Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Bu blog uyanık kalmak için uyumak zorunda olan bütün canlılara ithaf edilmiştir.

28 Eylül 2011 Çarşamba

kıskanmak.



Üşümek. Daha doğrusu ürperti. İçinin içine doğru düşmesi. İğrenç bir yenilmişlik duygusu. Baş zonklamasıyla karışık ayak uyuşması. “Keşke hiç bilmeseydim” pişmanlığı. Kollarının kasılması. Niye bu kadar zor? Göğüsün sağ yanının sıkışması. Nefessiz kalır gibi olma. Ya da fazla nefesten boğulur gibi kalma. Koltuğuna yapışma. Kütlenin ağırlaşması. Sana vermediği bir şeyi verdiğini görünce, vücudunu kaplayan deri gözeneklerinin üzerinde gezen virüs. Onun aşırı heyecanını gördüğünde, sana niye aynısını duymadığını sorgulaman. Kendi kendini hiçbir şey olmadığına, her şeyin senin kuruntun olduğuna inandırma evresi. Ah, kendini kandırmak nasıl da rezil hissettiriyor insanı. Birisine değer vermekten bu yüzden nefret ediyorum işte. İnsana sadece suçluluk hissi veriyor. Gezegendeki her bokun yoğunluğunu artırıyor. Biraz önce prenses, şimdi bir hain, biraz önce dünyanın en seksi kadını, şimdiyse sıradanın daniskası. Hangisi doğru? Kadran hiç ortada durmuyor ki. Bizim gibilerin kaderi her şeyi şimdinin içine sıkıştırarak yaşamaktan ibaret. Sanki geçmiş hiç yaşanmamış, sanki gelecek diye bir şey yok gibi. Cesaretten değil bu ama ha…, başka türlüsünü becerememekten. Her şeyi ve herkesi anlık halleriyle değerlendirmekten başka yol bilmemekten. Bizim gibiler dostlarım, kendi merkezlerinin bağımlısıdırlar. Ve ne zaman mağaralarından çıkıp, merkezlerindeki parçaları kaybetme ihtimaliyle, daha doğrusu bu ihtimalin “varlığıyla” yüz yüze gelirler; işte o vakit 2 kilo Erzincan Kuru fasulyesi yemiş misali sıçarlar. Çoğunlukla saçmalayarak, azcık da kaçarak.

Dünyada kıskanç olmayan insan yok. Kıskandığı için hayatı kendisine zehir eden var, başkasına zehir eden var. Kıskançlığım keşke “şunları giyme”, “şunla dışarı çıkma”, “bana her saat rapor ver”den ibaret olsaydı. Keşke ben de ona bağırarak “beni oraya getirtme!” deyip, “benim karı amma yaygara yapıyor amına koyayım”’ı ekleyerek halı saha maçına devam edebilenlerden olmayı becerebilseydim. Yapamıyorum. Çöküyorum. Hem de en çok “bana ne ya ondan” dediğim zamanlarda çöküyorum. Kalbimde galiba hiç sağılacak süt kalmadı derken anlıyorum aslında bir Hollanda İneği olduğumu.

Neyse, meseleyi anlatmam lazım galiba Anlatayım da biraz gülün ve gizli gizli acıyın bana. Sonra unutun ama. Mesele tek bir sözcük: “Inbox”. Kutunun içi. Daha doğrusu işlenecek belgelerin koyulduğu kutunun adı. Arada tabi gönderilen mailler, facebook mesajları belki cep mesajları da vardır. Çökmek güzel kelime ama dir-dır ekleri öyle değil. Var değil, vardır. Tam bilemiyorsun ya, şüpheleniyorsun ya, işte o hem çok fena hem çok güzel. Fena, çünkü duyguların çatışıyor ama hep nedense kötüleri kazanıyor. Güzel, çünkü aslında nasıl bir adam olduğunu anlıyorsun. Şeytan mısın, Hz. İsa mısın anlıyorsun. Canım neden durup dururken acıyor? Meseleyi hala anlatamadım. Bu “Inbox” meselesi bir kadın ve bir erkek arasında geçiyor tahmin edersiniz ki. Mesele de güzide bir yabancı ülke olan İtalya’ya gitmekle ilgili. Bunlar anladığım kadarıyla birbirlerine yardımcı olmuşlar işte. Bana ne? Değil mi, bana ne? Cümlelerinin sonuna “heyecanlı sevimlilik” gülücükleri atılmış. Ama bana ne değil mi? Bir insanın sadece sana gülmesini istiyorsan, o rüyadan uyanman gereklidir dostum. Sanki “herkes herkesle dost gibi” tadında, özel kelime oyunlu espriler yapılmış. Ama bana ne değil mi? Sana ne oluyor yani abi? Kelimelerini çok seviyorsun diye sadece sana yapamaz, bu güzellikten tüm cihan faydalanmalı. “Bak ben ne enteresan-entelektüelim” parantezleri açılmış cümle sonlarına. Ama bana ne yani? Parantezler babamın malı mı?

Kıskandığım şey çok gereksiz, kıskanma nedenim çok gereksiz, kıskanma biçimim çok gereksiz, onu kıskanma hakkını kendimde bulmam bile çok gereksiz. 24 yaşındayım, hala uğraştığım şeylere bak. Bunu da belki okur da dikkatini çeker diye yazıyorum ve bundan çok utanıyorum. Bazen kendimle ilgili neye baksam utanılacak bir şey görüyorum. Ama uzun süre beraber yaşadıktan sonra kendinle, sanki evdeki bir mobilyaymış gibi utançlarına da alışıyorsun, alışmak iyidir en nihayetinde.

4 Fikir Beyanı:

Hich dedi ki...

daha yeni bi hikaye yazdım Antispace'e kıskançlıkla ilgili.. yani 24 yaşımdayım uğraştığım şeye bak demişsin ya bebeğim, o çok alakasız bu meseleyle...

Hiç kimse dedi ki...

Hikayeye baktım. Ya bilmiyorum. Etrafımdaki diğer 24 yaşında "adamlara" bakıyorum da. Pff..ben çok uzaktayım :)

Hich dedi ki...

naturel ihtiyaçlara eklemlenmiş bir duygudur kıskançlık... onların da yaşlarına uzak hissedecekleri günler olmuştur olacaktır beybi... ;) bu iş bitmez ki...

Hiç kimse dedi ki...

ben ali ağaoğlu. bitiricem dedim bitirdim demeyi isterdim ama. Napak, biz de böyleyiz :)