
Tamam yahu, kabul ediyorum; ben her zaman dilinin ölçüsünü asla tutturamayan, dobra olmayı “samimi” olmak sanan salak insan tiplerinden birisi olmuşumdur ama arkamızda bıraktığımız haftada ben bu işin resmen suyunu çıkarttım. Cümlelerimin kuruluş stili katiyen kaba değildi bilakis içerikleri doğru dizilimlerle ve olabildiğince tane tane seçilerek kibarca taraflarına sunuldu. Sorun laflarımın özlerindeki acıtma miktarıydı. Söylediklerimden pişmanım. Çoğundan özür diledim. Kendimi affettirmek için bin bir türlü şaklabanlıklara girdim ki esasında ben yaşamım boyunca kimse tarafından bağışlanmadım. Gerçekten. Çok az kişi bana küstü ama hiçbirisi beni affetmedi. Nasıl bir duygudur bilemem, tatmadım. Bunun nedeni sanırım bana kızmış olan insanların yaptığım hataların “görmezden gelinmesini” hak etmediğimi düşünmeleridir. Ben şimdi bu çocuğu hayatımdan çıkartırsam ne kaybederim diye kafalarında tartıyorlar, eviriyor, çeviriyorlar. Kararlarının şu ana kadar olumsuz olduğunu tahmin edebilirsiniz. Hüzünlü. Zaten erkeklerle kadınlar arasındaki önemli bir farklılıktır; erkekler kaybedilmemesi gereken kişileri daima kaybeder, kadınlarsa kaybetmeleri gereken kişileri hep yanlarında tutarlar. Bunun iki cinsiyetin de hodbinliğinden kaynaklandığını düşünüyorum. İşte, mesela beni işyerinde“kadın düşmanı” olarak çağrılmamı sağlayan cümlelerimden birisi esasında bunun üzerine kuruluydu. Salı günü olması lazımdı; öğle yemeğindeydik. Üç tane güzel kadın ve ben kebap yiyorduk. Yağmur yağdığından dolayı içeriye geçmiştik. Kolamın bittiğini fark edince garsonla göz göze gelmeye kasarak aynısından bir adet daha istemeye çalışırken istem dışı “Bir kadının garsonu çağırmak için harcadığı enerjiyle bir erkeğin aynı eylemi yaparkenki harcadığı enerjiyi karşılaştırsak ne çıkar acaba?” şeklinde bir cümle kurdum. Hemen üç çift güzel göz bana döndü. Masadaki olumlu enerjinin devinerek bizden uzaklaştığını, yerine karanlık bir şeylerin geldiğini hissettim. “Ne demek istiyorsun sen Miraç?” Klasik erkek cevabına, her 'kardeşimin' mutlaka bildiği meşhur “hiçleştirme” yöntemine çaresizce başvurdum: “Hiiç, hiç bir şey demedim” Hayatında boktan bir cümle kurarak ardından “Hiç bir şey demedim” cevabını vermeyen herhangi birisini tanıyorsanız haber verin, ciddiyim gidip eline yüzümü süreceğim. Benim gözümde direkt peygamber mertebesindedir çünkü. Tabiki salak yöntemimle ellerinden kurtulamadım. İçlerinden ismi Yeliz olanı saçlarını düzeltti ve ardından “Ne dediğini hepimiz anladık canım. Cinsellik olayı. Klasik erkek cümlesi işte. Senden daha iyisini beklerdim.” Şimdi, normal bir insan evladı burada susar değil mi? Reel sınırlar içerisindeki insan davranışı tarzının önüne aptal bir gülüş ekleyerek “Evet, affedersiniz. Kökenlerimden kurtulamadım” şeyler söyleme üzerine kurulması lazımdı. Ben onun yerine “Fazla bekleme, ağaç olursun sonra” cümlesini seçtim. Lan! ne yapmıştım ben? Size yemin ediyorum, o cümleyi ben kurmadım. Sadece ağzımdan çıktı. Kekelemedim bile, düşünün. En Rüştü Asyalı halimle laf çıktı dilimden. Gözlerimi kapayarak bana saldırmalarını bekledim. “Ne diyorsun abi sen ya, iyi misin? Domuz gribi kafana mı vurdu?” Böyle söylemişlerdi zira gün içinde 13 kere aksırınca tüm ofis benim domuz gribinden öleceğim kanısına varmıştı. Öksürerek ağzımı tekrar açtım “Bomba gibiyim. İçinizde olmak şartıyla patlayabilirim” O zamandan sonra söylenecek çok şey yoktu, daha sonraları iyice coştum: “…Lily Allen ve tarzındaki şarkıcılar herkese kilolu kızların ayı olmak dışında bir şeyler olabileceğini göstermiştir”, “…Kadın ve bok arasında tek fark vardır; birisini vücudunuzdan attığınız zaman lağıma gider, diğeri yanınızda uyur.” Feciymiş bu yalnız. Tekrar hatırlayınca sesli şekilde güldüm. Neyse, tahmin edebileceğiniz gibi bana küstüler. Onlara içinde bulunduğum psikolojik durumu sayısız kereler anlatmama rağmen ikna olmadılar. Size de anlatayım, belki hak verirsiniz; ben şu anda yalnızım. Hem de çok. Övünç ya da utanç duymuyorum durumumdan ama zamanında beni isteyen iki tane güzel kız olduğunda da, şu anda dişi olarak sadece annemle konuştuğumda da durumumdan asla şikayetçi olmadım. Zayıflar şikayet eder. Yaşam bir alışveriştir, birkaç ay önce hak ettiğimin üzerinde kazanımlar elde ettim şimdi onların nafakasını ödüyorum. Zamanı gelince geçeceğinden eminim. Yine de kolay değil; insan yalnızken her şeye karşı daha alıngan bir hale geliyor. Evreni üzerindeki en ufak “cızırtı” onun ruhunda “avaz avaz” bağırışlara dönüyor. Kıskançlaşıyor, hasetleşiyor. Kendisiyle zıtlaşıyor. Daha çok düşünüyor, genelde de kendisini suçluyor. Başından geçen güzel anıları tekrar tekrar başa sarmaktan hafıza kasetleri yakıyor. Güzel bir şey değil. Yani hangi dangalak dedi bilmiyorum ama insan yalnız kaldığında daha güzel falan da yazmıyor. En canlı örneği benim; yapayalnızım ve şu ana kadar yazdıklarımı ben bile anlayamadım. Demek ki yalnızlıktan, kimsesizlikten, yalınlıktan uzak durmak lazım. Çoğul hayat bir mücadeledir tamam ama ancak “ortamın” içinde sürekli bulunursak kağnı hızıyla ilerleyen saniyelerimizi doru at hızına çıkartabiliriz. İnsan kendisiyle baş başa kaldığında ne kadar zayıf olduğunun daha iyi farkına varıyor. Gün boyu sadece kendinle birlikte olunca, dışarı kendinle gidince, kendi başına yemek yiyince, kendi başına sinemaya gidince yani en iyi arkadaşı kendi olunca aslında insanın dünyasını kendi kendinin çirkinleştirdiğini anlıyor. Tuhaf gibi görünüyor ama bence eğer kendileri olmasa insanların daha iyi birer dünyaları olur. Kitap okumaktan sıkıldım, televizyon seyretmekten bilgisayarda godoş dizileri izlemekten gına geldi. Anneme yardım etmekten ev kadını haline geldim. Babamın yanına uğrayarak ofisine gelen arkadaşlarıyla “Türkiye’yi kurtarmak” artık bir işkence haline geldi. Sadece Fenerbahçe’min maçlarını izlerken zevk alıyorum. Tek meşgalem o kaldı şu anda. Fenerbahçe’li olmak bambaşka bir boyutta yaşamak gibi bir şey; kendimi çok özel hissettiriyor, düşünsenize herkes sizi yenmek istiyor, herkes size imreniyor, herkes sizi kıskanıyor. Yaşamda hiç duyumsamadığım bu duyguları bir futbol takımı bana hissettiriyor ya, gerçekten takdire şayan bir durum. Onun dışında inanılmaz şekilde sıkılıyorum. Kavga etmek için yerli yersiz insanlara bu yüzden saldırıyorum. Yalnız kavga edilemez sonuçta, değil mi ha?
Geleceğe dair bir şeyleri başarmaya dair hırsımın miktarı Victoria Beckham’ın Spice Girls zamanlarındaki “Wannabe” klibinde sesi kötü olduğu için sadece güzel bacaklarıyla salınmak zorunda bırakıldığında(sanırım Blue gurubundaki siyah kafalı adam da benzer düşüncelere sahiptir) hissettikleriyle aynı düzeyde, belki de fazla. Şu saniye itibariyle, insanlar beni “ellerinden çıkartmak” için hiç düşünmüyorlar bile, onlara cazip gelmiyorum. Ama bu böyle sürmeyecek, zaman devinecek, ben yalnız olmayacağım, tüm insanlar benim ne kadar değerli birisi olduğumu anlayacaklar ve pişman olacaklar. En nihayetinde şu anda bok gibi parası olan ve Beckham’ın koynunda yatan Mel B veya Emma değil Victoria. Değil mi?
Esen kalın. Düzeldiğim zaman haber veririm.
08 Kasım 2009 Pazar
Zigzig Ha!
Gönderen Hiç kimse Vakit: 02:42
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)


3 Fikir beyanı:
1. abi gel beraber kurtaralım memleketi. çok zor değil yani.
2. "Fenerbahçe’li olmak bambaşka bir boyutta yaşamak gibi bir şey; kendimi çok özel hissettiriyor, düşünsenize herkes sizi yenmek istiyor, herkes size imreniyor, herkes sizi kıskanıyor."
abi bi yapma gözünü seviyim ya. sen bile bunları diyorsan, diğerleri naapsın.
ahahhahahahahhoy:D
geçmiş olsun şekerim, kebap fazla gelmiş galiba o gün, ondan öyle maskülen saldırganlık atağı geçirmişsin belki de... viktoria ha... :D hiç böyle düşünmemiştim... komiksin lan.
Ben de kendimi sivri dilli sanırdım. Hatta çevremdekiler bu durumdan çok şikayetçidirler; ama senin sözlerinin yanında benimkiler iltifat gibi kalıyor sanki. Aslında seni öğrencilerimle tanıştırsam mı acaba? Birkaç laf sokardın çocuklara benim ne yumuşak konuştuğumu anlarlardı:)) Sıkma canını boş ver. Sivri dilli olmak iyidir; kibar olacağım diye iki yüzlülük yapmıyorsun en azından. İçin dışın bir yani; en azından bu durumda:))
Yorum Gönder