Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Bu blog uyanık kalmak için uyumak zorunda olan bütün canlılara ithaf edilmiştir.

14 Eylül 2011 Çarşamba

Bir "Tutunamayanlar" İncelemesi



Kitaplar insanlara benziyor. Çoğunu seviyorsun ama bazılarını azcık “arızalı” seviyorsun. Hatta daha da öteye giderek bazılarını kıskanıp, sonsuza kadar kendine saklama planları yapıyorsun. Mesela Suç ve Ceza’yı herkesin okumasını arzuluyorsun ki üzerine tartışıp; “Bence Raskolnikov yanlış yaptı beyler :(“ deme fırsatını bulabilesin. Ama, işte.. bazı yazarlar ve kitapları var ki, kimse onları okumasın, bilmesin, duymasın, haberi olmasın, aklına gelmesin, üzerine düşünmesin, sevmesin istiyorsun. Kitabın sadece seni anlattığını, o yüzden de kitabı bir tek senin tam manasıyla anlayabildiğini düşünüyorsun. Dışarıda o kitabı sevip, öven birisini görünce sinirlerin hopluyor. Çünkü kafandan belli belirsiz şu olasılık geçiyor: “Acaba kitabı benden daha mı iyi anladı?”. İnsanları kıskanıyoruz çünkü yalnızca bize ait olmadıkları fikrine dayanamıyoruz ve kitapları kıskanıyoruz çünkü yalnızca bizim için yazılmadığı fikrine dayanacak takatimiz yok.

Aslında Tutunamayanlar’ı anlatmak için kafamda daha “biçimsel” bir teknik vardı. Sonra bu fikirden vazgeçtim. Kitaptaki tekniği, karakterizasyonu ve imge biçemlerinin profesyonelce incelemesini bırakayım eleştirmenler yapsın. Zaten bir kitabı sevmeyi-sevmemeyi bırakıp onu “objektif” gözle incelemeyi asla beceremeyeceğim için editörlük ya da eleştirmenlik hayallerim falan yok. O yüzden aşağıda okuyacaklarınız tamamen sübjektif ve aşırı taraflı olacaktır.

Oğuz Atay, 12 Ekim 1934 tarihinde Kastamonu’nun İnebolu ilçesinde doğdu. Babası milletvekili seçilince, tüm ailesiyle Ankara’ya taşındı. Büyükannesi Fransızdı. Devrim İlkokulunun 5.sınıfında Edebiyatla tanışarak Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu eserini okudu. Ne ilginçtir ki Devrim İlkokulu daha sonra yıkılarak yerine Modern Çarşı yapıldı. Ve ne ilginçtir ve belki de Oğuz Atay’ın lanetidir; Modern Çarşı 2003 yılında tamamen yanıp kül olurken, okuldan kaçıp bilardo oynadığım lise arkadaşlarımla birlikte Çarşı’nın yanışını canlı izledim. Matematiğe kafası çalışan her insanın kaderini yaşayarak, babasının baskısıyla mühendislik okumayı seçip İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliğine girdi. İlk başlarda dersleri çok kötüydü, ilgilenmiyordu. Sonra babasıyla kavga etti ve şu yemini etti: “Göreceksiniz kırıntılarımla bile bu okulu bitireceğim.” Diplomasını aldığında okul birincisiydi. Askere gitmeden önce yakın bir dostunun ablası Fikriye Gürbüz’le tanıştı. Askerden dönünce bir süre devlet dairelerinde çalıştı, Dolmabahçe Sarayının ünlü Hazine Kapısının restorasyon planını çizdi. Sonra en yakın arkadaşı Uğur Ünel ile “Betonar” şirketini kurdu, 3 ay sonra iflas ettiler. 60’lı yıllarda ahbaplık kurduğu Kemal Tahir’in teşvikiyle “Olaylar” diye bir edebiyat dergisi kurdu. Dergiyi ayakta tutmak için 5 ayrı isimle yazılar yazdı ama dergi de batmaktan kurtaramadı. Kitaptaki ünlü “Bat dünya bat” sözünü bu zamanlarda arkadaşlarıyla çevirdiği sohbetlerde üretti. 1961 yılının başında Melek Sinemasında Fikriye ile tekrar karşılaştı. Fikriye, yurtdışında (Londra) profesyonel moda eğitimi almış ilk Türk stilistlerindendi. Evlendiler ve Özge adında bir kızları oldu. Bu sırada Denizcilik Bankacılığında çalışıyor ve Karaköy İskelesinin yapımıyla uğraşıyordu. Tutunamayanlar’ın altyapısını,  mutsuz bir evlilikle ve işte bürokrasiyle uğraşırken içine düştüğü bu bunalım zamanları oluşturuyor. 1967’de hem işinden ayrıldı, hem de boşandı. Sonrası daha ilginç. En yakın arkadaşı Uğur Ünel’in eski eşi Sevin Seydi ile görüşmeye başladı. Ufak tefek ve esmer Sevin, esasında klasik ölçülerde güzel sayılmayacak bir kadındı. Ancak üst düzey entelektüelliği ve rafine karizmasıyla kendine has bir havası olan çekici bir kadındı. Londra’da resim eğitimi almıştı. Resimlerinin altına Oğuz Atay için şu imzayı atıyordu: “SSZYR”: Seni Sevdiğim Zamanlarda Yaptığım Resimlerden.

(Daha ayrıntılı bir Oğuz Atay biyografisi için Yıldız Ecevit’in yazdığı “Ben Buradayım” eserini okuyunuz)

Oğuz Atay, Tutunamayanlar’ı 1968 yılının kışında sevgilisi Sevin Seydi’nin evi olan Hayriye Caddesi, Numara 9 kat-2, Beyoğlu adresindeyken, kitabın ana taslağının üstüne el yazısıyla “Kimse dinlemiyorsa beni -ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- yazmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda, bana, bunu da yaptınız.” cümlesini yazarak başladı. 1 yıl içinde de bitirdi.

Evli bir inşaat mühendisi olan Turgut Özben, okul yıllarında çok yakın dostu olan Selim Işık’ın intihar ettiği haberini alır ve bu olayın peşinden gitmeye karar verir. Peşinden gideceği iz onu İstanbul-Ankara ve hatta İnebolu arasında mekik dokutacak, geçmişe dair pek çok “eski” dostla yeniden bir araya getirecek ve belki de içine gömdüğü esasta çok eski ama onun için “yeni” bir dost” Orlic’in ortaya çıkmasına vesile olacaktır. Kitabın özeti aşağı yukarı böyle. Selim Işık’ın yok edilişine damla damla tanık olurken, Turgut Özben’in de kendini keşfetmesini izliyoruz. Ancak bunu yaparken araya kitabı “dağınık” yapan manzumeler, küçük öyküler, karakterler ve ayrıntılar gibi sayısız paradigma eklenerek, romana zor bir yoğunluk katılıyor.

Tutunamayanlar’ın çoğu eleştirmene göre ilk “modern” Türk romanı olarak kabul edilmesinin sebebi, kitabın anlatmaya çalıştığı içsel dertleri, “tipler” etrafından değil sıradan denilen karakterlerin psikolojilerini derinleştirerek yapması. Dışarıdan baktığımızda ne Turgut’un ne Selim’in ne Günseli’nin hatta ne Süleyman Kargı’nın öyle “nevi şahsına münhasır” özellikleri yok. Sıradan işleri var, sıradan hayatlar sürüyorlar. Yaptıklarına sebep olan şeyler öyle büyük “travmalara” dayanmıyor. Tüm ailesi öldürüldüğü için intikam almaya karar veren klasikliğinde kişiler değiller. Veya babasından şiddet gördükleri için psikopat olmamışlar. Büyüme süreçlerindeki parça pinçik etkilerle bugüne gelmişler. Tıpkı gerçek hayattaki gibi. Kitabın, edebiyatımıza yaptığı birinci katkı, belki de yazın kalitemizi bir anda 30 yıl ileriye zıplatan ilk özelliği budur.

İkincisiyse anlattığı insan profili. Aslında bir çoğumuzun içinde yer aldığı, eskilerin küçük burjuva dediği profilin içinde yalnızlaşan insanların ayakta kalma mücadelesidir Tutunamayanlar’ın özü. Nedir 1960’lardaki küçük burjuva? Üniversite bitirmiş, batının koltuk takımını, sabahlığını, Pazar gecesi sinemaya gitmesini almış, yeni yeni tanıdığı modern dünyaya tam adapte olamamış ancak arkada bıraktığı “arabeske” de ait olamayan şehirli insan. Nedir 2011’lerdeki küçük burjuva? Elinin altında interneti bulunan, istediği anda İngiltere ligini izleyebilen, İtalyan kahve türlerini bilebilen, 2-3 dil bilen konuşabilen ama dışarıya çıktığında dolmuş kuyruğunda öne geçme hinliği yapan insan. Nitelikler ayrı, tepkiler benzer.

Tutunamayanlar'da anlatılan, yaşam tarzı çelişkilerinin ortasında kalmış, direnmek için çaba gösteren ama bu direnişini evrensel kültürün “çocuksu” dediği bir heyecanla yapan karakterlerin hayatta kalma mücadelesidir. Bir ölüm-kalım savaşıdır. Tutunamayanlar’da bir kavganın aynı tarafındaki ancak iki farklı kanadındaki macerası vardır. Selim Işık kavganın kaybedenidir, Turgut Özben ise kazananı. Günseli Ediz ise kavganın kaynağının vücut bulmuş halidir. Kavganın ayrıntıları çok önemli değildir Tutunamayanlar’da, zaten hepimiz farklı yerlerde farklı zamanlarda böyle kavgalara giriyoruzdur. Tutunamayanlar’da mesele, kavganın “Öz”üdür. Tutunamayanlar’ın konusu insanın kendisinden daha çok içinde bulunduğumuz şartlara direnirken vereceğimiz serüvenin kaderidir. Çok geyiğini yapıyoruz ya “Sen baya olgunlaştın ya” diye. İşte Tutunamayanlar, olgunluk denilen; çaresizliklik duvarına çarparak insan ilişkilerinin ortalamasının kabul edilişine, ya da Oğuz Atay’ın dediği gibi “yıpranmış ümitlerden taze ümitsizliklere kesiksiz bir geçiş...” anına kadar bizi yerlerde süründüren sürecimizin en büyük anlatıcısıdır.

Kitabın sayfalarında Selim Işık’ın kişiliğinde alakalı alakasız yavaşça ilerlerken işte bu duvarın nasıl önümüze örüldüğüne tanık oluruz. Selim’in “manasız” bunalımlarını, “başkası için gülünç gelecek” tökezlemelerini, “üzerinde bile durulmayacak” kaygılarını, “buna sevinilir mi lan?” türü mutluluklarını ve o mutluluk kaynağına coşkuyla sarılmasının sürecini izleriz. Ancak Selim’in az buçuk ayakta kalabildiği en azından düşünmemeyi başarabildiği “kaygıları” aşk belasına bulaşıp Günseli’yle tanışana kadar sürer. Günseli Ediz’den sonraysa çöküş başlar. Çünkü artık iki kişi olmaya çalışır. Ve Sartre’nin dediği gibi “Başkaları cehennemdir”. 80-85 sayfa süren ve hiç noktalama ifadesi kullanılmayan "Günseli Ediz" bölümünde bu çöküş anlatılılır. Söz gelimi Günseli’nin ailesi Selim’i yemeğe çağırır. Selim, kızın teyzesinin önünde duran tuzluğu nasıl isteyeceği konusunda kafa patlatır, patlatır, patlatır…sonunda yemeği tuzsuz yemeye karar verir. Yine aynı yemekte Günseli’nin teyzesi kendisinden masadaki makarnayı tabağına koymasını rica eder. Selim, öyle heyecanlanır, öyle ne yapacağını bilemez ki eli ayağına dolaşır. Kızın her söylediğinden anlamlar çıkartıp hasta olur. Selim'in ilişkisi bilindik ilişki süreçlerinin ötesinde, en küçük anın bile etkisinin daha sonra 450 kat dolayında hissedebildiği bir süredir. Zaman böyle çaresizlikle geçtikçe de Selim Işık’ın “Selim’liği” erir, Selim’lik eridikçe de onun hayatının peşindeki Turgut, yeni bir Selim bulur. Onaylayan, “efendimiz” diyen ve kavgacı olmayan bir Selim: Olric. Meşhur Olric. Aslında basbayağı kurnazlık. Aslında Olric, Turgut kendisinin Selim’in korkak davranıp “düzeni” kabul eden versiyonu olduğunu kabul etmediğinden, bilinçaltının onun karşısına çıkarttığı bir Turgut-Selim karmasıdır. Kitabın sonunda Selim madden gitmeyi yani ölmeyi seçer. Turgut ve Olric de gider. Peki nereye? Kim bilir?

Tutunamayan’ların üçüncü fark yaratan özelliğiyse kitabın bugüne kadar yazılmış en başarılı otobiyografik-kurgu eserlerden birisi olmasıdır. Neredeyse tüm yazarlar için estetik bir eksi olarak görülen “kendi hayatını anlatmış yaa” sanrısı, Tutunamayanlar’da öylesine başarıyla kotarılmış ki kitaptaki otobiyografik öğeler sanatsal bir güce dönüşmüş. Bu biraz da Oğuz Atay’ın güçlü yaşamıyla da ilgilidir. Çoğunlukla istediği gibi gitmese de, inanılmaz derinlikte, incelikle dizayn edilmiş bir yaşamdır onunki. Oğuz Atay’ın hayatını iyi biliyorsanız, Selim Işık’ın Oğuz Atay, Turgut Özben’in Uğur Ünel, Turgut’un karısı rolündeki Nevin’in Fikriye, Günseli’nin ise Sevin’liğinin farkına vararak okursunuz romanı.

Mesela aşık olduğumuz insanla ilk defa konuştuğumuz anda, o insanın bize söylediği şeylerin hatta sorduğu sorunun bile bir önemi yoktur; çünkü çoktan karşımızdaki kişinin etkilim gücü altında eriyip bitmişizdir. Sadece kendi düşüncelerimizle meşgulüzdür, başka bir dünyada kendimiz kaybetmişizdir. İşte böyle anlarda birkaç saniyelik cevap anı daha sonra bize dakikalarca sürecek düşünce havuzlarına başımızı sokar. Boğuluruz.

Ancak, Tutunamayanlar işte bunun tersini yapıyor. 738 sayfalık kalın bir kitapta sadece tek bir anı, tek bir saniyeyi, tek bir şeyi anlatmaya çalışıyor: Tutunamamayı…

Bir blog hizmeti olarak, kitaptan sevdiğim birkaç yeri alıntı yapmak istiyorum. Okumayanlar için Sneak Peek hesabı…

“Piyano çalmayı çok isterdim," dedi donuk bir sesle. "Şimdi piyanoya oturur, kelimelerle ifade etmekte güçlük çektiğim bütün duygularımı, acılarımı tuşlara dökerdim. Bazen şiddetli, bazen yavaş basardım onlara. Kim bilir ne ince ayrıntıları vardır o dokunuşların? Kelimeleri daha önce öyle kötü yerlerde kullanıyoruz ki, kirletir diye korkuyoruz duygularıma dokunursa. Seslerin başka türlü bir dokunulmazlığı var.”

“Ben ölmek istemiyorum, yaşamak ve herkesin burnundan getirmek istiyorum, bu nedenle mutlak bir yalnızlığa mahkum edildim.”

“Olric susuyorsun.. Korkma Olric Susmak'la ilgili aptal bir kelime oyunu yapmaya niyetim yok... Su'sarsam susarım Olric, bunun için parantezlerimi kullanmam... peki Olric ya ölürsem buna uygun bir kafiye buluruz di mi... Gelmiyor içimden Olric, içimi o mengene gibi sıkıştıran şeyi şairane bir dille anlatmak gelmiyor... Hiçliğimi daha afilli kılmak hayatı daha yaşanılır kılmıyor… Küstüm Olric, şairlere de küstüm… Onlar inandırdı bizi "yarınlar güzel olacak" yalanına...Peki Olric yarın olacak mı?... Herkes geçer diyor. Geçer mi Olric ? Herkes ne bilir acımı? Herkes ne bilsin acımızı? Yaşar gibi yapmaktan, özlemez gibi yapmaktan, iyiymiş gibi yapmaktan, nefes alıp onu içimde tutmaktan, o nefeste boğulmaktan sıkıldım. Ki nefessizlikten değil nefesten boğulmaktır marifetimiz Olric. Bazen yok olmak hiç olmaktan iyidir..!

- Yok mu olalım efendimiz..?
- Var mıyız ki Olric..?”

3 Fikir Beyanı:

Sweet Leaf dedi ki...

Yazı için çok teşekkür ediyorum, elinize sağlık hatta, Oğuz Atay'ın hayatıyla ilgili birkaç ilginç ayrıntıyı bu yazıdan öğrendim, inceleme de oldukça güzel olmuş. :)

Bibrik dedi ki...

demeden duramayacağım inegöl değil inebolu.

Hiç kimse dedi ki...

@Sweet Leaf: Teşekkür ediyorum. Oğuz Atay'ı çok seviyordum, yazmadan duramazdım :)

@Bibrik: Evet. Yaklaşık 10 dakikalık bir gülme seasından sonra düzelttim. Zaten bir yerde de Selim yerine Selin yazmışım, onu da düzelttim. Tekrar teşekkürler.