suitinde dedim. Dayımın 1 oda 1 salonluk evinin çekyatında kalıyordum aslında. Anlarmış gibi kafasını salladı. Hilton’un pazarlama koordinatörünü iyi tanıyormuş, biraz o koordinatörden konuştuk. Sonra, pasta geldi. Pastayı kestik, öpüştük, vesaire denilen şeyleri yaptık. Ayrılırken, beni doğum gününe çağıran kız şunu söyledi: “Miraç, seni dayın mı alacak yoksa kendin mi gidiyorsun?” Kendine güvenen adam atıldı. “Ya, ben Miraç’ı bırakabilirim. Hilton yolumun üstü zaten. Belki lobide bir de yorgunluk kahvesi içeriz”. Beni doğum gününe çağıran ve muhtemelen damarlarımı kesecek kadar sevdiğim kız uzunca yüzüme baktı, baktı, baktı, baktı. Nerede kaldığımı biliyordu. “Öyle yapmayalım ya. Dayısı bana emanet etti. O gelip alacakmış. Ayıp olmasın şimdi adama”.
O bakışı hayatım boyunca unutamayacağım. Baştan sona, sağdan sola, yukarıdan aşağıya tepelemecesine hayal kırıklığıyla doluydu. Fotoğrafını çekebilseydim şayet, İstanbul Bienalinde sergisini açardım. Klimasız otobüste terleyerek geri dönerken sürekli bunu düşündüm. Ellerimi cama dayadım ve bana ne kadar yabancı geldiklerini fark ettim. Sanki başkasının elleri gibiydi. Kendi kendime ses çıkarttım, sesimin ne kadar yabancı geldiğini de anladım. Jöle terden yanağıma kadar süzülmüştü. O zamana kadar birisi yalan söyleyince dünyanın o anda patlayacağını, eriyeceğini, İsrafil’in boruyu öttüreceğini falan düşünüyordum. Ama ne kadar da çabuk söyleyivermiştim yalanı. Ne kadar ego orospusu olmuştum. “Hangi birimiz canımız sıkıldıktan sonra bizi neşelendiren birilerini aramıyoruz ki cnm?” türünden masumane bir hareket değildi yaptığım. Sanki daha önceden hiç bilmediğim, eskilerin ve kirlenmiş şeylerin bir odası vardı da ben o gün o odayı açmıştım. Dayıma geldiğimde, ağlayarak ona sarıldım. Hiçbir şey anlayamadı. Ama yüzüme baktı. “Böyledir bu işler” dedi.
Zaman bir gardiyan. Zaman, özgürlüğün anahtarını sallayarak önümüzde nanik yapan egoist bir devlet memuru. Ve bu hapiste zaman geçirmek için her şeyi yapmaya hazır insanlar var. Ben de çoktan onlardan birisi oldum. Çoktan.
Bunu tecrübe ettiğim ilk olay sanırım, annemi sarhoş görmemdi. Yıl 2006 falandı, Fethiye’de tatil yapıyorduk. Babamın tekne sahibi bir arkadaşının misafiriydik. Etraftaki tek ışık kaynağı Ay’dı. Şarap içiyorduk ve çok çok kısık seste Safiye Ayla dinliyorduk. Daha doğrusu onlar dinliyordu, bense “toy sarhoş” olaraktan güverteye uzanmış, yarı baygın uyumamaya direniyordum. Sonra, zamanı cidden bilmiyorum, ayağa kalktım ve annemi kusarken gördüm. Önündeki torba gibi bir şeye kusuyordu. Babam, Hasan Abi, Hasan Abi’nin o zamanki kız arkadaşı anneme gülümseyen gözlerle bakıyordu. Annem de etrafa garip renkte sıvılar fışkırtarak, ama kahkahalarla gülerek ve Safiye Ayla’ya küfür ederek istifra ediyordu. Kıyafetinin askısı düşmüştü, ağzının yanında salyalar akıyordu, gözleri kıpkırmızıydı, elleri titriyordu ve karnı inip kalkıyordu. O zamana kadar annemin “lan” dediğini bile duymamıştım. O zamana kadar annemin bir gömleğinin bile ütüsüzlüğüne tanık olmamıştım. O zamana kadar annemin ağzı açık yemek yediğini bile görmemiştim. Hayatımda, beynimde, benliğimde, bilinçaltımda zarafeti temsil eden en büyük varlıktı. Çizgi Filmlerde olur ya hani bir şey kırılmadan önce çatlar, biz onun çatlak halini görürüz, biz onun çatlak halini gördükten sonra da “fiyuuv” sesiyle parçalara ayrılır ya. İşte, annemin kafamdaki imajı da aynı şekilde parçalara ayrıldı. Eski İzmir Hanımefendisi gitti, yerini tuhaf bir şey de almadı. Hiçbir şey almadı. Üzerine tıkladığında “sayfa şu anda görüntülenemiyor” yazan beyaz bir web linkine döndü. Hala öyle midir bilmiyorum. Tekrar hiç tıklamadım.
Başkalarından örnek vermeye gerek yok ki, İzmir’deydim. İki-üç sene önceydi, yine bu zamanlardı. Arkadaşlar arasındaki bir doğum günü kutlamasındaydım. Benim doğum günüm değildi. Mor rengin baskın olduğu kafe gibi bir yerdeydik. Pastayı kesecektik ve kesilecek pastanın gelmesini bekliyorduk. Karşıyaka’daydık. Denize nazır bir yerdeydik. Kafede Mor ve Ötesi-Araf çalıyordu. “Eski sevgilisi” kıvamından bir adam yanıma geldi. İnanılmaz yakışıklıydı. Elleri kocamandı, 300 milyonluk bir parfüm sürüyordu ve çevresinde hayran olunası bir kız kalabalığı vardı. Zaten buraya Porsche cipiyle gelmişti. Ben taksi dolmuşla gelmiştim. İnsanın başkasının kendine güveninden canı acır mıydı? Acırdı. Karşıyaka’yı nasıl bulduğumu sordu, acayip bir “buralar vaktinde dutluktu yeğenim” kendine güveniyle. Ayakkabılarım ayağımı sıkıştırıyordu, kısa çorap giymediğime üzülüyordum, altımda beyaz atlet vardı, saatimin kordonu koptuğundan sapı oynuyordu ve saçlarım, saçlarını sadece özel günlerde jöleleyen her saçın kaderini yaşıyordu: 20 dakika sonra bozulmak. Karşıyaka’yı güzel bulduğumu söyledim. Bana nerede kaldığımı sordu kendisine güvenli adam. Etrafa baktım. Doğum günü için geldiğim kız uzakta bir kanepeye çökmüş, bacak bacak üzerine atmış, elinde bilmem kaç liralık kokteyliyle Amerika’ya gitme planlarını anlatıyordu. Bana nerede kaldığımı tekrar sordu kendisine fena halde güvenli adam. Hilton’da dayımın özel suitinde dedim. Dayımın 1 oda 1 salonluk evinin çekyatında kalıyordum aslında. Anlarmış gibi kafasını salladı. Hilton’un pazarlama koordinatörünü iyi tanıyormuş, biraz o koordinatörden konuştuk. Sonra, pasta geldi. Pastayı kestik, öpüştük, vesaire denilen şeyleri yaptık. Ayrılırken, beni doğum gününe çağıran kız şunu söyledi: “Miraç, seni dayın mı alacak yoksa kendin mi gidiyorsun?” Kendine güvenen adam atıldı. “Ya, ben Miraç’ı bırakabilirim. Hilton yolumun üstü zaten. Belki lobide bir de yorgunluk kahvesi içeriz”. Beni doğum gününe çağıran ve muhtemelen damarlarımı kesecek kadar sevdiğim kız uzunca yüzüme baktı, baktı, baktı, baktı. Nerede kaldığımı biliyordu. “Öyle yapmayalım ya. Dayısı bana emanet etti. O gelip alacakmış. Ayıp olmasın şimdi adama”.
O bakışı hayatım boyunca unutamayacağım. Baştan sona, sağdan sola, yukarıdan aşağıya tepelemecesine hayal kırıklığıyla doluydu. Fotoğrafını çekebilseydim şayet, İstanbul Bienalinde sergisini açardım. Klimasız otobüste terleyerek geri dönerken sürekli bunu düşündüm. Ellerimi cama dayadım ve bana ne kadar yabancı geldiklerini fark ettim. Sanki başkasının elleri gibiydi. Kendi kendime ses çıkarttım, sesimin ne kadar yabancı geldiğini de anladım. Jöle terden yanağıma kadar süzülmüştü. O zamana kadar birisi yalan söyleyince dünyanın o anda patlayacağını, eriyeceğini, İsrafil’in boruyu öttüreceğini falan düşünüyordum. Ama ne kadar da çabuk söyleyivermiştim yalanı. Ne kadar ego orospusu olmuştum. “Hangi birimiz canımız sıkıldıktan sonra bizi neşelendiren birilerini aramıyoruz ki cnm?” türünden masumane bir hareket değildi yaptığım. Sanki daha önceden hiç bilmediğim, eskilerin ve kirlenmiş şeylerin bir odası vardı da ben o gün o odayı açmıştım. Dayıma geldiğimde, ağlayarak ona sarıldım. Hiçbir şey anlayamadı. Ama yüzüme baktı. “Böyledir bu işler” dedi.
Zaman bir gardiyan. Zaman, özgürlüğün anahtarını sallayarak önümüzde nanik yapan egoist bir devlet memuru. Ve bu hapiste zaman geçirmek için her şeyi yapmaya hazır insanlar var. Ben de çoktan onlardan birisi oldum. Çoktan.

2 Fikir Beyanı:
beğendim.
hehe. teşekkür ederim dostum :)
Yorum Gönder