Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Bu blog uyanık kalmak için uyumak zorunda olan bütün canlılara ithaf edilmiştir.

23 Eylül 2011 Cuma

aynı "beni" anlatıyor dersiniz ya hani...


6 MART

Hastaneden dönerken Günseli’ye uğradım. Beni görünce sarardı. On beş gündür sakalımı kesmiyordum. Saçlarım da uzamış. İsa’ya benzeyip benzemediğimi sordum ona. Birden kapısını çalıverdim işte. Onu sevdiğimi sanıyorum. Heyecanlanıyorum Günseli’yi görünce. Ona durmadan Günseli demeyi seviyorum. Günseli. Günseli. Korkularımı ve hastalığımı unuttum onun yanında. Ertesi gün Burhan’a bu duygularımdan bahsedince, yumuşak bir sesle, yalancı bir iyileşme dedi. Burhan’ı görmekten hoşlanmıyorum artık. Akıldan uzaklaşmak istiyorum. Aptalca duygulanmaktan korktuğum için çevremi akılla doldurmuşum. Aşktan, üzüntüden bahsedebileceğim aptal insanları arıyorum. Hastayım sevgilim, dedim Günseli’ye. Üzmek de istemiyordum onu. Hastaneden, doktorlardan bahsettim: güldürdüm onu. Hastalığımı unutturdum. Günseli de anlatmama kaptırdı kendini. Onu kandırdım. Burhan haklıydı galiba. İyileşmem geçiciydi. Günseli bana inanmamalıydı. Kendime acıdım: kimse hastalığımla ilgilenmiyor diye. Oysa, ben gittikten sonra üzüldüğünü biliyorum. Ne bileyim? Aptallıklar içindeyim. Ayrılırken Günseli’yi öptüm: oysa öpmek istemiyordum. Bilmem neden. Ağzı hafifçe içki kokuyordu. Bir aydır içki içmemiştim. Günseli’den içki istemiştim. Bir yudum alıp bıraktım: gerisini ona içirdim. İçki içememek düşüncesi beni korkutuyordu. Kitap okuyamamak düşüncesi beni korkutuyordu. Günseli’yi sevecek gücüm, isteğim kalmaması ihtimali beni korkutuyordu. Ona bu korkularımdan bahsedemiyordum. Beni sevdiğini biliyordum; onu öpmek istemiyordum. Düşüncelerime yabancı kaldığını sanıyordum.

Beni korkutan şeyleri de çok kötü ifade ettim ona anlatırken. Beni anlamayacağı korkusuyla büsbütün berbat ettim. Dünyada sevdiğim her şeyden uzaklaşmaktan korkarken onu öpmeyi nasıl isteyebilirdim? Belki de bir kadına korkularımı anlatmaktan utandım. Erkek de olsa utanırdım belki. Gözleriyle, ne istiyorsun benim sevgilim, diyordu. Ne istiyorsun, bana olduğu gibi söyle canım Selim, anlamasam da istediğini yaparım hemen. Ben bunu istemiyordum. Hayır istiyordum. İstemesem, eve dönünce, Günseli’yle istediğim gibi konuşamamış olmanın üzüntüsünü çekmezdim. Bazı hareketleri yapmama, içimde bir şey engel oluyor sanki. İstediği gibi hareket etmezsem, beni bir boşluğa yuvarlamakla tehdit ediyor. Kafka’nın kitabını elimden atmamı da o söyledi bana. Şimdi anlıyorum. Benim hiçbir şey yapmamı istemiyor. Sözde koruyor beni. Gece uykumun içinde, bir el çekti göğsümden; uyandırdı beni. Korkuyla sıçradım. Neden gece yarısı uyandırıyor beni? Böyle koruyuculuk olur mu? Neden beni yazmaya çalıştın? diyor sanki. Peki, dedim. Bırak uyuyayım. Söz veriyorum: ne Kafka’yı okuyamadığımdan yakınacağım, ne de Günseli’yi sevip sevmediğimi düşüneceğim. Bir yandan da korkarak düşünüyordum: beni uykuda, en zayıf anımda yakalıyor: buna fırsat vermemeliyim. Doğruldum: yatakta oturdum. Günah duygusu gibi bir şey. Ceza da veriyor ayrıca. Hayır. Yatakta da oturmamalıyım. Kalktım. Elektriği yaktım. Annem de uyandı. Ön odaya geçtik birlikte. Sabaha kadar oturduk karşılıklı, konuşmadan, Yalnız kalacak gücüm yoktu. Başkalarının yanında beni tehdit etmiyordu: bu nedenle de yalnız kalmak istemedim. Annem de konuşmaktan, sormaktan korkarak oturdu sessizce. Ona, ilaçların beni bu duruma getirdiğini anlattım. İnandı mı, bilmiyorum. Çok konuşmaktan da korkuyordum. Sanki konuşursam, içimde azalan yaşama gücü büsbütün bırakıp gidecekti beni. Konuşmadan, düşünmeden, hareket etmeden durmakla koruyabilirdim gücümü ancak. Onun da benden istediği buydu. Hava aydınlanırken uykumun geldiğini hissettim. İçeriye, yatağa gitmeye korkuyordum. Biraz daha bekle, biraz daha. Ona karşı koyabilecek kadar kuvvetlenmeliydim. Bir kitap aldım kendimi denemek için. Bir iki sayfa okudum: bir şey olmadı. Ondan neden korkuyorsun? dedim kendime. Bilmiyordum. Benim için istediği huzurun pek istenecek bir şey olmadığını seziyordum. Odama gittim ve hemen uyudum. Uyandığım zaman gene korkuyordum: tekrar nasıl uyuyacaktım gece? Şimdi, bu satırları yazarken de korkuyorum: acaba bunları yazmak doğru mu?

Akşam üzeri biraz kendime geldim. Daha yatmalıyım, dedim; kendimi divanda tuttum sıkı sıkı. İyi olduğumu sandığım anda hemen kalkmamalıyım ayağa. Beni bu acelecilik bitirdi. Kalkabileceğimi hissettiğim bir anda da yatarak, gerekmediği halde yatmanın zevkini yaşamalıyım, diye düşündüm. Hayır, düşünmedim, düşünemiyorum. Çevreme bakarak, yaşayışımı bir an daha sürdürebilmek için, içgüdülerimle tedbirler alıyorum. Arada bir şeyler düşünür gibi oluyorsam da hemen unutuyorum. İşte gene yatmak üzere karar aldığımı unuttum ve yataktan fırladım. Annemin şaşkın bakışlarına aldırmadan sokağa attım kendimi. Günseli’ye gidecektim.

Evde yokmuş: bir tanıdığına gitmiş. Neden oturup beni beklemiyor? Teyzesi, yüzümdeki sorgu dolu ifadeyi anlamış gibi, Günseli’nin beni çok beklediğini söyledi. Bu kadın benden hoşlanmıyor. Hiç kimsenin akrabası benden hoşlanmaz. Benim tersliğimden olacak. Dostlarımın yakınlarına dayanamam. Ben onlara, kendi yakınlarımla baskı yapıyor muyum? Sevdiğim insanların hatırı için neden “yakınlarına” katlanayım? Aceleyle başımı salladım. Hemen merdivenlere yöneldim. Sonra geri döndüm birden; Günseli’nin gittiği yeri tarif ettirdim kadına. Bu kadınla ne ilişkim olabilir benim? Geriye döndüm diye küçümsemiştir beni. Böyle basit ölçülerle değerlendirirler insanı. Dostoyevski’yi de okumamışlardır, bilmezler.Günseli beni görünce şaşırdı. İnsanlar neden şaşırırlar beni görünce? Sonra neden kendilerini toparlarlar? Hiç olmazsa şaşkınlığınızı sürdürün. Size sürekli bir duygu vermesini hiç bilemeyecek miyim? Günseli de toparladı kendini. Neden köşeme çekilip ölümü beklemesini bilmiyorum da insanların yaşantılarına burnumu sokuyorum? Sonra da davranışlarına katlanamıyorum? Bu gidişle, ben böyle yaşamaya devam edersem, ölümün geleceği filan yok. Birtakım eller sıktım, bir takım adlar saydılar: hepsini hemen unuttum. Ben her şeyi öyle bir kerede öğrenemem. Şaşırırım. Düşüp bayılacağımı sandım birden. Tanımadığım insanların evinde bayılmak! Bir koltuğa çöktüm. Tül perdeler ve radyo örtüsü: hiç beğenmedim. Rahat görünmek için bacak bacak üstüne attım ve sürekli gülümsemeye çalıştım. Bacağım titriyordu: havadaki bacağım. İki elimle, bütün gücümle tuttuğum halde titriyordu. Onların bacakları titremiyordu. Bütün bacaklara hırsla baktım; biraz da korkuyla. Herkes bana bakıyordu; bacağımın titremesine bakıyordu. Kibarlıklarından görmemiş gibi yapıyorlardı. Batsın kibarlığınız! Ölürsem görürsünüz. Evi birbirine katarım. Hayır, dedim kendime: kimse seninle uğraşmıyor, sana öyle geliyor. Bu iki durumu birbirinden ayırma yeteneğimi kaybettim artık.

Birinin gülümseyerek bana birşeyler anlattığını sanıyordum: oysa, neden sonra, başkasıyla konuştuğunu anlıyordum. Bana öyle gelmiş. Günseli de beni rahat ettirmek için, aldırmıyormuş gibi davranıyordu. Yoksa bana öyle mi geliyordu? Bu daha çok sinirlendiriyor beni. Bir yandan bana aldırmıyormuş gibi yapıyor, bir yandan da benden korktuğunu hissediyorum. Kötü bir şey yapmaktan korkuyor benim için. Neden korkuyorsun benden canım sevgilim? Korkulacak halim kaldı mı benim? Hiç belli olmaz. Son nefesimde bile, öyle bir kıyamet koparırım ki bana acıdıkları için pişman ederim herkesi. Böyle olmadığımı göstermek için, Günseli’ye gülümsüyorum. Bu da doğru değil. Aşkımızı ele vermemeliyiz. Her zaman olduğu gibi içinden çıkamayacağım bir duruma soktum kendimi. Günseli’yi oradan alıp gidemezdim. Onun üzerinde resmî bir hakkım yoktu: akrabaları böyle düşünürdü. Ben kim oluyordum? Bir arkadaş. Günseli’yle evleneceği söylenen kararsızın biri. Belki de bakışlarıyla, kalkıp gitmem gerektiğini söylüyorlar bana. Yanımdaki ihtiyar teyzeye ya da karşımdaki evin genç kızına baktıklarını sandığım bir anda, aslında bana bakıyorlar belki. İçimin boşaldığını, döne döne yere düşeceğimi sanıyorum. Bütün dikkatimi toplayarak ayağa kalktım. Hiçbir şeye çarpmamalıydım. Ayakta durursam, bacağımın titremesi anlaşılmaz. Ellerim ter içinde: kimseye dokunmamalıyım. Kimsenin elini sıkmamalıyım. Oturmam için ısrar ettiler; yemeğe kalmamı istediler. Günseli’ye baktım: gözlerin dilinden bir şey anlamıyorum. Ya ben kalkınca Günseli benimle gelemezse? Bu korkuyla tekliflerini kabul ettim. Misafirliğe gittiğim bir evde, birlikte sofraya oturmak sevdiğim bir gelenektir. Sonunda yemeğe kalmadığım ziyaretlerde bir soğukluk vardır; içten olmayan bir ilişki. Bu insanlardan da bir an önce kurtulmasını bilemedim işte. Yemeğe kalışımı, Günseli’nin geleceği bakımından olumlu bir işaret saymışlardır. Aklımı başıma toplamam için bir fırsat verdiler bana. Ne kadar da iyi tanıyorsunuz beni canım? Derimin altındaki karışıklığı bilmeden yargılıyorsunuz beni. Ne kadar damat delisi bir kalabalık. Ulan, ölüyorum ben: ne yapacaksınız benim gibi damadı? Tam çorbamı içerken başımı kaldırsam ve... beni kökümden sarsan şeyleri, “onu”, hamamböceğini filan anlatsam...her şeyi itiraf etsem gözyaşları içinde. Ne yaparlardı acaba? Dünya tarihinde buna cesaret eden biri çıkmamış. Belki benim gözümden kaçmıştır. İnsanlar yüzde yüz ölümlerin kucağına atmışlar da kendilerini, buna cesaret edememişler. Önemli saymadığımız için kayıtlara geçirmedik mi diyorsunuz. Öyle olsun. Bir itirazım yok. Zaten benim de böyle bir şey yapmam zor: ölüme doğru bile insan çekingen ve tedbirli oluyor. Özellikle, gülünç olmaktan, vebadan korkar gibi çekiniyor. Son nefesine kadar gülünç olmaktan korktu; hiç olmazsa bunu sürdürdü, denilebilir benim için.

Evin beyi karşımda oturuyordu: burjuva terliklerini giymiş bir durumda. Ona desem ki: Rasim Bey! küçük burjuva yaşantınızdan çıkın; birlikte sürünelim. İnsanlara bundan başka yapabileceğim, bir teklif yok. Günseli’ye evlenme teklif edebilirsiniz oğlum. Ha, evet; unutmuştum. Size de yukarıdaki uygunsuz teklifi yapmak isterdim; fakat yolunu bilmiyorum. Babanıza mı söylesem acaba? Olmaz. Doğru. Kuralları bilmiyorum. Yaşama kurallarından habersizim. Tek başıma beceremediğim bir yaşantıyı, birlikte nasıl sürdürürüz? Başkalarını taklit ederdik. Olmaz. Yaşamayı taklit ederek insan ancak yirmi beş yıl kadar yaşar senin gibi. Teklifini kabul edemeyeceğim oğlum. Fakat amcabey, yaşamayı nefes almak gibi rahat sürdürenler de var. Onlar daha fazla yaşasın. Yaşasınlar inşallah. Beter olsunlar! Yemeğimi bitirmedim. Oysa annem, yemeğimi sonuna kadar yemeye alıştırmıştı beni. Doğru dürüst bir şey öğretmedi zaten. Göstererek de örnek olmadı. Ben de öğrenemedim. Erkekler gibi tükürmesini, sigara içmesini, havluya yüzümü silmesini, eşyayı tutmasını bilmiyorum bu yaşımda. İnsanlara para uzatmasını bilmiyorum daha; cüzdanımdan para çıkarmasını beceremiyorum. Ne işim var bu dünyada benim? Tabağımı uzatışım bile başkalarına benzemiyor. Oysa ne kadar çalıştım tabağıma bakmadan tabağımı uzatmaya. Annem de yerli yersiz şımarttı beni: başka türlü oluşumu yanlış yorumladı. Onun oğlu kimselere benzemezmiş. Çok duyduk bu sözleri başka annelerden de. Annem sorumludur. Hiçbir şey bilmeseydim, belki yeni baştan öğrenebilirdim. O kadar da saf kalamadım. Artık çok geç. On yedi yaşıma kadar beni yıkadı; bütün imtihanlardan önce, sabahlara kadar anlattığım dersleri dinledi. Yalnız başıma çalışma alışkanlığını edinemedim bir türlü. Ruh doktorları da bu satırları okusalar, bilgiç bir tavırla pis pis sırıtırlar. En kötüsü, hayır demeyi öğrenemedim. Yemeğe kal, dediler:kaldım. Oysa, kalınmaz. Onlar biraz ısrar ederler; sen biraz nazlanırsın. Sonunda kalkıp gidilir. Her söylenileni ciddiye almak yok mu, şu sözünün eri olmak yok mu; bitirdi, yıktı beni. Kitaplar da büsbütün bozdu ahlakımı. İnanmak güzel şeydir, hayır, değildir. Erkek dediğin, cebinden dolmakalemini çıkarıp öyle bir adres yazar ki... Kaşığını alışkın bir hareketle çorba tabağının içine bırakır, kaşık hiç ses çıkarmaz tabağa düşerken. Sofrada konuşurken de söylediği sözlere kaptırmaz kendini. Bu nedenle bir hareket yapmaz: yemeği örtüye dökmez, bardağa çarpmaz. Bütün bunlardan önce, nişanlı bile olmadığı bir kızın akrabalarının evinde o kızla birlikte yemeğe kalmaz. Kalsa da kendini yiyip bitirmez bunu düşünerek. Belirsiz bir kuruntu yüzünden yemeği zehir etmez kendi kendine.

Durumumu düzeltmeliyim. Ne yazık, konuşamıyordum. Başım dönüyordu; yerimden kalkamıyordum. Selim Işık çökmüştü, çözülmüştü, bitmişti. Hâlâ aptal gibi gülümsemeye çalışıyordum. Kimsenin aldırdığı yoktu. Sadece tabakların hareketi görülüyordu; çatal-kaşık gürültüleri geliyordu.Boğuk sesler işitiliyordu. Sade bir aile atmosferi içinde bir cehennem oyunu sahneye konuluyordu. Boyumdan büyük işlere kalkmıştım. Şimdi, boyumdan küçük işleri bile başaramıyordum. Böylesine rezil bir yenilgi görülmemişti. Gücümü tahminde yanılmıştım. Turgut evlendiği zaman ben de evlenecektim. Çatal-kaşık ve fasulye pilakisi karşısında böyle ağır bir yenilgiye uğramayacaktım. Oysa fasulyeyi ne kadar severdim. Her şeyle aramı bozdum artık. Her şey bana düşman kesildi. Tanrım, diye düşündüm ilk defa.

İlk defa, Tanrım dedim; bıraksınlar beni artık...

Tutunamayanlar/Sayfa 622. 

4 Fikir Beyanı:

dersaadet dedi ki...

Ankara yıllarından kalma bir hasret, okuma hevesi var Tutunamayanlar'a yönelik. Edinemedim bir türlü. Neden bilmem, diğerleri kaçıp gidecek de Tutunamayanlar kalacakmış gibi yerinde geldi hep. Şimdi sanal kütüphaneye giriş yapıp ertelediğim kitapları satın alacağım. Teşekkür ederim hatırlattığın için...

Hiç kimse dedi ki...

Bence okuyun. Kaçsın ya da kaçmasın. Bence "okumak" denilen eylemi keyiflendiren bir kitaptırr.

Adsız dedi ki...

Miraç, son zamanlarda hiç parfüm incelemesi yapmıyorsun?..

Hiç kimse dedi ki...

Evet. Farkındayım ama nasıl derler "piyasadan" bayaa uzak kaldım. Kendimi toparlamam en azından 10 günümü falan alır. O yüzden şimdilik parfüm incelemesini bekletiyorum. Zaten halihazırda ortalık yılbaşına doğru kızarır daima :)